Dünya uzun bir süredir zulmün koyu gölgesine bürünmüş durumdaydı. Mazlumların sesi duyulmaz, açlığın ve sahipsizliğin iniltileri kulaklara ulaşmaz olmuştu. Yeryüzünün bir yanında, modern hayatın bütün imkânlarıyla güven içinde yaşayan toplumlar varken; diğer yanında ise terazinin kefesi bozulmuş, kanın, katliamın, açlığın ve sefaletin adresi hâline gelmiş mazlum coğrafyalar vardı. Hiçbir kutsala ve insana dair değere riayet edilmeyen bu manzaranın ortasında Gazze, tarihin tam ortasında bir meşale gibi yükseldi. Yalnızca Filistinlilere değil, bütün insanlığa istikamet gösteren bir şahitlik ve direniş dili kurdu. Gazze, artık yalnızca bir yer değil; adâletsizliğe meydan okuyan bir bilinç, ümmetin yeniden dirilişine açılan bir çağrı oldu.
Kur’ân-ı Kerîm, bu direniş bilincinin değerini asırlar öncesinden haber vermiştir: “Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur; sonra yardım da göremezsiniz.” (Hûd, 11/113)
Peygamber Efendimiz (sas) ise çok önemli bir ölçü koymuştur:
“Kim zalimin yanında olup da ona yardım ederse, Allah onu baş aşağı cehenneme atar.” Bu iki ilke, Gazze’nin davasını yalnızca siyasî veya askerî bir dosya olmaktan çıkarır; insanlığın vicdan terazisine yerleştirir. Çünkü orada toprağa karışan her damla kan, “hakikat”in yüksek sesle okunmuş bir âyeti gibidir; orada sabırla taşınan her acı, “adâlet”in yeniden kurulması için verilmiş bir yemindir.
Gazze’nin çocukları, kadınları, yaşlıları ve mücahitleri; zulmün çirkin duvarını yıkmak ve dağıtmak için bize ölümü nasıl bir izzetle karşılamamız gerektiğini öğretti. Açlıkla, susuzlukla ve gökten yağan ateşle sınanan bir halk; sabırla, sebatla ve vakar ile insanlığa ders verdi ve hâlâ bu dersi uygulayarak vermeye devam ediyor. Necip Fazıl’ın “Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!” haykırışını hatırlatan bir idrakle Gazze, bugün hem zamanı hem mekânı hakkıyla savunmayı öğretiyor. Her anı şahit, her taşı delil, her çocuğu “yarın”ın emaneti olarak karşımızda duruyor.
Direnişi tarihî yaşanmışlıkların bağlamına yerleştirdiğimizde resim daha berrak görünüyor: Hz. Âdem’in (as) zalim evladına karşı hakkı taşıması; Nûh tufanının insanlığı arındırması; Mûsâ’nın (as) Kızıldeniz’i yararak zulmün izini silmesi; Muhammed Mustafa’nın (sas) hicreti… Bunların her biri, tarihin yeniden yazıldığı kavşak noktalarıydı. Selâhaddin’in Kudüs’e girişi, Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethi nasıl ki bir çağın kapandığını, yenisinin açıldığını ilan ettiyse; bugün Gazze’nin direnişi de ümmet için böyle bir eşiği işaret ediyor. Bir halkın kaderi, bir avuç kararlı yüreğin üstüne yazılıyor.
Gazze’de topluca atan kalpler, ümmetin yeniden dirilişine delalet ediyor. Tefrika azaldıkça ümmetin sesi derinleşiyor; parçalanmışlık küçüldükçe adâletin kıvılcımı büyüyor. Gazze, bize şunu öğretiyor: Birlik olmadan zafer, adâlet olmadan barış olmaz.
Mehmet Âkif, sanki bugünü görerek seslenmişti:
“Girmeden tefrika bir millete düşman giremez, toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.”
Gazze’nin öğrettiği bir başka hakikat de şudur: Feryat, yerini kararlılığa bırakmıştır. Kan ve gözyaşı artık tavizsizliğin sembolüne dönüşmüştür. Ölüm, hayatın yeniden dirilişine; korku, cesarete inkılâp etmiş, direniş hattı, küresel bir veraseti taşır hâle gelmiştir. Çocuklar bile şehadete, cesarete ve izzete karışarak yarını inşa ediyor. Bu veraset yalnızca bir neslin değil, bütün ümmetin ortak mirası olduğunun ilanı olmuştur.
Üstad Yusuf el-Karadâvî’nin ifadesiyle, “Gazze ümmetin “man cephesidir.” Şeyh Mahmud Şâkir’in dediği gibi, “Bu topraklarda ümmetin izzet mührü yeniden kazınmaktadır.”
Muhammed İkbal, Cavidname’de âdeta Gazze’nin gençlerine seslenir:
“Düşünceyi zincirleyenlerin dünyasında
Bir avuç imanlı genç, bir orduya bedeldir.
Diriliş imanla başlar;
İman, zulmün zincirini kırar.”
Bu söz, yalnızca bir şiir beyti değil; Gazze halkının fiilen yaşadığı bir hakikattir. Bu topraklarda, iman ilme; ilim hikmete hikmet ise fiile dönüşmüştür. Zulmün karanlığını dağıtan meşale, işte bu hakikatten doğmuştur.
Bugünün fotoğrafı çok nettir: Siyonist işgal daha cani, küresel müttefikleri daha hoyrat; “medenî dünya”nın büyük yüzü ise reyting ve çıkar hesabıyla daha duyarsızdır. Ne var ki, İslâm halkları dünden daha uyanık, daha hazırlıklıdır; sömürü düzenleri ise çöküşe her zamankinden daha yakındır. Bu tablo, yalnızca güç dengelerinin değil, anlam dünyalarının da değiştiğini göstermektedir.
Mücadeleyi sürdüren irade mutlaka özgürlüğe kavuşacaktır. Safını belli eden herkes yerini bilecektir. Karınca misali menziline yönelen her adım, sonunda mutlaka amacına ulaşacaktır. Kur’ân bu noktada bize iki ana dayanak gösteriyor: sabır ve ümit. “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (imanınızda) gerçekten mü’min iseniz üstün olan sizsiniz.” (Âl-i İmrân, 3/139) Aynı hakikat Nebevî lisanda şöyle der: “Bil ki zafer sabırla beraberdir; ferahlık sıkıntıyla beraberdir; güçlükle beraber kolaylık vardır.” (Tirmizî, 2516) Gazze, sabrın ve sebatın coğrafyasıdır. Orada ümit, gökten yağan ateşi bile tüketebilecek kadar derin, sabır ise en keskin silah kadar güçlüdür.
Bugün dünya bu direniş karşısında, bu gidişata “dur” demek zorundadır. Emperyal hırsların nefesi kesiliyor, sahte değerlerin maskesi düşüyor. İnsaf ve vicdan sahibi kitleler ayağa kalktıkça zalim cephesi ürküyor; yalanın sesi kısılıyor. Ama asıl dönüşüm, ümmetin kendi kimliğini yeniden keşfetmesidir. Gazze, bize kim olduğumuzu, imanımızın ne kadar sahici olduğunu, düşmanımızı, korkularımızı ve imkânlarımızı öğretiyor. Resûlullah’ın (sas) şu hadisi, Gazze’nin dersini özetliyor: “Dünyada bir garip yahut bir yolcu gibi ol. Kendini kabir ehli arasında say.” (Buhârî, “Rikâk”, 3) Evet, Gazze, ölümü basit gören bir halkın hayatı onurla yaşama iradesi ve unutulmaz bir tefsiridir.
Gazze’nin aydınlatıcı mesajı yalnızca “direnmek” değil, aynı zamanda “yeniden kurmak ve inşa etmektir de.” Hz. Âdem’in (as) yaratılışı gibi bir başlangıç; Nûh tufanı gibi arınış Mûsâ’nın (as) Kızıldeniz mucizesi gibi kurtuluş Muhammed Mustafa’nın (sas) hicreti gibi diriliş… Selâhaddin’in Kudüs’e girişi, Fatih’in İstanbul’u fethi gibi ümmetin yeniden tarih sahnesine çıkışıdır. Bir diğer deyişler, Yûsuf’un (as) kuyudan çıkıp Mısır’a sultan oluşu, Mûsâ’nın (as) Nil’e bırakıldıktan sonra Firavun’un sarayını yıkacak güce erişmesi, Yûnus’un (as) balığın karnından kurtuluşu… Küçük sebepler ama büyük neticeler… Nihayetinde irade Yüce Allah’ın iradesinin tecellisi… İşte bütün bu anlam ve hakikatler, bugün Gazze’nin mücadelesinde yankılanıyor.
Yakın tarih de bize aynı hakikati fısıldar: Afgan direnişi nasıl ki süper güç Sovyetler Birliği’ni çökerttiyse, Gazze’nin sabır ve sebatı da zulmün yalancı gücünü çürütecektir. Bugün dökülen kanların bereketi, yarın adâlet düzeninin harcı olacaktır. O gün geldiğinde zalimlere lanet, mazlumlara ve onların safında duranlara ise onur düşecektir.
Kur’ân’a yeniden döndüğümüzde, onun bizlere nasıl bir güven aşıladığını hissediyoruz: “Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Ama Allah nurunu tamamlayacaktır; kâfirler istemese de.” (Saf, 61/8) Gazze’nin mücadelesi, işte bu âyetin canlı bir tefsiridir. Hak, Allah’ın nuruyla bâkidir; bâtıl, ne kadar gürültü çıkarırsa çıkarsın yok olmaya mahkûmdur. Bu yüzden atılan her adım, edilen her dua, yapılan her girişim; yakılan her mum, yazılan her cümle, atılan her kurşun, yola çıkan her bir sumud ve kendini gösteren her bir umut, zulmün tabutuna çakılan bir çividir.
Çünkü vahyin dilinde hedef nettir: “Hani Allah size iki topluluktan birinin sizin olacağını vaat ediyordu. Sizse güçsüz olanın sizin olmasını istiyordunuz. Oysa Allah, sözleriyle hakkı gerçekleştirmek ve kâfirlerin arkasını kesmek istiyordu; ki hakkı gerçekle ortaya koysun ve bâtılı ortadan kaldırsın; isterse suçlular hoşlanmasın.” (Enfâl, 8/7–8)
Gazze yalnızca siyasetin ve savaşın konusu değildir; aynı zamanda ilmin, fikrin, sanatın ve ahlâkın da meselesidir. Bir medeniyet, mabediyle, mektebiyle, meydanıyla beraber dirilir. Bu sebeple cuma hutbesinden sınıf sohbetine; ekranlardan sahnelere; şiirden sinemaya; ekonomiden hukuka kadar her alanda adâlet merkezli bir yeniden inşa diline ihtiyaç vardır. Gazze’nin şahitliği, “kısıtlı ve dar bir kalıp olarak” değil “bütüncül” okunmalıdır. Muhammed İkbal’in çağrısı burada anlam kazanır: iman, düşünceyi; düşünce, iradeyi; irade, eylemi doğurur. Eylem, kurumu; kurum, medeniyeti besler. Bu zincir koptuğunda umut slogana dönüşür; zincir kurulduğunda ise umut düzene dönüşür.
Mehmet Âkif’in “ye’s bataktır” ikazı, bugünün en güçlü şifa ve uyarılarından biridir:
“Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun;
Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!”
Umudu büyütmek, yalnız pozitif ve olumlu cümle kurmak değildir. Umudu büyütmek, sorumluluğu büyütmektir. Çünkü umut, vazife doğurur; vazife, ter döktürür; ter, bereketi çağırır. Bu silsile gerçekleştiğinde bir halkın kaderi değişmeye başlar.
Necip Fazıl’ın Sakarya Türküsü de sabırla yürüyenlerin şarkısıdır:
“İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya,
Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.
Aldırma gönül! Aldırma! Sen yeter ki yürü!
Bir gün, her şey yerli yerine oturur.”
Unutmayalım bu yürümenin bugün bir Gazze adabı vardır: istikamet, sadakat, sebat. Bu üçü birleştiğinde “küçük” adımların “büyük” sonuçlar doğurduğunu tarih defalarca göstermiştir. Bugün ise en büyük örnek Gazze’dir ve Gazze’nin mübarek mücahit erleridir.
Peki Bu Mübarek Aydınlıktan Nasibimizi
Almak İçin Pratik Sahada Neler Yapmalıyız?
Evvela dilimiz adâlet diliyle arınmalı: Nefretin körleştirdiği değil, adâletin aydınlattığı kelimeler seçmeliyiz. Sonra kalemlerimiz tutarlı olmalı: her cümlemiz bir delile yaslanmalıdır. Ardından emeğimiz çok yönlü olmalı: insani yardım ağlarımızı ve algılarımızı güçlendirmeli; hukukî takip ve davaları yaygınlaştırmalıyız. Medyada hakikatleri yaymalı ve doğru bilgi akışını teminat altına almalı; gençliğin ilim, sanat ve aksiyonla donatılması için kalıcı programlar inşa etmeliyiz. Zira “iman cephesi” yalnız mermiyle değil, fikirle, bilgiyle, ahlâkla ve kurumlarla beraber bir bütün olarak savaşır. Tüm bunları yaparken, Şeyh Ahmed Yasin’in şu sözü, Gazze’nin direnişi ve aydınlığı olarak ruhumuzu diriltmelidir: “Allah’ım! Elimi, ayağımı aldın; ama kerem ve izzetinle heyecanımı benden alma.”
Bu bütüncül seferberliği besleyen ruh, Kur’an’ın şu müjdesiyle canlı kalmalıdır: “De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası asla başımıza gelmez. O bizim Mevlâ’mızdır. Müminler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” (Tevbe, 9/51) Âyette ifade edilen tevekkül, tembellik değildir; sebepleri yerine koyarak neticeyi Allah’a emanet etmektir. Gazze’nin bize öğrettiği tevekkül de budur: elinden geleni yapıp geri kalanı Allah’a bırakmak. İşte bu ruh, önümüzü, evimizi, toplumumuzu ve ümmetimizi aydınlatacak olan “Gazze ruhu”dur. Nice kardeşimiz gemileriyle bu umuda doğru yol almakta, umudu arayan sumud ehli, bu zamanın Ashab-ı Kehf’i gibi tarihe şahitlik etmektedir.
Gazze’nin yankısı ve ışığının yansıması yalnız İslam dünyasında değil, dünyanın dört bir yanında vicdanlarda hissediliyor. Latin Amerika’dan Afrika içlerine, Asya’nın metropollerinden Avrupa’nın küçük kasabalarına kadar milyonlar, adâlet arzusu, merhamet ihtiyacı ve hakikati bilme isteğiyle buluşuyor. Medyanın yalanları bir yere kadar etkili olsa da çıplak hakikat er geç perdeyi yırtıyor. Resûlullah’ın (sas) uyarısı ise kulaklarımızda çınlıyor:
“Bir kötülük gören, onu eliyle değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle buna da gücü yetmezse kalbiyle… Bu, imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim, “Îmân”, 78) Eli, dili ve kalbi birleştirdiğimiz yerde süreklilik başlar. Dünya da bilerek ya da bilmeyerek, fıtrî bir lisanla bu hadisin tatbikatına yönelmektedir.
El halkasının karşılığı sahada somut işlerdir: İnsani yardım koridorları, zulme engel olmak adına yapılan her türlü eylem, sahra hastaneleri, hukukî destek ağları ve her türlü destek programları. Dil halkası, doğruları ısrarla anlatmak, dezenformasyon ve yalanları dağıtmak, hak ve hakikati içeren etkili bir anlatı kurmak…
Kalp halkası ise niyeti ve istikameti korur: İhlâs, sabır, dua ve ümmet şuurunu diri tutmak… Bu üç halka birbirini besler; biri zayıflarsa diğerleri sarsılır. Gazze’nin bize öğrettiği disiplin, işte bu nizamı diri tutmaktadır.
Bütün bu halkalar birbirine bağlandığında, Gazze’nin direnişi ve aydınlatıcı şahitliği “anlık bir öfke” olmaktan çıkar; “uzun vadeli bir inşa projesi”ne dönüşür. Kısa vadede acıyı azaltmak, orta vadede dayanıklılığı artırmak, uzun vadede adâlet düzenini kurmak… İşte yol haritası budur. Bu harita romantik bir hayal değil; her biri küçük ama sahici adımlardan oluşan bir yürüyüştür. Çünkü tarih, büyük sıçramaların ardında biriken küçük adımların toplamıdır.
Son söz yerine şunu vurgulayalım: Gazze yalnızca karanlığı yarıp geçmiyor; aynı zamanda dünyayı aydınlatıyor. Ümmetin yeniden inşasının işaret fişeği, tarihin yeniden yazılmasının başlangıç noktası oluyor. Dünyanın bir ucunda bir bebeğin ağlaması, diğer ucunda bir gencin kalbine cesaret düşürüyor. Bir annenin sabrı, bir âlimin kalemine kuvvet veriyor. Bir mücahidin metaneti, bir işçinin alın terini bereketlendiriyor. Çünkü aynı hakikatin farklı aynalarında parlıyoruz:
“Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler; ama Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Saf, 61/8)
Ve dua ile bitirelim:
Allah’ım! Gazze’nin çocuklarına, kadınlarına, yaşlılarına ve yiğit mücahitlerine nusretini ulaştır. Onları sabırla, sebatla ve izzetle ayakta tut. Zalimlere karşı adâletini tecelli ettir; ümmetin kalplerini birleştir. Bize hakkı savunma cesareti, bâtıla karşı durma kararlılığı ver. Kanlarıyla bu davayı sulayan şehitlerimizi Firdevs cennetinde ağırlayarak aziz eyle. Bizleri de imanın, direnişin, adâletin ve cesaretin nuru ve aydınlığı ile yaşat. Âmin.
