92/711 yılında Müslümanlar tarafından fethedilen Endülüs İslâm medeniyetinin Batı’da temsil edilen bir coğrafyası olmuştur. Fethinden itibaren çeşitli zorlu süreçlerden geçmesine karşın kendine has bir medeniyet inşa etmiştir.
Endülüs üzerine çalışmaya yapan tarihçiler, Endülüs siyasi tarihini genel anlamda Fetih ve Valiler (711-755), Endülüs Emevîleri (756-1031), Mülûkü’t-tavâif (1031-1090), Murâbıtlar Dönemi (1090-1147), Muvahhidler Dönemi (1147-1229) ve Gırnata Benî Ahmer Emirliği (Nasrîler) Dönemi şeklinde altı döneme ayırırlar. Endülüs Emevîleri ise kendi içinde Emirlik Dönemi (756-929) ve Halifelik Dönemi (929-1031) şeklinde iki kısımda ele alınmıştır.1 Bu siyasi dönemlendirmeyi ayrıca Endülüs’ün içerisinden geçtiği sıkıntılı süreçlerle beraber okumak da mümkündür. Tüm bu dönemlendirmeler kendi içinde bir kırılmayı ifade etmiştir.
Hz. Muhammed’in (sas) hayatı, salt bir tarihsel olaylar zincirinden ziyade İslâm medeniyetine ilham kaynağı olmuştur. Onun yaşamı, insana, topluma ve ilme dair evrensel bir uyanışın kaynağıdır. Hz. Peygamber’in bir davranışı, söz ve icraatı, ahlâki ve sosyal bir örnek teşkil ettiği gibi, düşünsel bir ilham kaynağı olarak da nesiller boyunca yol gösterici olmuştur. İşte bu anlayışla şekillenen bir perspektif, İslâm medeniyetinin Batı ucundaki temsilcisi olan Endülüs’te de kendi aydınlanma serüvenini başlatmıştır. Endülüs’te ortaya çıkan bu entelektüel ve kültürel çeşitlilik, sadece bir coğrafi sınırın ötesinde bir uygarlık yaratmakla kalmamış, aynı zamanda Hz. Peygamber’in hayatının rehberliğinde toplumsal, bilimsel ve kültürel ilerlemeyi mümkün kılmıştır.
Peki, bu serüven nasıl başladı? Endülüs’teki toplumsal yapının, farklı etnik ve dini grupların bir arada yaşadığı karmaşık demografik dokusunun, siyasal istikrar ve krizlerin, ayrıca dönemin entelektüel atmosferinin bu aydınlanma sürecine nasıl katkıda bulunduğu sorusu önemlidir. Aynı zamanda, bu süreçte ortaya çıkan medrese ve kütüphane geleneği, bilimsel araştırma ve rihle kültürü gibi uygulamalar, bölgedeki entelektüel hareketliliği besleyen temel unsurlar olmuştur. Ve en önemlisi: Hz. Peygamber’in hayatı, Endülüs’teki Müslüman toplum için sadece bir ibret vesilesi değil, aynı zamanda ahlâki ve entelektüel bir pusula, bir ilham kaynağı olmuştur. Onun örnekliği, bireyleri ve toplulukları hem dünyevi hem de manevi boyutta geliştirmeye yöneltmiştir. Onun hayatı Endülüs’e tutunmanın ve tutunabilmenin en önemli aracı olmuştur.
Aydınlanmanın Önündeki Engel ve Fırsatlar
Müslümanlar Hz. Peygamber’in vefatından çok kısa süre sonra dinlerini daha iyi öğrenmek, yeni Müslümanlara anlatmak ve ilmi gelişmeleri artırmak için girişimlere başlamışlardır. Doğu İslâm dünyasında bu ilmî hareketlilik erken bir süreçte başlamıştır. Endülüs’ün fethedildiği tarihlerde Doğu’da tedvin hareketi başlamış ve ilimler tasnif edilmiş ve telif faaliyeti ortaya çıkmıştır.2 Endülüs ise bu tarihlerde fetih hareketlerini kalıcı hale getirmeye ve bölgeye yerleşmeye çalışmıştır. Genel kabule göre Endülüs’ün fethi ve takip eden ilk senelerde ilmî ve fikrî bir gelişme söz konusu olmamıştır. Endülüs’teki kırk yıllık valilik dönemi tecrübesi, “yeni coğrafyaya yerleşme ve alışma süreci”3 olarak kabul edilmiştir. Dolayısıyla bu alışma ve yerleşme sürecinde sistemli bir ilmî faaliyete rastlamak doğası gereği beklenemez. Valiler dönemi hem iç hem de dış çatışmaların çokça yaşandığı bir evre olmuştur. Bu dönemde istikrarsızlık, idarî anlamda merkeze veya Kuzey Afrika genel valiliğine bağlı kalması, valinin doğrudan bir tasarruf yetkisine sahip olmaması ve ayrıca başkente uzaklık gibi etkenler Endülüs’ün ilmî ve siyasî bağımsızlığına engel teşkil etmiştir. Kuşkusuz Endülüs’e gelen ilk neslin askerlerden oluşması ve onların da isyanlar ve kendi aralarındaki çekişmelerle uğraşmaları, ilmî gelişmeleri arka plana iten sebepler olarak görünmektedir.
Endülüs, günümüz İspanya ve Portekiz topraklarını kapsayan ve Müslümanların batıdaki güçlü kalesi konumunda olan bir bölgeydi. Ancak bu bölge, İslâm dünyasının kültürel ve ilmî merkezlerinden oldukça uzaktaydı. Mekke ve Medine’den, Bağdat ve Kahire’den uzak olmak yalnızca bir coğrafi mesafe meselesi değildi. Aynı zamanda ilme, bilgiye ve bilimsel gelişmelere ulaşımda ciddi bir kopukluk anlamına geliyordu. İşte Endülüs’ün tarihî ve kültürel hikayesi tam da bu “uzaklık” noktasından başlamaktadır. Bu mesafe, bölgeye gelen Müslümanları farklı düşünmeye, kendi yollarını aramaya ve kendine özgü üsluplar geliştirmeye zorlamıştır. Endülüs’te hem edebî hem de ilmî alanlarda ortaya çıkan özgün dil, üslup ve yöntemler, işte bu coğrafyanın merkezlerden uzak oluşunun bir sonucudur. Endülüs için uzaklığı bir engel olarak görmek mümkün olsa da Endülüs toplumu kendi aydınlanmasını sağlamak adına bu engeli bir fırsata dönüştürebilmiştir.
Aydınlanma Yolunda Önemli Unsur: Rihle
Endülüs toplumu özellikle Endülüs Emevî Devleti’nin kurulmasından sonra I. Hişam ve I. Abdurrahman döneminde ilmi anlamda hareketliliğin başladığı zamanlar olmuştur. Bu dönemle birlikte Endülüslü âlimler için Doğu’ya yolculuk başlamıştır. Bu rihleleri sadece bir ilim tahsili olarak değil bir aydınlanma hareketi olarak görmek de mümkündür. Bu yolculuklara “rihle” denir. Yüzlerce Endülüslü âlim, kimi zaman aylar süren meşakkatli yolculuklarla Kayrevan, Mekke, Medine, Bağdat, Kahire gibi ilim merkezlerine gitmiş, oradaki hocalardan dersler almış, eserler toplamış ve nihayetinde bu birikimi memleketlerine taşımışlardır. Böylece Doğu’nun klasik eserleri Endülüs’e taşınmış; burada yeniden yorumlanmış, yeniden yazılmış ve yerel bir hafızaya dönüştürülmüştür.4
Endülüslü alimlerin Doğu İslâm dünyasına yaptıkları rihlelerin önemli bir noktası vardır. Özellikle ilk dönemlerde Endülüslü alimler rihlelerinde Hicaz’a gitmişlerdir. Bu sebeple Malikilik Endülüs’te yayılmıştır. Ancak Bakî b. Mahled ile birlikte Irak bölgesine de rihleler gerçekleşmiştir.5 Bakî b. Mahled’in Malikilik dışındaki eserleri de Endülüs’e getirmesi ve okutması onun dışlanmasına sebebiyet vermiştir. Ancak Emir I. Muhammed, Bakî b. Mahled’e destek vermiş ve böylelikle Endülüs’teki ilimlerin farklı alanlarda teşekkül etmesine imkân sağlamıştır.6 Sonuç olarak rihleler, Endülüs ilim dünyasının zenginleşmesine, Doğu İslâm dünyasıyla irtibatın tesis edilmesine olanak sağlamıştır. Bu tarihten sonra ise yaklaşık iki asır boyunca getirilen eserlerin mütalaasından sonra Endülüs’te telif faaliyeti başlayacaktır.
Sosyo-Politik Ortamın Etkisi:
Savunmadan Aydınlanmaya
Endülüs tarihinin büyük bölümü, siyasî parçalanmışlık, Haçlı saldırıları ve Hristiyan reconquista’sının baskısıyla geçmiştir. Ayrıca dıştaki bu sorunların yanında Müslümanlar iç mücadele içerisine de girmişlerdir. Endülüs toplumu bu zorlu dönemlerde Hz. Peygamber’in şahsiyetine yönelmiştir. Bu dönemde yazılan siyer eserleri sadece bilgi değil, bir direnç aracına dönüşmüştür. Ebu Velid el-Baci, İbn Hazm, İbn Abdilber, Kelâi, İbn Hubeyş, İbn Dihye, Süheyli, Huşeni gibi alimler siyer alanında yazdıkları eserlerle halkın motivasyonunu artırmaya gayret etmişlerdir.
Hz. Peygamber’in hayatı, sadece örnek alınan bir rehber değil, yaşanılan sıkıntılara karşı bir moral kaynağı, ruhani bir sığınak olmuştur. Endülüs toplumunun düşmana karşı direnme motivasyonu, Hz. Peygamber’in sabrı, cesareti ve adâlet anlayışıyla beslenmiştir.
Eğitim Kurumları
Endülüs’teki aydınlanma sürecinin temel unsurlarından biri, cami-kütüphane-medrese üçlüsü aracılığıyla ilimlerin toplumsallaşmasıydı. Kurtuba, İşbîliye, Tuleytula, Gırnata gibi şehirlerde kurulan eğitim kurumları, dini ve bilimsel bilgilerin okunmasını sağladı. Rihleler vasıtasıyla getirilen eserler buralarda okutuldu. Ve ilimlerin toplumun geniş kesimlerine ulaşmasını sağladı. Genç nesiller, bu eğitim kurumlarında fıkıh, hadis, tefsir, mantık ve diğer temel ilim dallarındaki eğitimle entelektüel bir donanım kazandılar. Ve Endülüs medeniyetini inşa ettiler.
Endülüs’te Aydınlanma Neden Farklıydı?
Endülüs’te yaşanan aydınlanma, Batı’daki modern anlamda “Aydınlanma” sürecinden oldukça farklı bir nitelik taşıyordu. Burada söz konusu olan, aklın vahiyden koparılarak bağımsızlaştırıldığı bir süreç değil; aksine aklın vahiy ışığında yeniden şekillendiği ve toplumun bilinçlenmesine hizmet eden bir ilerleyişti. Bu dönemde Doğu İslâm dünyasında gerçekleşen tercüme faaliyetleri sonucunda çok sayıda eser Arapça’ya kazandırılmış ve rihle yoluyla Endülüs’e ulaşmıştı. Endülüs’teki âlimler, bu eserler üzerine düşünerek kendi ilmî ve kültürel birikimlerini geliştirmişler, getirilen eserleri yorumlamışlardır. Bu aydınlanma sürecinde Endülüs medeniyetine has bir ilmi birikim oluşturulduğu gibi ortaya çıkan bilgi ve yöntemleri Batı dünyasına aktararak onların da düşünsel ve kültürel ufuklarının genişlemesine katkı sağlamışlardır. Dolayısıyla Endülüs’teki aydınlanma, hem Doğu İslâm geleneğinin mirasını yaşatan hem de Batı’nın entelektüel gelişimine köprü kuran özgün bir süreci temsil etmektedir.
Aydınlanmanın Öncü İsimleri
Endülüs medeniyetinin ilmî gelişimi ve aydınlanma süreci, çok sayıda âlim ve önemli şahsiyetin katkısıyla şekillenmiştir. Bu âlimler, yalnızca Endülüs’ün değil, aynı zamanda İslâm dünyasının ve Batı’nın entelektüel mirasına da derin etkiler bırakmışlardır. Doğu İslâm dünyasından gelen âlimler ile batıdan eğitim ve ilim amacıyla Endülüs’e yönelen kişiler Endülüs medeniyetinden istifade etmişlerdir.
Bu süreçte öne çıkan isimler arasında İbn Hazm, İbn Abdülber, İbn Rüşd, İbn Bâcce, İbn Tufeyl, İbnü’l-Arabî, İbn Cebbâb, İbnü’l-Ebbâr, İbn Beşküvâl, İbnü’z-Zübeyr, İbnü’s-Sîd el-Batalyevsî, İbn Dihye el-Kelbî ve İbn Haldun gibi şahsiyetler yer alır.7 Endülüs’teki aydınlanma, birbirinden farklı ilim disiplinlerinde çalışmalar yapan bu âlimlerin omuzlarında yükselmiş; ortak hedef olarak “hakikatin keşfi”ni benimsemiştir.
Bu aydınlanma, Batı’daki seküler moderniteden farklı olarak, akıl, sezgi, vahiy ve ilhamı bir arada kuşatan bütüncül bir bilinçlenme hareketi olarak ortaya çıkmıştır. İbn Rüşd’ün akıl yürütme gücü, İbn Hazm’ın metodik titizliği, İbn Tufeyl’in kurgusal yeteneği, İbnü’l-Arabî’nin manevi derinliği ve Süheylî’nin siyer kalemi, Endülüs aydınlanmasının farklı boyutlarını şekillendirmiştir. Böylece bu süreç, hem İslâm medeniyetinin ilmî ve kültürel zenginliğini güçlendirmiş hem de Avrupa Rönesansı’na giden yolun açılmasına katkıda bulunmuştur.
Sonuç
Bugün Endülüs’ün fizikî olarak Müslümanların elinden çıkmış olması, onun manevî mirasını kaybettiğimiz anlamına gelmiyor. O topraklarda üretilen ilmi inkişaf, bizlere hâlâ ışık tutuyor. Sekiz asır boyunca Endülüs’te ortaya konan ilimler ve eserler İslâm Medeniyetine önemli katkılar sunmuştur. Doğu İslâm dünyasındaki eserlerin yeniden yorumlanmasıyla kalmamış ayrıca eserlerin Endülüs’e götürülmesiyle çok sayıda eserin Endülüs vasıtasıyla günümüze ulaşmasına katkı sağlamıştır.
