Menü
Ümit Aktaş
Ümit Aktaş
Aydınlanma Çığırı
Şubat 14, 2026
Yazarın Tüm Yazıları

İbrâhim kendi gözlemlerine dayanarak Ay’ın, yıldızların ve Güneş’in düzenli bir biçimde nasıl hareket ettiklerine dair gökbilime vakıf olmuş ve oradan aldığı bilimle Rabb’ine yönelmişti… Bu ise aynı zamanda şu anlama geliyordu: İbrâhim’in hakikati arama çabasına karşı Rabb’i ona göklerin ve yerin gerçekliğini göstermişti.

Gök cisimleri bir sıradüzenle hareket ediyor, bunun farkına varamayan insanlar ise bu sıradüzenin üzerinde düşünmek yerine doğrudan aslında birer âyet olan bu gökcisimlerine tapınıyorlardı. Oysa bu gökcisimleri olsun, yeryüzüne serpiştirilmiş diğer âyetler olsun, uzaklardan bakılınca farkına varılamayan aralarındaki o uyumla Rabb’e, yaratıcıya işaret ediyorlardı. İnsanların yapmaları gereken onlara tapınmaları değil, bunlar arasındaki uyumu aydınlatacak bir sabrı ve aklı ortaya koymalarıydı. İbrâhim de işte bunun için kavmini ve onun sahte bilimini terk edip zamanın diğer bilim merkezlerine doğru yolculuğa çıkacak ve Allah’ın yaratıcılığına dair o güne değin vakıf olamadığı bilimleri öğrenerek aklının ve kalbinin sorularını cevaplamaya çalışacaktı.

Her öğrenilen şey ise başka bir şeye işaret ediyor, cevaplanan her sorunun arkasında başka bir soru beliriyor, hakikat arayışı dur durak bilmiyordu. Yalnızca gök cisimleri değil, kuşların nasıl yollarını buldukları ve uzaklara da gitseler yeniden başlangıç noktalarına nasıl dönebildikleri üzerinde de araştırmalar yapıyordu. Canlıların sese, kokulara ve renklere duyarlılıkları, onların bu işaretlerden hareket ederek yönlerini ve yollarını bulmalarını da sağlıyordu.

İnsanlığın Allah’a yöneldikleri kadim çağrıların merkezlerine sözgelimi Mekke’ye de yönelen İbrâhim, oğlu İsmail ile birlikte bu terk edilmiş merkezi yeniden ihya edecekti. İnsanlar her yıl burada toplanarak bilgi ve birikimlerini paylaşacak, Allah’a yakınlaşırken aralarındaki yabancılıkları ve husumetleri de çözümleyeceklerdi.

İnsanların çoğu ise üzerlerinde düşünmedikleri verili örfü körcesine izlemekte, bunun ötesindeki bir arayış ve tahayyülden uzak, sıradanlığın konforuna boyun eğerek maruz kaldıkları zulme katlanmaktaydılar. Geçmişle geleceği, Tanrı ile insanı irtibatlayan bağları dikkate almıyor, olan biteni sorgulamıyorlardı. Buna kalkışanların nasıl cezalandırıldıklarını bildiklerinden de öte, bir tür yazgısal kör inanç, onları bulundukları sıradüzene mıh gibi sabitlemekteydi. Karanlığa gömülmüş kitleler sanki bir işaret fişeğinin ortalığı aydınlatmasını, hakikatin ortaya konmasını bekliyordu. Câhiliyeye dayanan kültürel ve düşünsel bağlar yıkılmalı, aklıselime dayanan bir anlayış gelmeliydi ki insanları baskılayan güçler tasfiye edilsin ve özgürleşmenin yolları açılsın. Emin ve erdemli birileri, doğru edimleriyle öne çıkmalı ve hakkı bu körleşmiş kalplere haykırmalıydı. Aksi hâlde insan ziyandaydı.

Bütün bu serüvenin yaşandığı sahnenin, Afro-Avrasya kıstağının ötesinde, Atina’da ise başka bir kökensellik filizlenmekteydi. Işığını Fenike’den ve Mısır’dan alan bu şehirdeki hudayinabit bir aydınlatıcı olan Sokrates’in öğrencisi Platon, hocasının öğretisini Akademia’nın sınırları içerisine taşıyarak, günümüz okullarının kurumsallığını oluşturmuştu. Sokrates ne bir bilge ya da ozan, ne bir usta ya da öğretmen, ne de bir münzevî ya da kâhindir. Nedir derdi peki bu toplumunda derin çalkantılara yol açan o ahlâk âbidesinin? Onun benzeştiği figür Akdeniz’in doğusundaki nübüvvet havzasında, Mezopotamya’da neşvünema bulmuştu. Öğrencisi Platon’un açtığı mektep ise bir açıdan Sokrates’in sokaklarda, halkın içinde sürdürdüğü bir faaliyetin akabinde, mağaraya dönülmesi olarak da yorumlanabilir. Onunkisi bir geriye çekiliş olduğu kadar, bilgeliğin bilime yönelmesi yani bir tür profesyonelliktir de. Oysa Sokrates’in yeri ve mektebi halkın içi, sokaklar ve agoradır. Onun buralardan uzaklaşmaya ve özel öğrencilere münhasır olmayan halkı aydınlatma çabasından geriye çekilmeye asla niyeti yoktur. Ve hatta başını kaybetse de kendi uğraşını sonuna değin sürdürecektir.

Kendilerini bu yola vakfeden tüm aydınlanma savaşçılarının ve peygamberlerin yaşadıkları da benzeri açmazlar, güçlükler ve çelişkilerdi. Bu meseleleri uzunca bir süre tefekkür eden Hz. İsâ, Yahudiye ülkesinin de Roma’nın da sertlik ve kaba kuvvetle değil, kalplerin gücüyle, barışçı, özverili bir anlayışla, düşünsel ve edimsel açılardan da arınarak kötülüklerden kurtulabileceği fikrine varmıştı. Bu konuda uzun bir tefekkür süreci geçirerek stratejisini belirlemiş, zihninde beliren ve güç (iktidar) elde edilmesini esas alan şeytanî düşünceleri kovarak, sorunların Roma’nın ya da Ferisilerin himayesiyle değil, doğrudan Tanrı’ya yönelmekle çözülebileceğine kani olmuştu. Dolayısıyla mevcut iktidar çatışmalarının ötesinde durarak, kendisini toplumun asli sorunlarına, ezilenlerin dertlerine ve selametine yöneltecekti.  Bu ise yoksullarla ve ezilenlerle hemhal olunarak onların sıkıntılarına çare aramaya, ruhbanlıktan ve iktidardan uzaklaşmaya bağlı olan farklı bir yönelimdi.

Ne zaman ki çizgisini bu yönde değiştirmiş, Ferisiler kadar Romalıları da karşısında bulmuştu. Çünkü artık şeytani güç tasarılarının değil, insanî ve ilahî bir yönelimin içerisindeydi. Ve ancak o zaman ki sözleri yoksulları ve çaresizleri etkiler olmuştu. Üstelik bunlarınki çıkarsal bir bağ değil, içtenlikli bir adanıştı. Bu yol cehalet kadar ruhbanlığın da dışında ama insanlığın yanındaydı. İsâ yalnız din bakımından değil ama politik ve toplumsal bakımdan da Yahudiliğin ve Roma uygarlığının dışında olmak istiyordu. Bu tavrı hayatına mal olsa da sonuçta kaybedenler Yahudiler ve Romalılar olacaktı.

Onların sözlerini tamamlayarak nebevi geleneğe son noktayı koyarken insanlığın önüne başka bir çığırı açacak olan Muhammed (sas) ise İbrâhim’in ihyâ ettiği bir uğrakta, Mekke’de başlayacaktır toplumunu aydınlatmaya ve tanrısal seslenişin hitabını yenilemeye. Ki ancak bu seslenişe kalbini açmış biri, hiç kimsenin duyamadığını duyacak ve hiç kimsenin cesaret edemediğine cesaret edebilecekti. Karşısına çıktığı cehaletin saldırılarına boyun eğmeyecek, doğrulukla eğriliğin ayırt edildiği tanrısal bir yetiyle insanlığı uyarmak için, ardı ardına yinelenen seslenişine çağıracaktı toplumunu. Öyle ki burada inkişaf eden hakikat, kısa sürede bu merkezî coğrafyadan çeperlere doğru yayılarak tüm hakikat arayıcılarının zihinlerini aydınlatacak ve çaresizlikten yanan yüreklerini ferahlatacaktı. Sadece düşünceye, inanışa değil yaşama da müdahale ile insanlığı boğuştuğu çıkmazlardan gün ışığına kavuşacağı bir irtifaya yükselterek, sonrasını ise kendilerine bırakacaktı.

Yakınları tarafından büyütülen bir yetimdi o. Görünürde olağanüstü hiçbir yönü ve kendisini seçili kılacak bariz bir vasfı da yoktu. Sıkıntılı bir çocukluk ve gençlik dönemi geçirdikten sonra, tam da sakin bir hayata kavuştuğunda, bu kez de tanrısal sesleniş onu sığınmaya ve huzur bulmaya çalıştığı evinden ve inzivaya çekildiği mağarasından dışarıya, sokaklara ve şehrin çatışmalı ortamına çağıracaktı. Buna hazırlıklı olduğu söylenemezdi. Kavgacı ve hırslı biri değildi. Öne çıkmış bir liderlik vasfı da yoktu. Ama belki de onda bir türlü fark edilmeyen bir yön vardı ki çağrı tam da oraya hitap etmişti. Onu câhiliyeden çekip çıkaran, yolunu doğrultan ve seslenişi ile aydınlatan vahiy, yarattığı o toplumsal altüst oluşla, tarihin en büyük devrimlerinden birisine yol açacak, eskil dünyanın sonunu getirdiği gibi insanlığın önüne de artık özgürce yürüyebileceği yepyeni bir ufuk açacaktı. Tüm bu süreci başlatan, dünyanın kıyılarında yaşayan ve kendisindeki bu yetkinliğin farkında olmayan adsız sansız kişiyi oradan çekip insanlığın önüne çıkaran ise o yüce yol göstericiydi, Allah’tı.

Derinden bir sezgiyle bilmekteydi ki Hira’daki ilk hitap onu insanlık ve kâinat hakkında düşünmeye, asude hayatını ve münzeviliğini bırakarak toplumun karşısına çıkmaya ve insanları dalmış oldukları sapkınlıkların girdabından çekip çıkarmaya çağırmaktaydı. Onu yetiştirecek, yönlendirecek ve destekleyecek olan vahiyle içsel bir bağlantı içerisinde olacak; duyacak, dinleyecek ve unutmayacaktı. Öncelikle kendisi tüm bunların üzerinde düşünecek, özümseyecek ve akabinde kendisine kulak verenlere anlatacak ve öğretecekti. İnsanlar ise unutkandı, yazmalıydılar ve nitekim de yazdılar: okuma yazma bilen gençler, köleler, dostlar belirdi ve belirginleşti etrafında ki her biri adeta birer yıldızdı çevrelerine ışık olan. Tüm vahiy bütün özgünlüğüyle kaydedildi ve unutulmadı. Bu tanrısal son sözler ise sadece geleceği değil, geçmişi de gözetiyor, kutsal metinlerdeki tahrifatı düzeltirken insanlığa da aydınlık bir geleceği muştuluyordu. Ama öncelikle yapması gereken iyilikle kötülük arasındaki temel ayrımı ortaya koymak ve buradan doğru yeni bir ümmetin ve ahlâkın yollarını açmaktı ki orada her renkten, dilden, cinsiyetten ve örften insan olacak, insanlar ortak bir gökselliğin altında toplandıkları bir kozmopolitizmle el ele tutuşacaklardı.

Tevhidin Yahudi kabileciliğine daraltılan indirgenmişliği kadar Hıristiyanlığın insanı tanrılaştıran abesliğini de reddederek yalın bir öğretiyi ortaya koyan bu sesleniş, paganlığın izlerini süren arkaizmi aşarak, ışığı karatılmış tanrısal öğretiyi yenileyerek, tüm varlığı ortak bir söylemin ve eylemin birliğinde toparlayan bir güzergâhı açacaktır insanlığın önüne. Beri yandan bu, yalın anlamda bir inanç olmanın ötesine doğru, düşünsel derinleşmelere ve izleklere açıklığın da çığırıdır. Sadece uzmanlarla ya da seçili insanlarla sınırlanmayan o Tanrı’ya yakınlık ve dostluk, herkese açık olan bir yol olarak artık hiç kimseye de ait değildir. Din adamları sınıfı (ruhbanlık) lağvedilmiş ve insanlar eşitlenmiştir. İnsanlar artık kendi akıllarıyla düşünmeye cesaret etmeli ve yolculuklarını kendi izanlarıyla sürdürmelidir. Tanrısal duyuru yazılmış ve bir kayda bağlanmıştır. Yapılması gereken ise artık türlü tezviratlarla anlamları saptırılmak istenen vahyin ışığının karartılmasını önleme çabası ve iyiliğin savunulmasıdır.

İsâ’nın seslenişinden beri evrilen insaniyet ve hürriyet fikirleri ise Tanrı’ya inanışın kemali olacak bir biçimde artık tüm insanlığa mal olur. Beşeriliğin insanileşmesi, insanın Tanrı’ya kul olmaktan yoldaş olmaya, Tanrı’nın ise salt bir tapınma nesnesi olmanın ötesindeki bir kavranışına yol açar. İnsanlığın geleceğindeki aydınlanmadan toplumculuğa, anarşizmden özgürleşmeciliğe doğru macerası ise gerçekte işte bu açılan mecra üzerindeki yol alışlardır.

Esasında ise geçmiş, geleneğin sessizce benimsenmesi olarak değil, yeni bir yorumla açığa çıkarılması ve hatta yargılanması ve onarılmasıyla sürdürülmelidir. Geleceğe doğru giden her çizgi kendisini yeni baştan geçmişe teyellemek zorundadır çünkü. Geçmişten taşınan imgelerse sadece bugünü değil geleceği de aydınlatacaktır. Yeter ki ikonlaştırılan bu imgelerin üstünü kaplayan yılların tozu temizlensin, artık yeraltına gömülmüş olan sahih imgeler ise yeniden hayatiyete kavuşturulsun. Geçmişin tortuları ayıklanırken, kirli su ile birlikte bebek de fırlatılıp atılmasın; putlar devrilse de Kâbe tüm insanlığa yapılan çağrının merkezi olarak fetişizmden ayıklanıp arıtılsın. Hakikat biçimde değildir çünkü, oradan yankılanan sesleniştedir.

Muhammed’in (sas) çağrısı karşısında, kitap ehli de bir şeyler konuşmaktadır olup bitene dair. Kimi yüreklendiren kimi de küçümseyen bir eda ile. Ama sözleri bilgi yüklü olsa da bilgelikten uzaktır. Eskimiştir bu sözler ve edimler ki İsâ da bir meselinde öyle söylememiş miydi, yeni şarap eski tulumlara konulmaz diye. Kendini yenilemenin adabı ise ruhbanların elinde hakikatinden uzaklaştırılmıştır. Oraya da bir sevinç katılmalı, hayatın başka bir yüzü aydınlatılmalıdır. Adı ister kurtuluş isterse muştu olsun, ruhunu yitirmişse bir kez çağrı, sadece biçimsel edimlerin alışkanlığına dönüşmüşse, kurumuş bir dere yatağı gibi hayat vermekten de yoksundur. Nasıl anlatmalı ve anlaşmalı bir yol üzere ki yol artık yolcunun kendisi olsun; ne var ki işte bu niteliğini yitirdiği içindir ki şimdilerde adeta kurumuş bir deredir.  Cüruflar temizlenmeli ve karartılan öğreti kendisini yenileyerek gürül gürül akmalıdır.                       

Mümince bir bakış ise hayata ve insanlığa, tâbi kılındığı baskıları ve zorlukları aşarak bakabilmelidir. Zira zorbalığın geçiciliğini ve galebe çalacak olanın hakkın bildirimleri olduğunu bilmektedir. Direngen bir sabır, güncel zorlukları çok da umursamaksızın daha da ötesine, cehaletin ötesindeki aydınlığın gelişine yönelmeli, bir bilgenin söyleyeceği gibi aklını kullanmaya cesaret etmelidir. Ak ile karayı ayırt eden zorluklar, müminleri daha da kavileştiren bir sınamadır. Haktan gelen şerbet içilmeli ve zorlu yollar sabırla geçilmelidir. Biz seni bütün insanlığa bir müjde verici ve uyarıcı olarak gönderdik. Ancak insanların çoğu bilmiyorlar

Asıl eğitilmesi gereken ise eğiticinin kendisidir kuşkusuz; zira o, bir yandan cehaletle mücadele ederken, öte yandan beklenmedik soru(n)larla da boğuşmaktadır. Amacı ise sadece uhrevi değil, dünyevi bir kurtuluştur. Sadece müşriklerden (karşı devrimcilerden) değil, kitap ehlinden (sürece belli bir geleneksel çerçeveden bakanlardan) de gelmektedir soru(n)lar. Ve sadece toplumsal kesimlerden gelen sorularla ilerlemez süreç, vahiy de sorgulamakta ve öğretmektedir. Bir yığın hikâye içerisinde afyonlanmış zihinleri aydınlatacak olan izlek ise adeta bir cangıldaki o kurtarıcı yolu açma çabasına benzer; bu ise sap ile samanı ayıran bir rehberliği gerektirmektedir.

Karşılarında bir avatar bulamayanları şaşırtan o öncekilere dair, içine mucizelerin de karıştırıldığı hikâyelerden dem vurmaktaki amaç, bir açıdan da Muhammed’den (sas) de benzeri harikuladelikler beklemekti. Nasıl bir peygamber ki hiçbir olağanüstü alameti ve bir beşerden hiçbir farkı yoktu? Sokaklarda dolaşmakta ve bir beşer gibi yiyip içmekteydi? Sıradan bir insandı o da içimizden biri. Ama tam da buydu işte ondaki geleceğe ışık olacak yön; beri yandan ise yalımlıydı sözleri, eleştirileri keskindi, sabırlıydı ve açıktı yüreği dünyanın tüm acılarına ve bilgeliğine.

Savaşım ise nebiler çağından sonra da devam edecek, Hıristiyanlığın taşındığı Avrupa’nın tüm Orta çağı boyunca, kurumsal ve kendisine ruhbanlığı maske kılmış Kiliseyle, yoksullarla ve dinin sahici özüyle hemhal olan hakikat arayıcılarının mücadelesi süregidecektir. Papalığın iktidarına ve baskılarına başkaldıran Luther’in, baronlar ve krallarla iş birliği içerisinde köylülere karşı uygulanan zulme sessiz kalan zihniyeti karşısında, bu kez de seslerini yükselten Anabaptisler ve Thomas Münzer olacaktır. Öfkelerinden başka bir şeyleri olmayan köylülerin isyanı ise bir kez daha sonuçsuz kalacak ve kazanan yine mülkiyetçi egemenler olacaktır. Gerçi hemen tüm tarihsel süreçlerde de olduğu gibi, Ali Şeriati’nin deyimiyle dine karşı din’in savaşımı sona ermeyecek, yoksul toplulukların kardeşçe ve gösterişten uzak dindarlığı kadar, Kilise’nin ruhbanca diktatörlüğü de kendilerini İsâ’nın öğretisine dayandıracaktır. Öyle ki Kurtuluş Teolojisi akımı da işte bu çatışmanın izleğindeki çağımız İseviliğinin cephesidir. Ve hatta bu akım, bir yandan Marx’ın dine karşı mesafeli olan o Aydınlanmacı kibri kadar, Kilisenin egemenlerle iş birliği içerisinde olan söylemini de aşarak, kapitalizm karşısındaki papazlarla devrimcileri ezilenlerle aynı safta buluşturacaktır.   

Kapitalizm, başlangıcında çalışanların ve tüketicilerin sömürüsü üzerinden bir sermaye birikimi sağlarken, süreç içerisinde işçilerin örgütlü direnişi karşısında stratejisini değiştirerek, toplumsal çelişkiyi küresel çelişkiyle ikame etmeye çalışacaktır. Bunu yaparken de sömürülen ülkelerden elde edilen zenginliği topluma yayarak ve bir ölçüde de olsa işçilerle paylaşarak sınıf çatışmalarını yumuşatmış, böylece devrim korkusundan kurtulmuştur. Ama bu kez ise denklem, Sovyetlerin devletçi sosyalizmi tarafından katledilen Galiyev’in de belirttiği üzere, kapitalist dünya ile sömürülen halklar arasında kurulmuştur.

Liberal modernleşme teorisi ise az gelişmiş ülkelere gelişmiş olanların yolunu önererek, problemin ana kaynağını ‘az gelişmişlik’ olarak göstermektedir. Fakat Bağımlılık Kuramı teorisyenleri bunun aksini iddia ederek, Üçüncü Dünya Ülkeleri’nin azgelişmişliğini Batılı gelişmiş ülkelerin onları sömürmesine bağlar. Bunlara göre kapitalist üretim biçimi giderek finans-kapital bir eğilime yönelecek ve sömürülmekte olan ‘uydu/çevre’ ülkelerde modern paradigmanın öngördüğünün aksine artık ‘ilerici’ özelliğini yitirerek yoksulluğun, sınıflaşmanın, geri kalmışlığın en büyük sebebi haline gelecektir. 

Düz anlamıyla inanmak ya da devrimci bir cemaate dahil olmak, kurtuluşa giden bir çığırı açsa da kelimenin tam anlamıyla bir kurtuluş biçimsel edimlerde ve tutumlarda değil, özsel değişim ve olumlu çabalar içerisinde alınan mesafelerle mümkündür. O nedenle müminler hayatlarının her aşamasında yeni yollar ve tutumlar arayışından asla vazgeçmemelidir. Sorunun özü kurtuluşu sağlayacak olan ödevlerin ikmalinden öte, bizi Allah’a yakınlaştıracak, Allah’ın yoldaşı, dostu olabileceğimiz bir yetkinliğe ulaşmaktadır ki bunun ise özsel bir değişimi gerektirdiği oldukça açıktır. Kurtuluş, düz anlamıyla bir vesilecilik, birinin eteğine tutunmak meselesi değildir. İnsanın kendi aklıyla, edimleriyle, çabalarıyla, içsel aydınlanması ve dışsal özerkliğiyle sağlanabilecek, kişiyi belli bir kemale ulaştıran yol alışlarındadır.

Dolayısıyla günümüz şartları içerisinde, tıpkı resullerin ve yetkinleşmiş düşünsel öncülerin yaptığı gibi, biçimsel ayrımlara bakmaksızın, erdemli toplulukların bir araya gelerek bir cephe oluşturması, yerel ve küresel ölçekte bir kurtarıcı ümmet sözleşmesiyle harekete geçmesi gerekmektedir. Medine Sözleşmesi’nde de olduğu gibi bu ümmet farklı inançlar, ırklar ve kültürlerden oluşabilir. Önemli olan insanlığın temel ortak paydasına aitliktir. O da erdemlilerin dayanışması ve küresel zorbalığa karşı hakkaniyetin yanında saf tutabilmesiyle gerçekleşir. Bu koşullar içerisinde saflar sürekli yeniden belirlenir, cepheler yeniden oluşur, düşünceler ve duyarlılıklar yeni baştan gözden geçirilir. O zaman ise Gandi, Abdulgaffar Han, Gustave Guiterrez, Edward Said, Ali Şeriati, Zapatista lideri Marcos, Seyyid Kutub, Garaudy, Aliya ve Nelson Mandela gibi isimler, zulme ve sömürüye karşı ve insanların bir kere daha aydınlatılması için aynı safta yer alır.

Özgürleşmeci ya da kurtuluşçu bir dinî söylem ise öncelikle buna uygun bir okuma sürecinden geçmelidir. Zira imanın ve erdemi savunmanın farklı yolları ve katmanları vardır. İttifakların ve selametlerin, ubudiyetin ve velayetin, cehaletin ve zaaflara yenik düşmenin de. Bütün bu okumalar, oluşturacağı eylemlerle bireyi ve toplumu farklı güzergâhlara taşıyacaktır. Pratiklerin gerçekleşmediği yerde, okumalar da anlamına ve amacına kavuşmadığından yenilenmeli, her daim yeni sularda arınılmalıdır. Sözgelimi İbn Haldun Marx’la, Foucault Seyyid Kutub’la, Aliya Kant’la, Molla Sadra Hegel’le, İkbal Bergson’la, Şeriati Sartre’la, Humeyni Gandi ile birlikte okunabilmelidir.

Anlamaların ve eylemlerin katmanlılığına binaen, bir ümmet olmanın farklılıklarla birlikte çoğul bir yaşama olduğu asla unutulmamalıdır. Yoksulları muhtaçlığa düşürmeyen bir adâlet, varsılları ise kibirlendirmeyen bir eşitlik çizgisi gözetilmeli; tıpkı Muhammed’in (sas) Medine’yi kabile tahakkümünden kurtardığı gibi, şehirler de site tahakkümünden, yani farklılıkların kozmopolitizmi yerine ikame edilmeye çalışılan mutena mekânların ve sosyolojilerin tahakkümünden kurtarılmalıdır. Eğitim özgürleştirilmeli, fıkıh sivilleştirilmeli, askerî fütuhatçılık arzuları yerini düşünsel derinleşmelere bırakmalıdır. Mülkiyetçilik daraltılarak, kamusal yararlanma alanları genişletilmelidir. Siyaset ise otokrat zorbalıklardan ve güç metafiziğinin etkilerinden kurtarılarak, toplumsal ilişkiler aileden itibaren başlayan ve etkinleşen istişari ve eleştirel düşünceyle müzakerelere yöneltilmeli ve çoğulculaştırılmalıdır.

0 0 Yorumlar
Puan
Bildir
guest

0 Yorum
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle
DOSYA
İki Kıyı Arasında...
Mehmet Kaman
Aydınlık Neslin Yol Haritası
Damla Mıdış
Annelerimizle Aydınlanalım
Hayrunnisa Duran
Cennetin Hasretiyle Yanan Kandiller
Şura Tosun
Umudu Filizlendirmek
Sinan Özyurt
RÖPÖRTAJLAR
Kur’ân’a, sünnete ve nebevî terbiyeye dönüş her dö...
Muhammed es-Sallâbî
Sirâcen Münîr; kendi karanlığını aydınlatarak başk...
Muhammed Emin Yıldırım
“Gönüllere dokunan davet, umudun ete, kemiğe bürün...
Mustafa Karaca
“Hakikat algısının aşınmasıyla çürüyen insan ve ...
Ahmet Mercan
“Reform edilmesi gereken bir şey varsa o da modern...
Recep Şentürk
SİRET-İ İNSAN
Savaşın Çocukları
Bahriye Kaman
Toplumun Kurucu Hücresi Olan Ailede Örneklik Vasfı...
Bahriye Kaman
Lider, Önder, Rehber!
Bahriye Kaman
Göçebe Ruhu
Bahriye Kaman
Nitelikler ve Roller
Bahriye Kaman
SİNEMA
Önce Karartma Sonra Aydınlanma: Sinema Ama Nasıl?...
Abdülhamit Güler
Sinema, İnsanoğlunun En Eski Umut Taşıma Aracıdır...
Abdülhamit Güler
Değişemeyen mi çürür, çürümek mi değişimdir?...
Abdülhamit Güler
Sinema Sanat Olmasaydı, Çoktan Bitmişti......
Abdülhamit Güler
Doğu Türkistan, Filistin ve Diğerleri: Sinemada Ek...
Abdülhamit Güler
GEZİ-YORUM
İslâm Rönesansı'nın Gözbebeği: Özbekistan...
Mikail Çolak
Turks ve Caicos Adaları
Mikail Çolak
Bir Mabedler Şehridir Ankara
Mikail Çolak
Doğunun Tüm Yolları Erzurum'dan Geçer...
Mikail Çolak
Mağrur Bir Tarih Ribatı Gibi Dimdik Ayaktadır Kâşg...
Mikail Çolak
SAHABİ BİYOGRAFİSİ
Dizleri Toprakla Buluşturan Acı: Hamne Bint Cahş...
Rumeysa Döğer
İyiye Talib Olmayı Öğreten Ümmü Büceyd...
Rumeysa Döğer
Dost Saliha Olandır
Rumeysa Döğer
Ya Hanzala Münafık Olmuş Olsaydı?...
Rumeysa Döğer
Leyla “A” dır
Rumeysa Döğer
NEBEVİ VARİSLER
İbn Haldun: Tecrübe ve Hikmet Derinliklerine Yolc...
Selcan Çakar
Abdülfettâh Ebû Gudde (1917–1997): Bir İlim ve Ahl...
Nazlı Çakar
Yahya İbrahim Hasan Sinvar: Filistin Davasının Bir...
Selcan Çakar
Ubey b. Kâ'b: Allah’ın Seçtiği Muallim...
Damla Mıdış
Ümmü Seleme
Hayrunnisa Duran
Scroll Up
0
Düşüncelerinizi çok isterim, lütfen yorum yapın.x