O’nun gelişiyle her şey anlam kazandı. Kavramlar kendi renklerini buldu. Bu kavramlardan bir tanesi de “aydınlık” kavramı. Aydınlık nasıl ki karanlığın zifiriliğini nura çevirirse Efendimiz’de (sas) etrafındaki nesli bir maden işçisi gibi kömürleri alıp içlerinden elmasları çıkartarak onları dalaletten hidayete, karanlıktan nura, cehaletten ilme özel bir ilgiyle, tevazuyla, incelikle çevirdi. Sahâbe, sahabe olmayı öğrenerek, bu kavramı nurlandırdı. Aydınlık nesil oldular.
Sahâbe efendilerimiz, Efendimiz’in (sas) dostu, yoldaşı, harpte göğüs göğüse çarpıştıkları, birbirlerine sığınacakları liman oldular. Onlar bu yakınlığı nasıl kazandı? Tabii ki Resûlullah’ın (sas) nebevî terbiyesine girdiler. Efendimiz (sas) her birinin öne çıkan özelliklerini değerli bir maden gibi işledi. İçlerindeki fıtrata yani öze dönmelerini sağlayarak, kendi nurlarından nurlarını buldular. Hz. Ömer’in (ra) celal sıfatını zulme değil hakkaniyete kullanarak adâlet vasfının olması, Ebû Bekir’in (ra) sıddıkiyetinin öne çıkması, Esmâ bint Ebi Bekir’in (ra) vakarı, Ebû Zer el-Ğıfari’nin (ra) Hz. İsâ’nın (as) özelliklerini taşıması ve daha birçok sahabenin öne çıkan özelliklerinden bahsedilebilir lakin buna sayfalar yetmez.
Elinden Nur Damlayan Rehber,
Ardından Gül Açan Nesil
Resûlullah (sas) dünyaya geldiğinde karanlığın ortasında bir nur idi. O (sas) güzel ahlâk üzereydi. Altmış üç sene yeryüzü buna şahit oldu. Asr-ı saâdet dönemi dünyanın en mesut olduğu dönemdir. Çünkü O (sas) dünyadaydı, O’nun (sas) nuru bastığı her yeri, dokunduğu her yeri aydınlatıyordu. Bazı İslâm düşmanları bunu engellemeye çalışsa da her yolu denemeye çalışsalar da buna engel olamadılar. Çünkü İslâm dini kemale erecekti. (Mâide 5/3) İnsan ne kadar O’na benzerse o, o kadar güzeldir, o kadar sevilir, o kadar saygı görür. O’nun gibi bir gül bir daha açmadı. O gülün kokusu, toprağı, kökü, suyu olmaya niyetimiz var. Efendimiz (sas), bir nesli kömürden elmasa, kurumuş ekinden yeşermiş ekine, susuz topraktan sulak araziye, kerih kokudan misk kokusuna nasıl çevirdi? Örneklerden bir örnek verecek olursak ki birçok örnek vardır lakin Hz. Ömer’in (ra) yolculuğunda bariz görebileceğimiz bir değişim vardır. İslâm’ın en büyük mucizesinin insan yetiştirme olduğunu kendisi üzerinden dedirtmişti cümle aleme. “Mucize istersen İslâm’dan önce Ömer, İslâm’dan sonra Ömer yeter.”1 Ömer (ra), neslin aydınlık kaynağı olanı öldürmeye giderken o yolda aydınlanandır. O yolda Ömer’ül-Faruk olandır. Ömer (ra), bu yolda içindeki celal sıfatını zulümden hakkaniyete dönüştürdü. Bunu da adâlet, kuvvet ve rahmet kavramlarını doğru yerde içselleştirerek başardı. Adâlet terazisinin bir kefesine kuvveti, diğer kefesine rahmeti koydu ki zulmetmesin. Nübüvvetten altı yıl sonra aydınlığa kavuştu belki ama kaybettiği yılları katbekat geri kazandı. Efendimiz’in (sas) sol yanında yer aldı.
Bir Rehberdi Nura Emin,
Bir Nesildi Geceyi Gündüze Çeviren
Efendimiz (sas) câhiliyenin zifiri karanlığına vahiy aracılığıyla Kur’ân’ın nurunu taşıdı. İlk nur ise Nur Dağı’nda Cibril-i Emin tarafından vahyolundu, O nuru taşıdı ve gözünün nuru olan Hatice’sinin (ra) gönül limanına sığındı. O günden sonra da Efendimiz (sas) ümmetinin sığınağı, göz aydınlığı oldu. Kur’ân’ın içindeki kıssalar ashaba örnek ve model oldu. Bunun yanında da başlı başına Efendimiz (sas) Kur’ân’ın yaşayan hali idi. Sa’d b. Hişâm b. Âmir, Âişe’nin (r.anhâ) yanına girdiğim zaman:
“Ey Müminlerin annesi! Bana Resûlullah’ın (sas) ahlâkından haber ver” dedim. Bana: “Sen Kur’ân okumuyor musun?” diye sordu. Ben: “Evet okuyorum” dedim. Bunun üzerine Âişe (r.anhâ) dedi ki: “Resûlullah’ın ahlâkı Kur’ân idi.”2 Âyette söylendiği gibi o üsve-i hasene yani en güzel örnekti. Resûlullah’a (sas) baktığımızda nübüvvet gelmeden önce de dinamik, düzenli, dengeli, duyarlı, dürüst bir gençti. O günün zorlu şartları yine vardı. Güç zalimlikten geçiyordu ve hakkın yanında olan üç beş kişi çıkıyordu. O kişilerde zaten Erdemliler topluluğu dediğimiz Hilfü’l-Fudul’da yer aldı. Kimse ondan tek bir yalan duymadı. Kimse ondan ihanet, hakaret, kötü söz duymadı. Nübüvvetten sonra da bu böyle oldu. Ne yaparsak ne söylersek onu haksız, kötü gösteririz diye düşündüler. Ne yaptılarsa da boşa uğraştılar, çünkü tek doğru tek din İslâm’dı.
Resûlullah (sas) bizlerin göz aydınlığıdır. Karanlık, bomboş bir sokakta yapayalnız yürürken ellerimizden tutan ümmetin rehberidir. Önümüzde yol ayrımları varken en doğru yolu seçtirendir. O, yolları güzelleştiren, aydınlatan, yeşerten, bizi biz yapan ne varsa, maddi manevi neye ihtiyacımız varsa, o yolda bize ahiret azığımızı verendir. Allahu Teâlâ (cc) Resûlullah’ı (sas) alemlere rahmet olarak gönderdi. (Enbiyâ 21/107). O, öyle bir rehberdir ki yürüdüğümüz yoldaki dikenler ayağımıza batsa üzülen, bir derdimiz olduğunda bizimle dertlenen bir rehberdir. Her sahâbenin imtihanı, yolları farklıydı. Bazıları dümdüz yürüdü ama yalnızdı. Bazıları dağ, taş, tepe aştı ama sevdikleri yanındaydı. Onlar bu yolları nübüvvet nuruyla yürüdüler. Nasıl yürüdüklerini biz kaynaklardan okuruz. Onlar içi boş olan kavramları tekrardan öğrendiler, Kur’ân’ın dilindeki anlamını öğrendiler. Fedakârlık, cesaret, adâlet, iffet, eminlik…
Onlar ki Ashab-ı Kirâm efendilerimiz, her biri ayrı ayrı Efendimiz’in (sas) nurundan alarak yoğuruldular. Her biri bizlere ışık tuttular. “Ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tabi olsanız hidayete erersiniz.”3 Hangi sahâbeyi tanıyıp onun yolunda yürüseniz, yolun sonu Efendimiz’e (sas) çıkar. Şehadet aşığıysan Abdullah b. Cahş (ra), vakarlı olmak istersen Esmâ bint Ebi Bekir (ra), hakiki Müslüman tüccar olmak istiyorsan Hz. Osman (ra), hakikat arayışındaysan Selmân-ı Fârisî (ra), cömert olmak istiyorsan Abdullah b. Ca’fer (ra), yaşayan şehit olmak istiyorsan Talha b. Ubeydullah (ra)…
Gözden Kalbe: Efendimiz’in (sas) Aydınlığı
Resûlullah’ın (sas) biz ümmete nasıl göz aydınlığı, yol rehberi olduğunu bu hadis önderliğinde daha iyi idrak ediyoruz. Allah Resûlü (sas) bir gün mescide girdi ve şöyle dedi: “Ebû Bekir nerede? Hz. Ebû Bekir (ra) anında Efendimiz’in (sas) yanına geldi, Efendimiz (sas) onu sağ tarafına çağırarak yanıma gel dedi ve Hz. Ebû Bekir’i (ra) sağına aldı. Sonra Ömer’i sordu. Ömer nerede? Hz. Ömer (ra) de anında geldi, Efendimiz (sas) ona da yanıma gel dedi ve onu da soluna aldı. Sonra ikisinin de ellerini tuttu ve havaya kaldırdı. Mescitteki onlarca sahabeye yönelerek: İşte biz kıyamet günü böyle kalkacağız, böyle haşrolacağız. dedi.”4
Buradan anladığımız şudur ki Efendimiz (sas) ortada, sağında Hz. Ebu Bekir (ra), solunda Hz. Ömer (ra). Onların birer elleri Efendimiz’in (sas) ellerinde, diğer elleri boşta, yani onlar biz ümmetin ellerini bekliyorlar. Onların ellerini tutmak içinse yürüdüğümüz yol hangi sahâbinin yürüdüğü yola benziyorsa, onların Efendimiz’in (sas) nazarında takındığı davranışları biz ümmet olarakta Allah’ın (cc) ve Efendimiz’in (sas) hoşuna gidecek o davranışları takınmalıyız ki onların yürüdüğü yolda yürüyebilelim ve o elleri tutarak Efendimiz (sas) ile vuslata erelim. O elleri tutamazsak kayboluruz, yıpranırız, karanlıkta kalırız. Yolumuz nereye gider? Efendimiz (sas) yolumuza uygun aydınlatmaları yapar fakat biz fark etmeyiz. O’nu tanıyıp sevmezsek pusulamız kaybolur. Allah hepimize bu yolda aydınlık nesil olarak yürümeyi nasip etsin.
