Menü
Bayram Çınar
Bayram Çınar
Bir Aydınlanma Öğretisi Olarak İslâm Daveti
Şubat 14, 2026
Yazarın Tüm Yazıları

“O, kuluna apaçık âyetler indirir ki sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarsın. Şüphesiz Allah çok merhametlidir.”

Hadîd, 57/9

Âyette vurgusu yapılan karanlık ve aydınlık Kur’ân-ı Kerîm’de pek çok defa vurgusu yapılır. Zulmet (karanlık), bu anlatıda negatif edimleri ve değerleri temsil ederken, nur (aydınlık) ise pozitif her türlü değeri temsil eder. Söz konusu âyette nur ve zulmet ile bir mecaz yapılmış, örfe atıfla pozitif değerler “nur” kavramı dağarcığında dile getirilmiştir. “Zulmet” ise istenmeyen, olumsuz değerlerin temsilcisi olarak kabul edilmiştir. Buna göre âyetin insana yaptığı çağrısı

Cehaletten – bilgiye

Şirkten – tevhide

Zulümden /adâletsizlikten – adâlete

Gafletten – farkındalığa/şuura

Korkudan – güvene vb. şeklinde olmalıdır.

“Karanlıktan aydınlığa çağrı olan İslâm’ın”, bu ifadedeki muhtemel anlamlarından iki tanesine bu yazıda dikkat çekilecektir. Bunlardan anlamlardan ilki, cehaletten-bilgiye diğeri ise zulüm/adâletsizlikten-adâlete çağrıdır.

İlk emri “Oku” olan İslâm’ın, bilmeye yaptığı vurguya ek olarak, Hz. Peygamber de kendisini “muallim/öğretmen” olarak gördüğü (İbn Mâce, “Mukaddime”, 17) bu dinde, günümüzde Müslümanların bilgiye karşı daha az iştahlı oldukları bilinir. Bedir esirleri, günün Müslümanlarının tüm imkansızlıklarına karşın, esirleri ekonomik bir bedel karşılığında değil, on kişiye okuma yazma öğretenlerin serbest bırakıldığı düşündüğünde, öğrenmeye verilen değer insanı ürpertir.

Geçmişin aksine bilgiye götüren araçlarla aralarına mesafe girmiş günümüz Müslümanının, bu günkü duyarsızlığı da aynı derecede ürperticidir. Güncel temsilcilerinin savurularak teorik köklerinden neredeyse koptuğu bu ortamda; Müslümanlara Hz. Peygamber’in çağrısı “Dünyayı isteyen ilme sarılsın, ahireti isteyen de ilme sarılsın. Hem dünyayı hem de ahireti isteyen de ilme sarılsın” (Tirmizi “Sünen”, “Dâvât”, 68) şeklinde olup, İslâm’ın çağrısı aydınlığadır. Bu çağrının Hünkâr Hacı Bektaşça yorumlanma biçimi, “İlimle gidilmeyen her yolun sonu karanlıktır” şeklindedir.

“Mine’l-mehdi ilele’l-lahd” ilim öğrenmeye çağıran İslâm, beşikten mezara kadar mensuplarına ilim telkin eder. Bir bütün olarak öğrenmenin ve bilmenin yüceltildiği İslâm öğretisi müntesipleri, Kur’ân’ın ve Hz. Peygamber’in sürekli çağrısına rağmen, bilgiye karşı bir direnç geliştirmiştir. “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” terazisi kurarak tavrını bilmekten yana koyan bu dinin mensuplarının bilgiye karşı bu denli az iştiha sahibi olmaları merakı muciptir. 

Eğitilmiş bir av köpeğinin avladığını helal görüp, öğretilmemiş bir eğitim almamış insanın kestiğini ise helal görmemesi İslâm’ın eğitim ve öğrenmeye verdiği değeri yalnız başına ortaya koyar.

Günümüzde Müslümanların bir sapma ve savrulma yaşandığını göstermenin yolarından biri, geçmişte olanı paylaşmakla insanların aradaki farkı görmeleri sağlanabilir ki biz de bunu yapacağız. İslâm öğretisinin teorik telkinlerini ve pratik uygulama örneklerini göstererek, “durun kalabalıklar”! İslâm’a rağmen Müslüman olunamaz ve Müslüman kalınamaz. Öğretiye sadakatiniz, söz konusu öğretiye nispet edilmenizi olası kılar. Öğretiyi tanımayan bir yaşam sürdürerek kendini hala öğretiye nispet edenler, en hafif haliyle dilleriyle ikrar edip kalpleriyle tasdik ettiklerini söyledikleri şeyi eylemleriyle yalayanlardır.

İslâm’a rağmen Müslümanlık iddiası, bireyin Allah’a dinini öğretme çabasıdır. Zira Müslüman olduğu iddiasıyla İslâm’ın vitrininde bulunarak yaptığımız şey, öncelikle Allah’ın dinini lekelemektedir. İslâm’ın temsilcilerinin ahlâksız olduğu bir evrende, İslâm’ın ahlâklı olmayı telkin ettiğini söylemek çok güç. Çalıştığı firmanın dünya görüşü ile çelişen edimlerde bulunanlar, şirket yönetimi ve diğer temsilcileri tarafından kendilerine çeki düzen vermeye çağrılırlar. Bir sonuç alınmadığı taktirde, “şirketin imajına zarar veriyor” gerekçesiyle gereği yapılır. İslâm’a nispet edilip İslâm’ın yasakladığı edimleri sorumsuzca sergileyenlerin de aynı şekilde kendilerine gelmeleri beklenebilir.

İslâm’ın onay vermediği bir yaşamı sürdürdükleri hâlde düzelme çabası sergilemeyip her şeye rağmen kendilerini İslâm’a nispet edenler ikinci olarak hidayete ermek Allah’ın dini ile buluşmak isteyenler için ekstra zorluklara yol açarlar. Hidayete ermek için çaba harcayan araştırmalar yapanlar İslâm’ın teorisiyle uyumsuz, ahlâka mugayir, hayasızca yaşanan hayatlarımıza bakarak, İslâm’ın hak din olduğuna ilişkin tereddütler yaşamaktadırlar.  Bütün hidayet hikayelerine İslâm’ın çağrısı ile Müslümanın edimleri arasındaki uçurum sürekli dile getirilen bir konudur. Yusuf İslâm ise bu çelişkiye dikkat çekerek “İyi ki Müslümanları tanımadan önce İslâm’ı tanımışım, aksi taktirde Müslüman olmazdım” diyecekti. Ahlâki normlarının düşüklüğü, yaşam ilkelerinin erdemden yoksun kötü reklam yüzleri sebebiyle İslâm, muhtemel müşterilerini kaybeden bir şirketi andırıyor bu hâliyle…

Kur’ân’ın Ahlâka Çağrısı

Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz? Allah katında, yapmayacağınız şeyi söylemeniz büyük bir nefretle karşılanan eylemdir (Sâf, 61/2,3) İnsanın edimi ile söylemini örtüştürmesi gerektiğini telkin eden âyet; insanı içi dışı bir, dili ile söylediğini kalbi ile tasdik eden ve uzuvları ile teyid eden bir kıvama getirmeyi amaçlar. Bir başka âyette, insan dinin önce mükellefi, sonra da mübelliği olduğuna dikkat çekilerek, öğretiyi taşıyanların onu donanması gerektiğine vurgu yapılır. Söz konusu âyette; siz insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Halbûki Kitab’ı okuyorsunuz. Hiç akletmez misiniz?” (Bakara, 2/44).

Bu bağlamda Kur’ân’ın gayelerinden birisi, iyi ile kötüyü, faydalı ile zararlıyı birbirinden ayırmak olduğu ifade edilerek; “Müslüman toplumda iyiler teşvik edilirken, kötüye ulaşmak zorlaştırılır.

Kur’ân, müminleri kast ederek; “Onlar öyle kimselerdir ki, kendilerine bir yerde egemenlik versek, namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler ve kötülükten alıkoymaya çalışırlar.” (Hac, 22/41) şeklinde tarif ederken, onların şahsi ibadetlerini yerine getiriyor olmalarına ek olarak, toplumsal huzuru temin çabası güttükleri de âyete yansımıştır. Bu ideal, dindarlığın sadece bireysel eylem olmayıp, sosyal uzanımları olduğunu da gösterir. Konuya ilişkin bir hadiste Hz. Peygamber Müslüman’ın ideal niteliklerini; “Elinden ve dilinden emin olunan kimse” olarak ifade eder (Buhârî, “İman” 4). Genel kabulün aksine sadece Müslümanların değil, bütün muhataplarının Müslümana karşı kendilerini güvende hissetmeleri rivayete yansımıştır. Zira rivayette bir tahsis yapıldığı söylenemeyeceğine göre, rivayetteki maksadın Müslümanlarla sınırlandığını söylemeye imkân yoktur. Bu durumda aslolan, anlamın genele teşmil edilmesidir.

“İman edip sâlih ameller işleyenler” ifadesi Kur’ân’ın “ahlâklı olmak” ile ilişkili ele alınabilecek bir başka emridir.  Arapçada “salah”, “Sulh”, “ıslah” kavramları arasında güçlü bir etimolojik ilişki vardır. Kavramların tümü aynı kökten türemiştir: ṣ-l-ḥ (              ) kökü; “düzgün olmak”, “iyi olmak”, “uygun hale getirmek”, “bozulmuş olanı onarmak” gibi anlamlar taşır. Dolayısıyla “amelun salih”in “amelun muslih” (ıslah edici eylem) gibi ahlâki bir içeriğe sahip olduğunu varsaymak gerekir. Yani salih amelin toplumdaki yaraları onaran eksikleri tamir eden ve iyileştiren eylemler olduğu düşünülmelidir. Tüm bunlardan hareketle denilebilir ki Kur’ân’a göre inananların, inanmayanları kendi bulundukları aydınlık evrene taşımak ve onları ışıkla buluşturmak gibi bir sorumlulukları vardır. Ümmet-i davet ve ümmet-i icabet kavramlarının ayrımı, tam da bu sorumluluğa vurgu yaparak ümmet-i icâbe’yi bir avantaj değil, bir sorumluluk kategorisinde sunar.

Kur’ân iyiliği emretmek, kötülükten alı koymayı sadece müminlerin değil peygamberin de bir sorumluluğu olarak sunar. Buna göre: “O peygamber, onlara iyiliği emrediyor, kötülüğü yasaklıyor, temiz şeyleri helal, kötü-pis şeyleri haram kılıyor.” (A’râf, 7/157), “Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, salih amel işlesin ve Rabb’ine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.” (Kehf, 18/110) buyurularak, peygamberin uygulamalarından hareketle, nasıl bir kurtuluş yolu tutulması gerektiğini telkin eder.  Söz konusu âyetler grubu Kur’ân’ın indiği sosyolojik ortama atıf yaparak ve o tabloya işaret ederek; “Siz marufu emreder, münkeri yasaklarsınız.” (Âl-i İmrân, 3/110) âyeti ile; daha sonra gelecek olan topluluklara, Kur’ân’ın indiği sosyal koşullardaki uygulamaları, model olarak sunar. Bu birinci anlamı doğru kabul etmek, Kur’ân’ın indiği toplumsal ortamdaki durumu çok iyi bilmeyi gerektirir. Fakat tarihsel süreçler sebebiyle bu çok olası değildir. Bu âyetten çıkarım yapacağımız muhtemel bir diğer anlam ise “Ey Müslümanlar, size yakışan ve sizden beklenen iyiliği emredip münkeri ise yasaklamanızdır” şeklinde bir telkini içerdiğidir.

Kur’ân’ın ahlâki eylem sadedinde insanlığın ufkuna taşıdığı bir başka değer de insana fayda sağlamaktır. Şayet yapabilecek durumdaysan onlardan zararları da uzaklaştırmaktır. Faydan dokunmuyorsa hiç değilse zararın da dokunmasın şeklindeki bir parametredir. İnsana fayda sağlamak için yardımlaşmak, cemiyetler kurmak bir başka çağrıdır. İnsanların iyilikler ederek geçmişte yaptıkları kötülükleri temizleme olanağı da yakalayabilecekleri da bir telafi öğretisi olarak inananlara bahşedilmiştir. Bu durum ahlâki olarak iyileşmeye İslâm’ın yaptığı teorik desteği ifade eder. İlgili âyet ve hadislerden bazıları:

“İyiliği icra etmekte ve fenalıktan sakınmak konusuna yardımlaşın, günah işlemek ve aşırı gitmekte yardımlaşmayın.” (Mâide 5/2) “İyiliği emreden kötülükten men eden ve hayır işlerinde birbirleriyle yarışanlar salihlerdendir.” (Âl-i İmrân 3/114) bu âyet metnin kendi bütünlüğünde hangi eylemleri yaparsam Allah’ın övdüğü biri olabilirim sorusunun cevabı niteliğindedir.

İslâm medeniyeti toplumda iyiliği yaymak, kötülüğü sınırlayıp toplumda yayılmasını engellemek üzere hisbe teşkilatları kurmuş, sosyal ahlâkı koruma çabasında olmuştur. Öte yandan ise insan ayağı sürçen, kusurlar da işleyen bir mahluktur. İşlediği kusurlar sebebiyle kendine olan ümidini kaybeden bireye “Şüphesiz, iyilikler kötülükleri (günahları) giderir.” (Hûd, 11/114) âyeti, Allah’ın Gafuru’r Rahim olduğunu, iyilik yapmak için asla geç olmadığını, yaşadığın sürece yeni bir şansının olduğun yeniden hatırlatır.

“İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” Kendine “hayırlı olmak” parametresini ölçek olarak koymuş bir bireyin, insanlara en faydalı bireyin insanların en hayırlısı olduğu yönündeki cevabını Hz. Peygamber’den alır.  Fakat bunu da aşan bir biçimde İslâm sadece insana değil sair mahlukata karşı yapılmış pozitif davranışı ibadet kabul etmiş ve inananlarını buna motive etmiştir.   Hz. Peygamber’in “Her canlıya yapılan iyiliğin mutlaka bir sevabı vardır.” (Buhârî, “Şürb”, 9); “Her türlü iyilik sadakadır.” (Buhârî, “Edeb”, 33); anlayışıyla insana iyilik hanesi zenginleştirme imkânı bahşedilmiştir.

Tüm bu anlatıların uyandırdığı ortak kanaat; İslâm’ın insanı iyi olmak için teşvik ettiği bireyi iyi olmaya yol aramak için motive etmiş olduğudur. Müslüman gelenekte iyi birey olmak, iyi kul olmak çabası farklı zamanlarda ve farklı şekillerde ortaya çıkmıştır.

İslâm’ın Yayılma Tarihi, Etik Davranışın Etkilediği İnsanların Etkileşimi Tarihidir

“Karanlıktan aydınlığa çıkarmak” mesajı çerçevesinde, günümüzdeki temsilcilerinin muhataplarında tiksinti uyandırarak uzaklaştırmak tavrının aksine, geçmişteki kimi örnekler, kitleleri imrendirerek onların İslâm ile buluşturmak konusunda Müslümanların pozitif roller üstlendiklerini, sahip oldukları dinleri güzel temsil ettikleri, iyi örnekler oldukları da görülür. Evet fetihler Müslümanların söz konusu toplumlarla buluşmasına öncü olmuş, fakat onların Müslümanlaşmasında, Müslümanların ahlâklı tavırları etkili olmuştur.

İslâm’ın Batı Asya’daki Hıristiyan topluluklar arasında yayılışı, tarihsel olarak çoğu zaman “kılıç” metaforu üzerinden yorumlanmış, özellikle bazı Hıristiyan tarihçiler tarafından, Müslümanların tebliğ faaliyetleri göz ardı edilerek, sadece fetihler üzere kurulu bir okuma yapılmıştır. Ancak bu yaklaşım, sahadaki gerçek ilişkileri ve dönüşümleri açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Konuya ilişkin daha doğru okuma, insancıl muamelelerden etkilenen kitlelerin Müslüman olduklarıdır. Malay adalarının Müslümanlaşması da nihayetinde Müslüman tüccarların yaptığı iyi sunum ve gösterdikleri ahlâklı yaşamın muhatapları üzerinde uyandırdığı pozitif etkinin sonucudur.

İlk Dönem Müslümanların Adâletli Oluşlarının Kitlelerin İslâmlaşmasına

Olan Etkisi

Kur’ân insanların güven içinde yaşadıkları ve insanların birbirine güven verdikleri bir iklimi idealize eder. İman kavramı, bireyin emniyet güven içinde olması anlamına geldiği oranda inandığı iddiasındaki kişinin de güven telkin etmesi gerektiğini öngörür.  Mümin bu anlamda inandığı değerlere karşı emniyet içinde olan tam bir itminan yaşayan anlamına geldiği gibi, muhataplarında tam bir güven uyandıran birey olmak durumundadır. “Mümin elinden ve dilinden emin olunan kimsedir” tam da bu anlama gelir. Zira teorik olarak ideal dindarlık, ahlâki kusurlardan arınmayı gerektirir. Bu yönüyle din, “iman ve cihaddır.”1  Buna göre din, inandığı değerlerde mutmain olmak, muhataplarını da güven konusunda tatmin etmek zorundadır. Böylece Muhammedu’l-emin olmak, sadece peygambere mahsus bir sıfat olmayıp, mümin oldukları iddiasındaki her bireyin ulaşmak isteyeceği bir gaye-i kusvâdır.

Bunun bir basamağı yanlışla mücadele, diğer basamağı ise kendini iyi ile inşadır. Çoğu kez aksayan kendini inşa sürecindeki ciddiyetsizliktir. “İyiliği emredip, kendinizi unutur musunuz”, kendini inşa etmek konusundaki eksikliğe dikkat çeker.

Resûlullah, bir gün Medine pazarında dolaşırken bir buğday yığınına rastlar. Elini buğdayın içine daldırır.  Parmaklarının ıslandığını hisseder.

Bunun üzerine satıcıya:

“Ey zahîreci! Bu ıslaklık nedir?”

Satıcı cevap verir:

“Ey Allah’ın Resûlü! Yağmur ıslattı.”

Bunun üzerine Hz. Peygamber:

“İnsanların görüp aldanmaması için o ıslak kısmı yığının üstüne çıkarsaydın ya! Der ve ekler:

“Kim bizi aldatırsa, bizden değildir.”  (Müslim, “İman”, 164)

Hz. Peygamber’in “bizi aldatan bizden değildir” ifadesini tahrif ederek Müslüman olmayanı aldattığını söyleyerek tatmin olan bir kitlenin varlığını farkında olarak, bu cümlenin yorumlanması icap eder. Hz. Peygamber’in “biz” ifadesi Müslümanı ifade etmez. Bilakis “İnsanı aldatan insan değildir” anlamına gelir. Kaldı ki adam Hz. Peygambere bir şey satıyor değildir, peygamber teftiş ederken bu gizlenmiş ayıbı yakalayıp ifşa ediyor. Bu durumda en iyi ihtimalle; bu pazardan alışveriş yapanları aldatan onlardan değildir anlamına gelir. Bu ise bir zem‘ ifadesi değildir.  Fakat bu sözde “biz” ifadesini “Müslüman” olarak yorumlayanlar her durumda yanılıyorlar. Zira Medine pazarında müşterilerin bütününün Müslüman olduğunu söylemek olası değildir. Şayet Müslümanların kast edildiği söylense pazarcının ya Resûlullah ben Müslümanlara ıslak olduğunu söylüyor, Müslüman olmayanlara bu haliyle satıyorum demesi meşru bir savunma olurdu… Kaldı ki ahlâki davranış meşruiyetini muhatabın erdemi ve dininden değil, davranışı sergileyenin değer yargılarından alır. Bu durumda ise Resûlullah, “Müslümana ahlâksızlık olan aldatmayı yapmak yakışmaz. Ahlâksızlık yapıyorsan Müslümanlığın tartışmalıdır” demek istemektedir. Tarihsel süreçte de metin böyle anlaşılmış, muhataba göre değişen bir ahlâkilik ya da ahlâksızlık ve savaş hukukunda gündeme gelmişse bile bu ise marjinal bir bakış açısıdır.

Durum her ne olursa olsun vakıada Müslüman oldukları iddiasındaki kimi bireyler; dükkanında sattığı malın ayıbını gizleyerek, müşteriyi aldatan, tarihi geçmiş malı yeniden tarihlendirerek yeniden satmaya çalışan Müslüman tipolojisinin aksine, erken dönem Müslümanlarının ekserisi “emanet” in güvenilir temsilcileri orak, muhataplarına davranmış, onlar tarafından da canları malları kendilerine teslim edilebilir yöneticiler olarak görülmüşlerdir. Pazarda ön sıraya albenisi yüksek malzemeleri dizerek, arkadaki çöplük malzemeyi müşterinin torbasına dolduran, kendi fire payını da müşterinin sırtına yükleyen ve bunda ahlâki ve dini hiçbir sorumluluk duymayan sözüm ona Müslümandan çok uzak, pazarında insanların güven içinde oldukları dönemler de olmuştur.  İnsanlar doğal olarak ahlâki erdemleri kendi lehlerine esnetebilirler, bu normaldir, bu durumda toplumsal kurumsallaşmalarla bireyin bu gibi manevralarını dizginlemek gerekirse cezalandırmaktır. Sosyal poligonda devletin teftiş ve tespitleri sonrasında önlemler alarak cezalandırmaları, şeytana uyanları tedip etmek ve kendilerine gelmek konusunda uyarıcılar olacaktır. Bu bir yönüyle tedip etme yani eğitmektir. Pazarımız İslâmi ahlâkın terk ettiğini söylemek, teftişin ihmal edildiği cezai müeyyidelerin yetersiz kaldığı veya uygulanmadığı anlamına gelir.

Ahlâki Güzelliğin Bir Neticesi Olarak Dini Müsamaha ve Gönüllü Dönüşüm

Hz. Peygamber döneminde Hıristiyan kabilelere dinlerini serbestçe yaşayabileceklerine dair teminat verilmiş, bu kabileler İslâm’a geçme ya da cizye ödeme konusunda serbest bırakılmışlardır. Dinlerini terk etmeye zorlanmamışlardır. Zoraki din değiştirme yönünde bir politika izlenmiş olsaydı, Hıristiyanların Abbasi halifeleri dönemine kadar Müslüman toplumlar içinde varlıklarını sürdürmeleri mümkün olmazdı. Caetani’nin aktardığına göre İslâm’ı kabul eden Hıristiyan kabileler bunu kendi tercihleri ve hür iradeleriyle yapmışlardır.

Oryantalist mahfillerin kullandığı bir diğer aldatmaca ise cizye sebebiyle birçok insanın dinlerini değiştirdiklerini savunmalarıdır.  Cizye, Müslüman vatandaşlar için zorunlu olan askerlikten muafiyet karşılığında alınan bir vergiydi. Bu vergi, fakir, yaşlı, hasta, kadın, çocuk, papaz ve engelli bireyler için uygulanmazdı. Tarihi veriler, bu verginin varsayıldığı gibi ağır bir yük olmadığı, cizyenin ehl-i kitap ahali lehine bir avantaj oluşturduğunu bile göstermektedir. Dolayısıyla İslâm’ın kılıçların gölgesinde Hıristiyan coğrafyalarda yayıldığı tezi çürük olduğu gibi vergilerden kurtulmak çabasının, kitlerin Müslümanlaşmasında etkili olduğu tezi de dayanaktan yoksun olduğunu ortaya koyar. Kaldı ki bu iki iddiayı zayıflatan kaynaklar İslâm tarihine ait kaynaklar değil bizzat Hıristiyan kronikleridir.

Verilerin sağladığı olanaklar, ahlâki erdemleri ve idari ilkeleri konusundaki tutarlılıkları sebebiyle Müslümanların öteki idarelere tercih edilerek, yerel halk tarafından bölgeye ya davet edilmiş ya da gelmeleri konusunda desteklenmişlerdir.

Roma İmparatorluğu sınırlarında yaşayan Ortodoks Hıristiyanlar, Katolik Romalıların zulmünden çekindikleri için Müslümanları seve seve kabul etmişlerdir. Antakya Yakubi patriği Büyük Mihail’in: “Romalılar kilise ve manastırlarımızı talan ettiler, bize acımasızca suçlu muamelesi yaptılar. Bunun içindir ki Allah, güneyden İsmailoğullarını (Müslümanları) getirerek bizim kurtuluşumuza vesile kılmıştır.”

Arap ordusu Ürdün’e ulaştığında, yerel Hıristiyanlar Müslümanlara şöyle yazmışlardır:

“Ey Müslümanlar! Biz sizleri Hıristiyanlara tercih ediyoruz; her ne kadar onlar dindaşlarımız olsa da siz bizim dinimize daha çok sahip çıkıyor, bize daha merhametli ve adâletli davranıyorsunuz.” Bu anlatılar, Müslümanların sergilediği etik davranış, adâlet ve dini müsamaha sayesinde, Hıristiyan halkın İslâm’a yönelmesinin zorlamayla değil, gönüllülükle gerçekleştiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Nasturi patriği III. İshoyabh’ın, Rev Ardeşir piskoposu ve Pers başpiskoposu Simeon’a hitaben yazdığı mektupta: “Tanrının dünya imparatorluğunu bahşettiği Araplar, Hıristiyanlığa saldırmıyorlar; aksine dinimize, rahiplerimize ve azizlerimize hürmet gösteriyorlar. O halde Merv halkı neden Araplar için kendi dinlerini terk etti? Hem de Merv halkının kendi ifadelerine göre, Araplar dinlerini terke zorlamamıştı.” demekte idi.

İslâm ehli kitaplı coğrafyaya yayılırken emanet ve ehliyet üzere kurulan sağlıklı ilişkiler olumlu sonuçlar bölgenin Müslümanlaşmasını sonuç vermiştir. Halid b. Velid, Hire halkıyla yaptığı anlaşmada: “Eğer sizi korursak cizye hakkımızdır; eğer koruyamazsak bunu hak edemeyiz.” Bu anlayış, Müslümanların adâlet ilkesini sadece kendi toplumlarına yani Müslümanlara değil, gayrimüslimlere de uyguladığını gösterir. Nitekim Bizans İmparatoru Herakliyus’un Müslümanlara karşı büyük bir ordu toplaması üzerine, Ebû Ubeyde yerel idarecilere mektup yazarak toplanan cizyeyi halka iade etmelerini emretmiş: “Anlaşmaya göre cizyenize karşılık sizleri korumamız gerekiyor, fakat şimdi bu bizim gücümüzü aşıyor. Bu sebepten sizden aldıklarımızı geri veriyoruz.” diyerek iade etmiştir. Bu, Hıristiyan halkın Müslümanlara karşı duyduğu güveni pekiştirmiştir.

Devletin vergi gelirlerinde azalmaları dikkatlere sunan idari yapılar, bu tedirginliklerini zaman zaman en üst perdeden dile getirmişlerdir. Emevî Halifesi Ömer b. Abdulaziz, kendilerinin bir öğretinin temsilcileri olduklarına vurgu ile ve “Allah Muhammed’i vergi tahsildarı olarak göndermedi” diyerek, İslâm çağrısını merkeze alan idarecilerin varlığını göstermiştir. Bu örneğin aksine tarihin farklı dilimlerinde öğretiyi farklı gerekçelere feda edenler de olmuş olabilir.

Bu gelgitlerin bende uyandırdığı total kanı, İslâm’ın müntesiplerini onarabilecek sağaltıcı önerileri teorik olarak bünyesinde bulundurduğudur. Bu farkındalığın önemi; günün birinde yeniden ahlâklı bir toplum inşa etme çabasına girildiği taktirde, tarihsel müktesebat içinde yeterli modeli, kutsal metinlerinde ise teorik zemini yeniden kurabileceği verinin mevcut olduğuna ilişkin inançtır.

Kur’ân, öğretiyi yaymanın yegâne meşru yolu olarak, tebliği emretmiştir. Baskı ve zorlamayı ise teorik olarak dışlamıştır. Bu anlayış Müslümanların dünyasında da makes bulmuş, tarihin farklı dönemlerinde sürekli kendisine atıf yapılmıştır. Bununla bağlantılı olarak zorla İslâm’a döndürülmüş olan bir kimsenin imanının sahih kabul edilememiştir. Anlatıya göre Tebriz şehrinde, Ermeni bir tacire Müslüman olması için ısrarda bulunan bir Müslüman, tacirin daveti reddetmesi üzerine, başına setçe bir darbe indirmiş, durumdan haberdar olan bölge idarecisi bunu yapan Müslümanı cezalandırarak, ‘Ne demek! İslâm dini bu şekilde mi yayılacak?’ diyerek yapılan eylemi eleştirilmiştir.

Fatih’in İstanbul’u kuşattığı sırada Ortodoks ve Katolik kiliselerinin birleştirilmesi ihtimali gündeme geldiğinde Bizanslı grandük Notoras’ın, “başımızda kardinal külahı görmektense, Osmanlı sarığını görmeyi yeğleriz” diyerek itirazı, Müslüman ahalinin ehl-i kitap azınlıklara karşı adâleti gözeten ahlâklı davranışlarının sağladığı güvene dayanır.

0 0 Yorumlar
Puan
Bildir
guest

0 Yorum
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle
DOSYA
İki Kıyı Arasında...
Mehmet Kaman
Aydınlık Neslin Yol Haritası
Damla Mıdış
Annelerimizle Aydınlanalım
Hayrunnisa Duran
Cennetin Hasretiyle Yanan Kandiller
Şura Tosun
Umudu Filizlendirmek
Sinan Özyurt
RÖPÖRTAJLAR
Kur’ân’a, sünnete ve nebevî terbiyeye dönüş her dö...
Muhammed es-Sallâbî
Sirâcen Münîr; kendi karanlığını aydınlatarak başk...
Muhammed Emin Yıldırım
“Gönüllere dokunan davet, umudun ete, kemiğe bürün...
Mustafa Karaca
“Hakikat algısının aşınmasıyla çürüyen insan ve ...
Ahmet Mercan
“Reform edilmesi gereken bir şey varsa o da modern...
Recep Şentürk
SİRET-İ İNSAN
Savaşın Çocukları
Bahriye Kaman
Toplumun Kurucu Hücresi Olan Ailede Örneklik Vasfı...
Bahriye Kaman
Lider, Önder, Rehber!
Bahriye Kaman
Göçebe Ruhu
Bahriye Kaman
Nitelikler ve Roller
Bahriye Kaman
SİNEMA
Önce Karartma Sonra Aydınlanma: Sinema Ama Nasıl?...
Abdülhamit Güler
Sinema, İnsanoğlunun En Eski Umut Taşıma Aracıdır...
Abdülhamit Güler
Değişemeyen mi çürür, çürümek mi değişimdir?...
Abdülhamit Güler
Sinema Sanat Olmasaydı, Çoktan Bitmişti......
Abdülhamit Güler
Doğu Türkistan, Filistin ve Diğerleri: Sinemada Ek...
Abdülhamit Güler
GEZİ-YORUM
İslâm Rönesansı'nın Gözbebeği: Özbekistan...
Mikail Çolak
Turks ve Caicos Adaları
Mikail Çolak
Bir Mabedler Şehridir Ankara
Mikail Çolak
Doğunun Tüm Yolları Erzurum'dan Geçer...
Mikail Çolak
Mağrur Bir Tarih Ribatı Gibi Dimdik Ayaktadır Kâşg...
Mikail Çolak
SAHABİ BİYOGRAFİSİ
Dizleri Toprakla Buluşturan Acı: Hamne Bint Cahş...
Rumeysa Döğer
İyiye Talib Olmayı Öğreten Ümmü Büceyd...
Rumeysa Döğer
Dost Saliha Olandır
Rumeysa Döğer
Ya Hanzala Münafık Olmuş Olsaydı?...
Rumeysa Döğer
Leyla “A” dır
Rumeysa Döğer
NEBEVİ VARİSLER
İbn Haldun: Tecrübe ve Hikmet Derinliklerine Yolc...
Selcan Çakar
Abdülfettâh Ebû Gudde (1917–1997): Bir İlim ve Ahl...
Nazlı Çakar
Yahya İbrahim Hasan Sinvar: Filistin Davasının Bir...
Selcan Çakar
Ubey b. Kâ'b: Allah’ın Seçtiği Muallim...
Damla Mıdış
Ümmü Seleme
Hayrunnisa Duran
Scroll Up
0
Düşüncelerinizi çok isterim, lütfen yorum yapın.x