Aydınlanma, insanlık tarihinde farklı dini ve kültürel geleneklerde tekrar eden bir tema olarak karşımıza çıkar. Kavram, en geniş anlamıyla, bireyin varoluşun temel hakikatini kavraması, bilinç düzeyinde derin bir dönüşüm yaşaması ve bu süreçte cehalet, yanılsama veya günah olarak nitelendirilen durumlardan özgürleşmesi şeklinde tanımlanabilir.
Batı’da “Enlightenment” terimi, çoğunlukla 17. ve 18. yüzyıllardaki akılcılık hareketini ve bilimsel devrimi çağrıştırırken; Doğu düşüncesinde aydınlanma, çok daha eski dönemlerden beri mistik tecrübe, meditasyon, zihinsel disiplin ve etik olgunlaşma ile ilişkilendirilmiştir.1 Bu nedenle “aydınlanma” kavramı hem epistemolojik (bilgiye ulaşma biçimi) hem ontolojik (varlık anlayışı) hem de soteriolojik (kurtuluş inancı) boyutlarıyla incelenmelidir.
Yerel kültürlerde bilhassa günümüz Amazon yerlilerinin ayahuasca ritüelleri, Afrika’daki kabilelerin inisiyasyon törenleri, Avustralya Aborjinlerinin “Dreamtime” vizyonları, hepsi kendi bağlamlarında “aydınlanma” deneyimi olarak okunabilir.
Uyum, Kurtuluş ve Uyanma Formlarıyla Doğu Kültürlerinde Aydınlanma
Kadim Çin kültüründe özellikle bireysel kurtuluş temelli sessizlik teolojisini esas alan Taoizm’de aydınlanma, evrenin temel ilkesi olan “Dao” ile uyum içinde yaşamaktır. Kurucusu Laozi’nin Dao De Jing’inde, bilgelik doğallık (ziran) ve eylemsizlik (wu wei) ilkeleriyle tanımlanmakta2 olup bunlara bağlı gelişen bireysel dingiliğin belirleyici olduğu aydınlanma ise evrene hâkim olan ve kendisini doğa gösteren taonun ritmine ruhen (sukunet) ve bedenen (sağlık) uyum sağlayarak huzura erişme sürecidir.
Hint alt kıtasının ruh odaklı inanç sisteminde bilhassa Hindu aydınlanması, samsara döngüsünden (bedenden bedene geçiş yapan yeniden doğumlardan) mutlak kurtuluş anlamına gelen “mokşa” ile ilişkilidir. Özellikle Advaita Vedanta geleneğinde mokşa, “Atman” (bireysel ruh) ile “Brahman”ın (mutlak hakikat) özdeş olduğunun idrak edilmesiyle mümkündür.3 Burada “jnana” (hakiki bilgi) zihinsel bir bilgi değil, varoluşsal bir farkındalıktır. Mezhepler bu kavramları kendilerine özgü şekillendirerek birbirlerinden ayrışmaktadırlar. Söz gelişi Hindu inanç ekollerinden Advaita Vedanta, mutlak teklik (non-dualism) felsefesine dayanır. Onun için aydınlanma, Atman ile Brahman’ın birliğinin doğrudan deneyimlenmesidir.4 Bir başka ekol olarak Bhakti (tanrı sevgisi) akımlarında ise aydınlanma, Tanrı’nın tezahürlerine (Vişnu, Krishna, Şiva vb.) özgün olan sevgi formlarıyla bağlanma yoluyla gerçekleşir. Burada dindardaki aşırı duygusal bağlılık, meditasyondan daha öncelikli olabilmektedir.4
Yoga, Patanjali’nin Yoga Sutra’larında tanımlandığı üzere zihinsel disiplin, nefes teknikleri ve meditasyon yoluyla aydınlanmayı hedefler. Karma Yoga ise eylem yoluyla, Jnana Yoga bilgi yoluyla aydınlanmaya ulaşmayı öngörür.5
Buna karşın karmaşık Hindu öğretilere meydan okuyarak ortaya çıkan Budizm’de aydınlanma, bodhi adlı özel bir kavramla ifade edilmekte ve “uyanma” anlamına gelmektedir. Bu, inanç sisteminin kurucusu Gautama Budha’nın Bodh Gaya adlı özel bir yerde yabani incir (bodhi) ağacının altında meditasyon yaparken yaşadığı zihinsel aydınlanma ile somut olarak sembolleşmiştir. Budist aydınlanması, dünyanın gerçek yüzünü ortaya çıkaran ve ondan feragat ve uzaklaşmayı gerektiren Dört Yüce Hakikat’in idrak edilmesi ve sekiz aşamalı doğru yolun uygulanması ile gerçekleşir.6 Budizm’de cehalet (avidya), varoluşsal ıstırabın temel nedenidir ve aydınlanma ise bu cehaletin tamamen ortadan kalkması durumudur. Bireysel kurtuluşu ve aydınlanmayı hedefleyen Budist Theravada geleneği, aydınlanmayı (nirvana) bireysel kurtuluş olarak tanımlar. Burada Buda’nın öğretilerini takip eden uygulayıcı, Dört Yüce Hakikat’i idrak edip Arhat statüsüne ulaşır.7 Bu mezhebe göre aydınlanma, yalnızca katı disiplinli meditasyon ve ahlâki öznel bir yaşamla mümkündür. Buna karşın Mahayana mezhebinde aydınlanma, sadece bireysel değil, tüm varlıkların kurtuluşunu hedefleyen bir idealdir. Bu anlamda bir Budha adayı olarak dindar insan (bodhisattva) ise kendi aydınlanmasını zaman zaman erteleyerek diğer varlıkların da Nirvana’ya ulaşmasına yardım eder. Burada “şunyata” (mutlak boşluk) doktrini aydınlanma anlayışında hayati ve merkezi bir yer tutmaktadır. Son olarak Zen Budizmi özellikle Çin (Chan) ve Japonya’da gelişmiş bir Mahayana koludur. Bu mezhebe göre aydınlanma (satori), ani gelen bir farkındalık patlamasıyla gerçekleşebilmektedir. Aydınlanma süreçlerinde sırasıyla zazen (oturma meditasyonu) ve koan (mantıksal olmayan sorular süreci) gibi kavramsal pratikler, özel ve temel aygıtları veya yöntemlerdir.8
İlahî Işığın Bilgisi, Tezahürü ve Yansıması
Olarak İlahî Dinlerde Aydınlanma Formları
Tanrı sözüne (Tora) ve onun şifahi/rabbinik yorumlarına (Talmud) merkezi önem veren Yahudilik için or (ışık) kavramı “Tanrı bilgisi” ile özdeşleştirilir. Bilhassa Talmud geleneğinde Rabb’ilere göre aydınlanma, Tora’nın bilgeliğini anlamak ve yaşamda uygulamakla ilişkilidir. Bu, ilahî emirleri yerine getirme süreciyle bir tür ruhsal aydınlanma sağlar.
Yahudi mistik Kabala gelenekte Ein Sof (sonsuz Tanrı) kendini yaratılışta Sefirot aracılığıyla tezahür ettirir ve ruh, tecelli eden bu ilahî ışığı alarak arınır.9 Bu gelenekte aydınlanma sürecinde Tikkun olam (dünyayı onarma) eylemleri de aydınlanan ruhun yükselişinin en somut parçasını oluşturmaktadır. Günümüz Yahudi mezhepleri içinde aydınlanmayı merkeze alan özellikle Hasidizm, aydınlanmayı Tanrı ile sürekli bir neşe ve yakınlık içinde yaşamayı öne çıkararak kuvvetli bir şekilde vurgular. Söz gelişi Rebbe figürü, aydınlanmış bir mürşid olarak kendi müridlerini ilahî ışığa yönlendirmektedir.
Hıristiyanlık’ta aydınlanma, genellikle “illuminatio” terimiyle ifade edilir ve Tanrı’nın lütfuyla zihnin ve ruhun aydınlanması olarak anlaşılır. Aziz Augustinus’a göre hakikat (veritas), yalnızca Tanrı’nın ışığı (Lumen) ile kavranabilir ve O ışık da İsâ Mesih’te bedenlenmiştir. Özellikle Katolik mistisizminde aydınlanma, ruhun üç aşamalı yolculuğunda “illuminatio” aşamasını ifade eder: arınma (purificatio), aydınlanma (illuminatio) ve birleşme (unitio). Azize Teresa10 ve önceleri Aziz Yuhanna Ed-Dimeşkî gibi mistik yazarlar bu süreci ayrıntılı kendi taraftarlarına anlatmıştır. Özellikle doğu Ortodoks geleneğinde aydınlanma, theosis (tanrılaşma) sürecinin bir aşamasıdır. Bu süreçte dindardaki ruh, ilahî enerjilerle adeta birleşmektedir. Özellikle Athos Dağı’ndaki inzivada yaşanan hesychasm (içsel dua) geleneği bu anlayışın en somut ve tipik örneği sayılabilir.11
Bilhassa Orta Çağ Katolik mistikleri, maddi ve bedeni hazlardan uzaklaşmakla elde edilebilecek aydınlanmayı ruhun Tanrı ile birleşmeye (unio mystica) hazırlanma aşamalarından biri olarak yorumlamıştır. 12 Buna karşın Katoliklere meydan okuyucu olarak ortaya çıkan Protestan gelenek ise aydınlanmayı Kutsal Ruh’un içsel tanıklığı ile ilişkilendirir. Kuruculardan Martin Luther’e göre iman (fede) yoluyla Tanrı’nın lütfunu kabul etmek ruhun aydınlanmasıdır. Burada Protestan aydınlanma, ancak Katoliklerde görülen mistik deneyim yerine Kutsal Kitap merkezlidir.
Hem dünya inançlarının hem de ilahî dinlerin sonuncusu, düzelticisi ve tasdik edicisi son vahyin sahibi İslâm’da ise aydınlanma, özellikle tasavvuf geleneğinde, kalpte ilahî hakikatin tecelli etmesi olarak anlaşılır. Kur’ân’da “Allah göklerin ve yerin nurudur” (Nûr, 24/35) âyeti, İrfan geleneğinde ruhun aydınlanma yolculuğunun merkezinde görülmekte ve Marifetullah (Allah’ı bilme) ise akıl ile değil, kalp gözü (basiret) ile gerçekleşmektedir. Burada epistemolojik vurgu akıl (akli deliller) ve nakil (vahiy) dengesine yapılır. İrfan geleneğinde aydınlanma, seyr u süluk adı verilen manevi yolculuğun “marifet” ve “hakikat” aşamalarında gerçekleşir. Mevlânâ’nın şiirlerinde bu, ilahî aşkla yanma ve yok olma (fena fillah) olarak ifade edilir.13 Sünni ana akımda aydınlanma, doğru inanç (iman) ve doğru amel (ibadet) ile gerçekleşirken Şii İslâm’da özellikle aydınlanmayı hem aklî hem de kalbî bilgiyle tanımlamakta ancak Şii imamların vazgeçilmez rehberliği, aydınlanma süreçlerinin her anında merkezi bir konumdadır.
Sonuçta aydınlanma, farklı dini ve kültürel geleneklerde çeşitli biçimlerde ifade edilse de, insanlığın ortak ruhsal arayışlarından biridir. Bu çeşitlilik, hem insan bilincinin evrensel yönlerini hem de kültürel özgüllükleri anlamak açısından değerli bir araştırma alanı sunmaktadır.
