Menü
Ömer Sabuncu
Ömer Sabuncu
Câhiliyeden İslâm’a Geçişteki Dönüşüm Süreci
Şubat 14, 2026
Yazarın Tüm Yazıları

İslâm öncesi Arap toplumunun zihnî, ahlâkî ve içtimaî kodlarını bünyesinde barındıran Câhiliye, yalnızca tarihsel bir kesiti değil, aynı zamanda belirli bir inanç ve değerler manzumesini temsil eder. Bu kadim yapının, İslâm’ın gelişiyle birlikte geçirdiği sarsıcı ve bir o kadar inşa edici dönüşüm süreci, beşeriyet tarihinin en dikkat çekici kırılma noktalarından biridir.

Kavramsal ve Tarihsel Açıdan Câhiliye

İslâm literatüründe ‘cehâlet’ ve ‘cehl’ kavramı, öncelikle ‘ilim ve bilginin zıddı’ anlamında kullanılmaktadır. Bunun yanı sıra bir şeyi gerçekte olduğundan farklı biçimde tasavvur etmek, hak ettiği şekilde davranmamak, düzensiz bir işleyiş sergilemek ve mevcut durumun gerektirdiğinin aksine tutum takınmak gibi anlamlar da bu kavrama yüklenmiştir. Terim olarak da İslâm öncesi dönemi, İslâm’ın gelişiyle birlikte meydana gelen yeni durumdan ayırmak için kullanılmaktadır. Câhiliye kavramı, erken İslâm toplumunda vahyin rehberliğinden mahrum kalma veya ona direnme hâlini ifade etmek üzere kullanılmış, zıddı ise “tefakkuh” yani vahiy üzerine düşünme ve ondan beslenme olmuştur. Câhiliye kavramı, kavramsallaşmasını Medine döneminde tamamlamış olup, vahye dayalı dönüşümün dışında kalma hâlini ifade eden dinî bir terim olarak değerlendirilmelidir.

Câhiliye’den İslâm’a Dönüşüm

Câhiliye döneminin başlıca özellikleri; şirk ve putperestlik, kabile asabiyeti, adâletsizlik ve zulüm, barış ve düzenin yokluğu, insan haklarının ihlali, soy ve nesep üzerinden ayıplama, kan davaları, ölçüsüz şiddet, haksız kazanca yol açan faiz uygulamaları, içki ve kumar gibi alışkanlıklar şeklinde özetlenebilir. Milâdî 7. yüzyılın ilk yarısında İslâm’ın doğuşu, insanlık tarihinin en köklü dönüşümlerinden birini beraberinde getirmiştir. Yukarıda verilen özellikleri sebebiyle Câhiliye olarak anılan dönem kapanmış, kısa bir süre içerisinde yerini Asr-ı Saâdet’e bırakmıştır. Bu dönüşüme etki eden iki temel unsur bulunmaktadır: Bunlardan ilki, Hz. Muhammed’in (sas) üstün şahsiyeti; ikincisi ise Kur’ân’ın içerik bakımından eşsiz mesajlarıdır. Hz. Peygamber’in ahlâkı ve güvenilirliği, davetin ilk kabulünde önemli rol oynamakla birlikte 23 yıllık süreçte asıl belirleyici unsurun vahiy olduğu ifade edilebilir. Kur’ân’ın üslubunun güzelliği ve edebî üstünlüğü muhatapları derinden etkilemiş hem akla hem de kalbe hitap etmiştir. Kendine has gelenek ve kabulleri olan bir bölgeye inmiş olan İslâm, câhiliye dönemine ait unsurları bütünüyle ortadan kaldırmamış; insan haysiyetine uygun erdemleri koruyarak bazılarını dönüştürmüş, bazılarını ise ıslah etmiştir. Böylece toplumda hem değişim hem de dönüşüm gerçekleşmiştir.

Allah İnancı

Kaynaklarda, Câhiliye dönemi Araplarının Allah’ı gereğince tanımadıkları, imanlarında şirk unsurlarını barındırdıkları ve yalnızca O’na kulluk etmeyi benimseyemedikleri için eleştirildikleri belirtilmektedir. Kur’ân, her şeyden önce putperestliğe karşı kesin bir tavır almış ve onun yerine tevhid inancını yerleştirmiştir. Putlara tapan, onları kutsayan, onlardan yardım dileyen ve Allah’a yaklaşmak için onlara kurban sunan insanlar, kısa sürede bu alışkanlıklarını terk ederek putları bizzat kıran ve yıkan kimseler hâline gelmiştir. Böylece insanlar Allah’a ibadete yönelmiş; sevgilerini, öfkelerini ve mücadelelerini yalnızca Allah için gerçekleştiren bir toplum ortaya çıkmıştır. “Allah’a kulluk edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın(Nisâ 4/36) emrine bağlı kalarak tevhid etrafında birleşmiş yeni bir toplumsal yapı teşekkül etmiştir.

Dinî ve Sosyal Hayat

Allah inancındaki cehalet, insanın yalnızca Allah ile bağını değil, aynı zamanda kendisiyle ve toplumla ilişkilerini de olumsuz etkilemiştir. Şehvet ve öfkenin aklı perdelemesi, hilmi ortadan kaldırarak câhiliye insanını gerçeğe kayıtsız bırakmış; böylece birey hem nefsine hem de çevresine zulmederek cehaletini güç ve cesaret gösterisi şeklinde dışa vurmuştur. İslâm ise tevhid inancını esas alarak putperestliğe karşı kesin bir tavır ortaya koymuş ve insan onuruna aykırı bütün câhiliye adetlerini ortadan kaldırmıştır. Hz. Peygamber (sas), Vedâ Hutbesi’nde câhiliye dönemine ait ribâ ve kan davası gibi uygulamaları kaldırmış, yalnızca hac hizmetleriyle ilgili bazı gelenekleri (sikâye ve sidâne) muhafaza etmiştir. Bu yeni dinî ve ahlâkî düzen, toplumsal yapıyı köklü biçimde dönüştürmüş; özellikle Mekke’nin seçkin tabakası, mevcut düzenin değişeceğini fark ederek İslâm’a tepki göstermiştir. Mekke döneminde daha çok inanç esaslarının teşekkül ettiği kabul edilse de İslâm başından itibaren hem inanç hem de toplumsal düzen boyutuna sahip bütüncül bir yapıyı temsil etmiştir. Dolayısıyla İslâm’ın ortaya koyduğu değişim, yalnızca bireysel değil câhiliye kültürüyle sistematik bir hesaplaşma süreci olarak görülmelidir.

Kavmiyet ve Asabiyet Anlayışı

Asabiyet, câhiliye toplumunda akrabalık ve kan bağına dayalı dayanışma, savunma ve aidiyet duygusunu ifade eden temel bir olgudur. İslâm, asabiyetin toplum üzerinde yaratabileceği tehlikelerin ve kan davalarının ümmet için doğurabileceği zararın farkındaydı; zira bu durum toplumu birer ‘kurt sürüsü’ hâline getirir, herkes kendi hakkını düşmanından alır hâle gelirdi. Bu nedenle İslâmiyet câhiliye döneminin asabiyetini yasaklamış ve onu İslâmî bir anlayışa dönüştürmüştür. Buna göre Müslüman, mensup olduğu topluluk ve dini için bağlılık göstermeli, onları savunmalı ve zulme uğrayanların haklarını, yetkili olanlar ve otorite sahiplerinin desteğiyle gözetmelidir. Câhiliye döneminde kan davaları, bireyi yakınlarını korumaya mecbur kılarken akraba olmayanlara karşı sert ve acımasız davranmayı da beraberinde getirmiştir. İslâm’ın reddettiği bu anlayışın karşısına “Ne zulmediniz ne de zulme boyun eğiniz(Bakara 2/279) âyetiyle bir ilke olarak kabul edilmiştir. Hz. Peygamber de (sas): “Kim asabiyete çağırır veya asabiyet uğruna savaşırsa bizden değildir(Ebû Dâvûd “Edeb” 120) buyurarak bu kuralı vurgulamıştır. İslâm’ın toplumsal düzeni dönüştürücü etkisi bağlamında, câhiliye döneminde toplumsal yapının merkezinde yer alan asabiyet olgusunun yeni bir mahiyet kazandığı; kan bağına dayalı dayanışma anlayışının, iman bağı ve din kardeşliği ekseninde yeniden tanımlanarak toplumsal bütünleşmenin temel ilkesi hâline getirildiği söylenmelidir.

Uhuvvet Anlayışı

Câhiliye döneminde kabileye katılım istilhâk, muâhat ve hılf gibi yollarla mümkündü. Hz. Peygamber (sas) Medine’de Müslümanlar arasında muâhatı tesis ederek başlangıçta kardeş kabul edilenlerin birbirine mirasçı olmasına izin vermiş, bu uygulama daha sonra akrabalığa öncelik veren âyetle kaldırılmıştır. Bu kardeşlik uygulaması, soy bağına dayalı geleneksel kabile dayanışmasını aşarak din bağına dayalı yeni bir toplumsal düzenin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Hicret sonrasında sorumluluklar kabile yerine bireylere yüklenmiş, böylece kan bağı yerine iman bağı merkeze alınmış ve ümmet anlayışı doğmuştur. Kur’ân’ın ortaya koyduğu bu kardeşlik ruhu, kabile çatışmalarını sona erdirerek müminleri tek bir inanç etrafında birleştirmiş ve “saâdet toplumu” olarak örnek gösterilen bir yapının oluşmasını sağlamıştır. Hz. Peygamber (sas) ve Müslümanların Medine’de kurdukları ümmet toplumu, Arap Yarımadası’ndaki kabile merkezli örgütlenmelerden farklı olarak ortak inanç ve amaç etrafında şekillenmişti. Ümmet kavramı, kan bağı veya maddî çıkardan ziyade fikrî sorumluluk ve ortak hedefe yönelişi esas alarak İslâm toplumunun temel felsefesini ortaya koydu. Böylece ümmet, farklı toplumsal birimlerin yerine geçen, dinamik ve inanç merkezli yeni bir toplumsal model haline geldi.

Câhiliye’den İslâm’a Toplumsal Statünün Dönüşümü

Kadının ve Erkeğin Toplumsal Konumu

Câhiliye Arap toplumunda ataerkil yapı hâkimdi; kadınlar genellikle ikinci planda kalıyor, toplumsal etkinlikleri sınırlı oluyordu. Kadının değeri, ekonomik konumuna ve aile yapısına bağlıydı; asil ve zengin kadınlara saygı gösterilirken câriyeler düşük statüdeydi. Erkek çocuk, kabileyi güçlendirdiği için gurur kaynağı sayılırken, kız çocuğu utanç vesilesi görülüyor ve bazı kabilelerde diri diri gömülme gibi uygulamalarla karşılaşılıyordu. Kur’ân-ı Kerîm bu zihniyeti sert biçimde eleştirmiştir.  Onlardan birine bir kız müjdelendiğinde, öfkelenerek yüzü mosmor kesilir. (Aklınca) verilen müjdenin kötülüğünden dolayı halktan gizlenir. Böyle bir alçaltıcı duruma rağmen onu yanında mı tutsun yoksa toprağa mı gömsün! Görün işte, ne kötü yargıda bulunuyorlar!(16/58-59) âyetlerde kız çocuklarını hor gören anlayış kınanmıştır. Câhiliye döneminde çölün sert yaşam koşulları, aşiret düzeni, sürekli süren çatışmalar ve güç mücadelesi erkek nüfusuna olan ihtiyacı artırmış, bu durum kadının toplumdaki konumunu zayıflatmıştır. Erkekler savaş ve ganimet düzeninde asli unsur kabul edilirken, kadınlar çoğunlukla ikinci planda kalmıştır. Ayrıca savaşlarda esir alınan kadınların aşağılayıcı muamelelere maruz bırakılması, kız çocuklarının değersiz görülmesine katkıda bulunmuştur. Bu anlayış zamanla toplumsal zihniyete yerleşmiş, kız çocuğu doğumları utanç ve uğursuzlukla ilişkilendirilmiştir. İslâmiyetle birlikte kadının toplumsal konumunda önemli bir dönüşüm yaşanmıştır. Bu değişimin temelinde Kur’ân-ı Kerîm’in kadın ve erkeği bireysel hak ve sorumluluklar bakımından eşit kabul etmesi yer almaktadır. Kur’ân, insana cinsiyet farkı gözetmeden değer vermiş, Allah’a kulluk ve dinî yükümlülükler konusunda kadın ile erkeği aynı düzeyde görmüştür. “Onlara ısınıp kaynaşasınız diye size kendi türünüzden eşler yaratıp aranıza sevgi ve şefkat duyguları yerleştirmesi de O’nun kanıtlarındandır. Doğrusu bunda iyi düşünen kimseler için dersler vardır âyetiyle de eşlerin birbirinde huzur bulması ve karşılıklı mutluluk için yaratıldıkları vurgulanmıştır. Hz. Peygamber’in (sas) söz ve uygulamaları da bu ilkeleri pekiştirmiş; aile hayatındaki tutumu, eşlerine yaklaşımı ve kadınların haklarını koruyucu tavrı Müslümanlar için örnek teşkil etmiştir. Hz. Peygamber (sas), tebliğini sadece erkeklere değil, kadınlara da hitap edecek şekilde dengeli yürütmüştür. Kadın ve erkeği birbirine tercih etmeden, her iki tarafın toplumdaki yerini ve haklarını gözetmeyi esas almıştı; çünkü onları bir bütünün iki parçası olarak görüyordu. Hz. Peygamber’in insanları eğitme biçimi, O’nun değiştirmeye çalıştığı şeylere sahâbenin hemen uyum sağlamaya çalıştığını göstermektedir. Câhiliyenin kadın algısının zihinlerine yerleştiği insanlar, Resûlullah’ın yönlendirmesiyle bu algıyı sorgulamadan değiştirmeye arzulu olmuşlardır. Nitekim Abdullah b. Ömer’in oğlu Bilâl, hanımların mescide gelmesine izin verilmesi hususunda “Allah’a yemin olsun onların mescide gelmesini engelleyeceğiz!” demiş; İbn Ömer ise oğlunu iyice bir azarladıktan sonra “Ben sana Resûlullah’ın sözünü söyledikten sonra nasıl böyle konuşursun!” demek suretiyle doğru olanı savunmuştur.

Köle ve Câriyelerin Toplumsal Konumu

İslâm öncesi Arap toplumunda hayatın önemli unsurları putlar, develer, silahlar ve kölelerdi; köleler günlük yaşamı kolaylaştıran ve ekonomik faaliyetlerde kullanılan bir unsur olarak öne çıkıyordu. Mekke ve çevresi, ticari ve dinî merkez olması nedeniyle farklı ırk ve renklerden insanların yoğun olarak bulunduğu bir bölgeydi ve köle ticareti burada yaygındı. Kölelik babadan oğula geçen, kurumsallaşmış bir sistemdi ve ganimet olarak ele geçirilen câriyeler önemli bir yer tutuyordu. İslâm’ın gelişiyle birlikte ise köleler konusunda kapsamlı bir ıslahat başlatıldı. Müslümanlar, köleliği tamamen ortadan kaldırmamış olsa da kölelerin insanî haklarını korumaya, onlara saygı göstermeye ve sosyal statülerini iyileştirmeye yönelik düzenlemeler getirdi. İslâm, köleliği ne bir ceza yöntemi ne de basit ekonomik bir araç olarak görmüş; bunun yerine kölelerin toplum içindeki haklarını güvence altına alan bir beşerî ıslah müessesesi olarak değerlendirmiştir. Hz. Peygamber, İslâm’ın tebliğine başladığı ilk andan itibaren müminleri kabile, ırk veya mensubiyet farkı gözetmeksizin eşit kabul etmiş, kabile dayanışmasının yerine İslâm kardeşliğini ikame etmiştir. Tarihçi İbn Habîb (ö. 245/860), Hz. Peygamber’in hicretten önce Mekke’de Müslümanları hak ve eşitlik temelinde kardeşleştirdiğini aktarır. Onun verdiği listede dikkat çeken husus, Kureyşli bazı Müslümanların azatlı kölelerle kardeş kılınmış olmasıdır. Nitekim Zeyd b. Hârise ile Hz. Hamza, Sâlim (Ebû Huzeyfe’nin azatlısı) ile Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh, Bilâl b. Rebâh ile Ubeyde b. Hâris bu şekilde eşleştirilmişlerdir. Böylece köleler, İslâm ile toplum içinde kişilik ve değer kazanmışlardır. Medine döneminde Müslüman toplumu yeniden inşa etme sürecinde kölelik ve câriyelerle ilgili düzenlemeler öne çıkmıştır. Müslümanların müşriklerle evlilikleri yasaklanmış, câriye ve kölelerin ailenin doğal üyeleri olarak kabulü sağlanmıştır. Efendilere, câriyeleriyle evlenme ve onları hür veya kölelerle evlendirme hakkı tanınmış; bu uygulama dönemin sosyal normlarına göre bazen istenmeyen bir durum olarak görülse de meşru kabul edilmiştir. Efendisinden çocuk sahibi olan câriyelere “ümmü’l-veled” statüsü verilmiş, satış veya hediye edilmeleri yasaklanmış ve efendisinin vefatından sonra hürriyetleri güvence altına alınmıştır. Savaş dışı yollarla köleleştirme sonlandırılmış, kölelere iyi davranılması ve azat edilmeleri teşvik edilmiştir. Hz. Peygamber (sas), kendi köle ve câriyelerini azat ederek ümmete örnek olmuş, kölelerin mükâtebe yoluyla hürriyet talep etmeleri ve iffetlerini korumaları konusunda düzenlemeler yapılmıştır. Böylece İslâm, kölelerin hürriyetine kavuşmasını hem bireysel hem de kurumsal yükümlülüklerle desteklemiştir.

0 0 Yorumlar
Puan
Bildir
guest

0 Yorum
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle
DOSYA
İki Kıyı Arasında...
Mehmet Kaman
Aydınlık Neslin Yol Haritası
Damla Mıdış
Annelerimizle Aydınlanalım
Hayrunnisa Duran
Cennetin Hasretiyle Yanan Kandiller
Şura Tosun
Umudu Filizlendirmek
Sinan Özyurt
RÖPÖRTAJLAR
Kur’ân’a, sünnete ve nebevî terbiyeye dönüş her dö...
Muhammed es-Sallâbî
Sirâcen Münîr; kendi karanlığını aydınlatarak başk...
Muhammed Emin Yıldırım
“Gönüllere dokunan davet, umudun ete, kemiğe bürün...
Mustafa Karaca
“Hakikat algısının aşınmasıyla çürüyen insan ve ...
Ahmet Mercan
“Reform edilmesi gereken bir şey varsa o da modern...
Recep Şentürk
SİRET-İ İNSAN
Savaşın Çocukları
Bahriye Kaman
Toplumun Kurucu Hücresi Olan Ailede Örneklik Vasfı...
Bahriye Kaman
Lider, Önder, Rehber!
Bahriye Kaman
Göçebe Ruhu
Bahriye Kaman
Nitelikler ve Roller
Bahriye Kaman
SİNEMA
Önce Karartma Sonra Aydınlanma: Sinema Ama Nasıl?...
Abdülhamit Güler
Sinema, İnsanoğlunun En Eski Umut Taşıma Aracıdır...
Abdülhamit Güler
Değişemeyen mi çürür, çürümek mi değişimdir?...
Abdülhamit Güler
Sinema Sanat Olmasaydı, Çoktan Bitmişti......
Abdülhamit Güler
Doğu Türkistan, Filistin ve Diğerleri: Sinemada Ek...
Abdülhamit Güler
GEZİ-YORUM
İslâm Rönesansı'nın Gözbebeği: Özbekistan...
Mikail Çolak
Turks ve Caicos Adaları
Mikail Çolak
Bir Mabedler Şehridir Ankara
Mikail Çolak
Doğunun Tüm Yolları Erzurum'dan Geçer...
Mikail Çolak
Mağrur Bir Tarih Ribatı Gibi Dimdik Ayaktadır Kâşg...
Mikail Çolak
SAHABİ BİYOGRAFİSİ
Dizleri Toprakla Buluşturan Acı: Hamne Bint Cahş...
Rumeysa Döğer
İyiye Talib Olmayı Öğreten Ümmü Büceyd...
Rumeysa Döğer
Dost Saliha Olandır
Rumeysa Döğer
Ya Hanzala Münafık Olmuş Olsaydı?...
Rumeysa Döğer
Leyla “A” dır
Rumeysa Döğer
NEBEVİ VARİSLER
İbn Haldun: Tecrübe ve Hikmet Derinliklerine Yolc...
Selcan Çakar
Abdülfettâh Ebû Gudde (1917–1997): Bir İlim ve Ahl...
Nazlı Çakar
Yahya İbrahim Hasan Sinvar: Filistin Davasının Bir...
Selcan Çakar
Ubey b. Kâ'b: Allah’ın Seçtiği Muallim...
Damla Mıdış
Ümmü Seleme
Hayrunnisa Duran
Scroll Up
0
Düşüncelerinizi çok isterim, lütfen yorum yapın.x