Menü
Ahmet Mercan
Ahmet Mercan
Âşikâr ve Yüce
Şubat 14, 2026
Yazarın Tüm Yazıları

“Allah göklerin ve yerin nurudur.”

[Nûr, 24/35]

Işık gösterir. Nerede olduğunu, nereye gideceğini insan aydınlıkta kavrar. Işığın olmadığı yerde karanlık vardır. Karanlığın kaynağı yoktur. Onu azaltıp çoğaltan, yönlendiren ışığın şiddetidir. Bir başka ifadeyle karanlık, ışığın yokluğudur. Karanlık aslında yokluktur. Görmezliktir.

İnsan tayin edilmiş bir mekânda ve zamanda dünyaya teşrif eder. Büyüme sürecinde görürlük ve duyulur âlemde olan biteni, içinde bulunduğu hâli anlamaya çalışır. Aile, çevre ve toplumun etkilerinden aşikâr olarak sorular biriktirir.

Biriktirilen soruların mahiyeti, fizikî âlemi sorgulama aşamasına geldiğinde aydınlığın eşiğine gelmiş olur.

Duyularla algıladığımız âlem, ihtiyaçlarımızı karşıladığı, varlığımızı geliştirmemizi, sürdürmemizi sağlayan nesnel bir özelliktedir. Nesnellik beraberinde iletişim imkânı kılan mantık aracılığıyla taşıdığı varlığı koruma ve hayata etki etme potansiyelini barındırır.

Devam eden hayatta bulunmak, ölümün beşerî ölümüyle birlikte soruların dünya ile sınırlı mekânı aşma talebini hızlandırır.

“Ölünce ne olmuştur? Nereye gidilmiştir?” Önceki sorular da hışırtıdan kurtulur, devreye girer: “Sen kimsin? Bu denge, düzen, ahengi kim yarattı? Varlık nedir?”

Bütün bu ve benzeri sorular çok önemlidir. İnsanı hapsettiği fenomenal/görüntü âleminden çıkarmanın imkânı olarak ortaya çıkar. İnsanın kendinde ve fizikî mekânda adeta hapsolmuşluğuna bir işaret olarak sorular kutup yıldızı işlevi görür.

Düşünen insan, beden ve dünya hapishanesinden kurtulmanın imkânını aradığında, aklın da sınırlara vardığını görür. Aklın kendini bilmede yetersiz kaldığını, gücünün ötesine taşamadığını, noksansız ve her şeyi olduğu gibi bilen bir bilgiyi ihtiyaç olarak kavrar.

Aklın “terleyene” kadar bu yolda sorgulanması gerekir. İnsan kendini tanımaktan, geldiği ve gideceği yeri bilmekten aciz olduğunu bildikçe, varlığa kendine hizmet ettiğini gördükçe, ne yapması gerektiğini, bedenin fısıldadığı arzular sonrasında hissetmeye başladığında kararsızlık yaşar.

Karanlıktan çıkışın imkânı ışıktır. “Ben kimim? Ne yapmalıyım? Zulüm sonrası ne olacak?” sorularıyla insan, şanlı bir habere, “büyük bir haber”e ihtiyaç duyar.

Bu aşamada vahiy, dünyanın apaçık yıldızlı gökte parlamasını temsil eden açıklığıyla haberini insana ulaştırır. Algısına bir “teklif” olarak aşar.

Vahiy, peygamber insan/Peygamber’de Hz. Muhammed’e (sas) kadar sönmeyen meşale olarak aynı tevhid şiarıyla “büyük haber”i varlığın orta yerine koymuştur. İnsanlığın karanlıkta kalmamasını sağlayan istikamet olmuştur.

Peygamberlerin aydınlık yoluna sırtını dönenler, karanlıklarına daha sıkı bürünerek aydınlığa ulaşmamaya çalıştılar. Cevapları fenomenal âleme yükleme çabasında ısrar ettiler. Bu tutumlarıyla değişmeyen “câhiliye tavırlarını” çağlar boyu sürdürme yolunu tercih ettiler.

İlâhî çağrı yerine “akıl dini” ve nesnel âlemin deney ve gözlem yoluyla elde ettiği başarı üzerinden insanı ölümsüz kılmak adına var güçleriyle fizikî egemenliklerini vahiye isyanın üstüne sürdürmeye çalıştılar. Post-human insanın dünyada inşa edilir varlık olduğuna bir arayıştır.

İnsan kendi bilgi gücüyle sınırlı görüp aşkın/bilgiye, nesnel bilginin imkânlarıyla sorgulayıcı sorulara büyük cevap verememiştir. Karanlık daha koyu hâl almıştır.

Hakikat insanın kendini aydınlatır önce. Nereden geldiğini, bütün iyi ve eksik özelliklerini dünyada bulmasının anlamını insana vahyin imkânıyla bildirir.

Dünyada emin insan olmanın adı, toplumun tamamının mutmain olduğunun aynı zamanda beşerî elçi olan peygamberler üzerinden gösterilmesidir.

Bu aydınlanma, insanın nereden geldiğini, niçin yaratıldığının üzerinde Yaratan’ı tanır. Ölümle birlikte dünya hayatının her ayrıntısıyla hesaba çekileceğini öğrenmiş olur. Ölüm korkulu bir sır olmaktan çıkar. Geldiği yeri, gideceği yeri, hesap gününü, ödül ve ceza bilgisini bilir.

Bu bilgiyle bütün mekânlar ışıl ışıl aydınlık hâle gelir.

Mümin, Kadîr-i Mutlak, ezelî ve ebedî, her şeyi bilen ve olacak olanı bilen Rabb’ini bildiği ölçüde aydınlanır.

Bu sayede ölümle hayat, son bulan fânî varlıktan Rabb’inin inayetiyle sonsuz varlığa kavuşur.

İnsan dünyalı bir varlık değildir. İnsan, dünyaya uğrayan varlıktır.

“Şensiz hayat” karşısında dünyalık insan, ömrün anlık parıltısı gibidir. İnsan bu parıltının etkisine kapıldığında, tıpkı ölecekmiş gibi yaşar. Bu hâliyle “dünyalık” varlık hâline gelir.

Denizde parıldayıp duran yakamozların durumu, ahiret karşısında dünyanın hâline benzer. İnsan gözü kamaştığında “tutuklanır”. Yakamoz taklittir. Oysa yakamoz diye bir şey yoktur; denizde birbirini izleyen parıltılar, ışığın suya vurmasıdır. Bu örnek, algımızla sınırlı olan dünyanın, ölümle son bulacak yansımasını andırır.

Fenomenal alanda bilim ve teknolojide bazı dönüm noktaları keşiflerle bulunmuş ve geliştirilmiştir. İnsan, bu gelişme karşısında hayretten hayranlığa uzanırken, bu duruma adı konmamış mahiyeti belirsiz kutsiyet atfetmiştir.

Seküler düşünce, bu karışıklıktan istifade ile “büyük sorular”ı hayranlık duyan kitlenin ilgisizliğine buluşturdu. Tıpta yapılan gelişmeler üzerinde, ölüme çare bulunacağı vehmi, bedeni arzularının yolunu izleyen kitle tarafından ilgi gördü.

İnsana, aklının “her şeye çare” olacağına dair yapılan büyük sunum, insanı kendinde hapsetmiş hükümle ufka mahkûm etti. Aşkın/gayb âlemine ilgisi toplanan insan, kendisini “ölçülü” hâline getirdi.

Büyük sorulara cevap olarak da matematik, fizik üzerinden temsil teorileriyle “akıl tanrıları” icad edildi. Her bireyin tanrısı kendi zevkini meşrulaştıran, inayetten uzak, sorumluluk yüklemeyen haliyle Arap câhiliyesinin helvadan yapılmış putlarından farksız.

Ortak örtüşme alanları alanları “tad” vermeleri, ruha değil bedene hoş görünmeleri. Modern câhiliyenin bu konuda da insanı Kartezyen felsefe ile ruh ve beden olarak ayırdığını ve bedene “yatırım” yaptığını belirtmek gerek. Ekseriyet “dünya cennetini” bedensel zevkler üzerinden ararken çok az bir kesim ruhu çileci doğu öğretileriyle ilişkilendirir. Dengeyi kaybedip sarkacın bir ucundan diğer ucuna savruluyor.

Beden ve ruhu bir bütün “insan” olarak aziz varlık kabul eden vahyin insanı başıboş bırakmayışı, insana kendini ve varlığını emanet ederek dengeli bir hayat vaad etmesi ne yazık ki yaşadığımız dönemde pratik üzerinden gösterilemiyor.

Oysa câhiliye kendi tarihi kodlarını yenileyerek devam ediyor. Oğluna “Gel gemiye bin yoksa helak olursun.” diyen Hz. Nûh’a “Dağa tırmanacağım o beni kurtarır” diyen oğlunun bakış açısı aynen devam ediyor. Sadece araçlarda değişim var. Dağ yerine bilim ve teknolojiyi koyarsanız bugünkü söylenişine kavuşur.

Sonuçta insanın bilim ve teknoloji ile kendini buluşları önünde ceket ilikler bulması “iyi insan kimdir?” sorusuna cevap olamıyor.

Duyular alemi “büyük soruları” cevaplayamadığı için geveliyor, süre kazanmak istiyor. Öte yandan yalnızlıktan teselli edemiyor. Kilitleri, emniyet tedbirleri arttıkça insanı ne hâle getirdiğini anlayamaz duruma düşüyor. Artık insanı insana emanet etmek mümkün değil. Emin insan, adil toplum değerleri yok. Bunun yerine uzayın işgali, deniz altılarındaki yeni gelişmeler, kıtalar arası silahlanma insanlığın gündeminde.

Duyular aleminin parıltısı da tıpkı yakamozun varlığı ve ışığı sanılan duruma denk düşüyor. Işığın ana kaynağına değil aydınlattığı yere bakma durumu aynı kaynaşmanın ürünü. Bilim ve teknolojiyi imkanlı kılan kim? Eşyaya farklı özellikler, insana akıl ve beceri vereni göremeyen insan beş duyusunun esaretine girmiş olarak secde yerine inkârı tercih ederek varlığını tek boyuta indirmiştir. Kemâlat yolunu tıkayıp “alet yapan yaratık” vurgusuyla anılmaya razı olmuştur.

Vahyi tasdik edenlerin günümüzdeki durumu ışıkla karanlık arasında hayranlıklarını nereye koyacaklarını bilmeden iki tarafa bakmaktan boyun tutulması yaşayan hastayı andırmaktadır.

Alabildiğine uzun bir uykuyu, hazinenin üzerinde sürdürmeye devam ediyorlar. Gözlerini kamaştıran dünyevi başarının temsilcilerinin üniformasını giymek isteyen çoğunlukla, “Durun biraz düşünelim diyenler arasında kıyasıya mücadele aralıksız sürüyor. Ne var ki bu mücadele içinde farkında olmadan konforun kuşatması altında aynı paydada yer alma konusunda âşikar edilmeyen bir konsensüs mevcut.

Üzerine gafletle karanlık örtü çekmeye çalışanlara karşı bir şimşek misyonu ile Gazze evrenin kürsüsüne yerleşiyor.

İnsana verilmiş en büyük nimet olan can ile aşkın alemin yüceliğini işaretliyor. Ellerine aldıkları pille çalışan el fenerleri yerine güneşin yanında sönük kalacağı ışığın izahtan noksan kaldığı “nur”u gösteriyorlar.

“Allah’tan geldik yine O’na döneceğiz.” (Bakara, 2/156) “Allah göklerin ve yerin nurudur…” (Nûr, 24/35) “En büyük” soruya varlığın önemli nimet olan can ile safını belirlemesinin işaret fişeği olarak hayatı, ölümü, ahireti aydınlatan nurdan olmanın imkanıdır şehadet.

Aydınlığı kucaklamak, Müslüman idrakin sema ile sınırsızlık yarışına çıktığı demde mümkün olur.

0 0 Yorumlar
Puan
Bildir
guest

0 Yorum
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle
DOSYA
İki Kıyı Arasında...
Mehmet Kaman
Aydınlık Neslin Yol Haritası
Damla Mıdış
Annelerimizle Aydınlanalım
Hayrunnisa Duran
Cennetin Hasretiyle Yanan Kandiller
Şura Tosun
Umudu Filizlendirmek
Sinan Özyurt
RÖPÖRTAJLAR
Kur’ân’a, sünnete ve nebevî terbiyeye dönüş her dö...
Muhammed es-Sallâbî
Sirâcen Münîr; kendi karanlığını aydınlatarak başk...
Muhammed Emin Yıldırım
“Gönüllere dokunan davet, umudun ete, kemiğe bürün...
Mustafa Karaca
“Hakikat algısının aşınmasıyla çürüyen insan ve ...
Ahmet Mercan
“Reform edilmesi gereken bir şey varsa o da modern...
Recep Şentürk
SİRET-İ İNSAN
Savaşın Çocukları
Bahriye Kaman
Toplumun Kurucu Hücresi Olan Ailede Örneklik Vasfı...
Bahriye Kaman
Lider, Önder, Rehber!
Bahriye Kaman
Göçebe Ruhu
Bahriye Kaman
Nitelikler ve Roller
Bahriye Kaman
SİNEMA
Önce Karartma Sonra Aydınlanma: Sinema Ama Nasıl?...
Abdülhamit Güler
Sinema, İnsanoğlunun En Eski Umut Taşıma Aracıdır...
Abdülhamit Güler
Değişemeyen mi çürür, çürümek mi değişimdir?...
Abdülhamit Güler
Sinema Sanat Olmasaydı, Çoktan Bitmişti......
Abdülhamit Güler
Doğu Türkistan, Filistin ve Diğerleri: Sinemada Ek...
Abdülhamit Güler
GEZİ-YORUM
İslâm Rönesansı'nın Gözbebeği: Özbekistan...
Mikail Çolak
Turks ve Caicos Adaları
Mikail Çolak
Bir Mabedler Şehridir Ankara
Mikail Çolak
Doğunun Tüm Yolları Erzurum'dan Geçer...
Mikail Çolak
Mağrur Bir Tarih Ribatı Gibi Dimdik Ayaktadır Kâşg...
Mikail Çolak
SAHABİ BİYOGRAFİSİ
Dizleri Toprakla Buluşturan Acı: Hamne Bint Cahş...
Rumeysa Döğer
İyiye Talib Olmayı Öğreten Ümmü Büceyd...
Rumeysa Döğer
Dost Saliha Olandır
Rumeysa Döğer
Ya Hanzala Münafık Olmuş Olsaydı?...
Rumeysa Döğer
Leyla “A” dır
Rumeysa Döğer
NEBEVİ VARİSLER
İbn Haldun: Tecrübe ve Hikmet Derinliklerine Yolc...
Selcan Çakar
Abdülfettâh Ebû Gudde (1917–1997): Bir İlim ve Ahl...
Nazlı Çakar
Yahya İbrahim Hasan Sinvar: Filistin Davasının Bir...
Selcan Çakar
Ubey b. Kâ'b: Allah’ın Seçtiği Muallim...
Damla Mıdış
Ümmü Seleme
Hayrunnisa Duran
Scroll Up
0
Düşüncelerinizi çok isterim, lütfen yorum yapın.x