Kalabalıklar içinde dünyanın tüm gürültüsünü susturup sessizleştiğin, hakikatli duyguların kıyısında ayaklarını suya daldırdığın o derin, tarifsiz yerdesin… Kendini ilk kez bütün çelişkilerinle birlikte gördüğün yer…
Çarpık arzularınla, tertemiz niyetlerin aynı sofrada oturur; kimseye göstermediğin kırılgan yanlarınla, övündüğün erdemlerin birbirine bakar. İçindeki puslu yansımalarla yüzleşirsin: Bazen öfke, bazen kıskançlık, bazen kibirle örülmüş duvarlar…
Bunlar sadece kendi içinde değildir; farkında olmasa da karşısındakine yansır. Konuştuğumuz kelimeler, attığımız bakışlar, gülümsemeler ya da suskunluklar, içimizde birikenlerin dışa vuruşudur. Bir arkadaşın sessizliği, bir eşin bakışı, bir çocuğun cevapsız bırakılan merakı çoğu zaman bizim kendi iç yankımızın karşıda yankılanışıdır.
Her birimizde gizli bir kıymık gibi duran bir ikilik vardır: Berraklık ve bulanıklık, dürüstlük ve hile, sabır ve öfke, nezaket ve kibir, merhamet ve kayıtsızlık… Bu zıtlıklar, bir kusur değil, insan olmanın kadim haritasıdır. İyi insan olmak kusursuzluk değil, bu karşıtlıkları fark edip içimizdeki puslu kıyıları aydınlatabilmektir. Çünkü hiçbir ışık, gölgeyle karşılaşmadan doğmaz.
O gölge Hz. Âdem’de vardı, sende de var. Sessizce bekler; bazen öfke, bazen kıskançlık, bazen kibir kılığına girer. Kalbimizi sıkıştıran o görünmez yumru, dilimizin ucuna gelip de söyleyemediğimiz ya da pişmanlıkla dönüp baktığımız sözler, hep o gölgenin izidir. İnsanın içindeki karanlık, yok edilmesi gereken bir düşman değil; tanınması gereken bir gerçektir.
Hayat, bir insanın nasıl kaybolduğunu bağırarak değil, yancılarla anlatır. Küçük tercihler, alışkanlıklar, sessiz ihanetler… Hepsi vicdanın mezar taşına dönüşür. Nefretin acısını tatmayan, sevginin kıymetini derinden anlayamaz. Kaybetmeden bulmanın, yanılmadan öğrenmenin tadı çıkmaz. Gölge, rahatsız edici ama vazgeçilmez bir öğretmendir.
Eğer gölgeyi öğretmen değil de efendi yaparsak, felaket başlar. Öfke dizginleri eline alır, kibir insanı içten çürütür, kıskançlık sevgiyi kurutur. Gölgeyi bastırmak değil, dizginlemek gerekir. Bastırılan her şey büyür; fark edilen ve kabul edilen ise küçülür.
Kendi gölgeni tanımazsan, başkasının gölgesine mahkûm olursun. Suskun öfke bir gün patlar, bastırılmış kıskançlık dostlukları zehirler, inkâr edilen hırs insanı kendi kuyusuna atar. Bu yüzden insanın ilk görevi kendi gölgesini görebilmektir; içindeki kırılganlıkları, korkuları, ihtirasları tanımaktır. Kendine dürüst olmayan, başkasına da dürüst olamaz.
Bu içsel yüzleşme zordur. İnsan kendine bakmaktan korkar. Başkasının yanlışlarını görmek kolaydır; kendi hatalarını görmek yakıcıdır. Unutma! Göz göze geldiğinde en zor katlanacağın bakış, başkasının değil, kendinindir. Hakiki cesaret, başkasına değil, kendi gölgene bakabilmektir.
İnsan olmak, uçurumlarda gezinip yine de yıkılmamaktır. Kimse sürekli huzurda kalmaz; herkes zaman zaman bulanır, sapar, yabancılaşır. Önemli olan, o sapmaların ardından yönünü yeniden sırat-ı müstakim pusulasına çevirebilmektir. Gölgeyi tanıyıp, kendine rağmen iyi olmaya çalışmak, işte gerçek erdem budur.
Çocukken bize öğretilen iyi-kötü çizgisi büyüdükçe bulanır. “Yapma” denilen şeyler alkışlanır, “doğru” denilenler unutulur. Mesele başkalarının ne yaptığı değil, bizim neyi seçtiğimizdir. İnsan, tercihlerinin eseridir; başkalarının gürültüsünden değil, kendi mücadelesinden sorumludur.
İnsanın içindeki gölge sadece kendi ruhunu değil, ilişkilerini de etkiler. Söylediğimiz bir söz, suskunluğumuz, bakışımız hep içimizdeki yankının yansımasıdır. Sevgimizi göstermek yerine eleştiriyorsak, değersizlik gölgesini; takdir edip kıymet bildirmiyorsak, ego/bencillik ve kibir hastalığının esiri olmuşuzdur. İletişimde en yıpratıcı olan, sözlerin sertliği kadar, niyetin karanlığıdır.
Gölgeler ilişkilerin görünmez sabotajcılarıdır. Küçük gölgeler bile güveni, sevgiyi, aidiyeti çürütür. Fazla verilen parayı cebine atan, yalnızca vicdanını değil, toplumsal güveni de çalar. Kibirli insan, ilişkiyi değil, monologlarını büyütür. Gölge dışarıdan gelmez; biz onu içimizde besleriz. Küçük bir öfkeyi büyütür, kırgınlığı kine, kıskançlığı düşmanlığa çeviririz. Hatta bazen gölgemize “haklılık” maskesi takarız.
İletişimin en büyük yanılgısı budur: Kendimizi haklı sanarken, gölgemizi hakikatin yerine koymak. Her ilişki, karanlıkla aydınlığın iç içe geçtiği bir koridordan geçer. İnsan insana değdiğinde, köpükler, fırtınalar, bazen de dinginlik ortaya çıkar. Fakat çoğumuz sadece fırtınayı görür, derinliği unutur.
İnsan, insanla konuşurken aslında kendi yankısını da duyar. Bir tartışmada bağıran sadece kişi değil, onun geçmişidir. Çocukluğundan, kırılmışlığından gelen seslerdir. Bu yüzden iletişimdeki karanlığı aşmak, birini susturmak değil; ardındaki yankıyı işitebilmektir.
Kendini tanıyan, başkasını da anlar. Kendi gölgesini fark eden, başkasının karanlığını mazur görebilir. Öfkenin, savunmanın ardında bir korkunun yattığını sezmek, ilişkileri iyileştirir. Böylece söz yıkıcı değil, iyileştirici olur; sessizlik iletişimin bir parçasına dönüşür.
Karanlıkla mücadele, onu reddetmek değil; tanıyıp dengeyi bulmaktır. İnsanın en büyük görevi, gölgesini inkâr etmeden, ışığını koruyabilmektir. Çünkü gölgeyi tanıyan, karanlığa düşse bile yeniden aydınlığı bulur.
* * *
İnsanın iç dünyası bir aynadır; o aynaya her gün yüzler yansır. Her bakış, her söz, her temas, o aynadaki tozu biraz daha belli eder. Bazılarımızın aynası tertemizdir ama kırılgandır; bazılarınınki kalın duvarlar ardındadır ama tozdan görünmez. İşte o toz, gölgenin izidir. Ve insan, o izi silmeden başkasını tam anlamıyla göremez.
Her gün onlarca insanla konuşur, fikir alışverişinde bulunur, yakınlaşır ya da uzaklaşırız. Fakat ne tuhaftır ki, birçoğumuzun iletişim biçimi, aslında iç dünyamızın gölgesini taşır. Söylediğimiz kadar susuşlarımız da, anlattıklarımız kadar ima ettiklerimiz de o karanlıktan pay alır. Kimi öfkesini hakikat diye savunur, kimi sevgisini gururla örter, kimi kırgınlığını sessizlikle cezaya dönüştürür. Ve sonunda herkes “anlaşılmadığını” düşünür. Oysa çoğu zaman sorun, anlaşılmamaktan değil, kendimizi gölgesiz anlatamamaktan doğar.
İnsan, içindeki karanlığı bastırdıkça onu dışa yansıtır. Jung’un diliyle “projeksiyon”, İslâm düşüncesinin diliyle “nefsin hilesi”dir bu.
Kendimizde görmek istemediğimizi başkasında görür, kendimize itiraf edemediğimizi başkasına isnat ederiz.
Birinin bencilliğine öfkeleniriz ama fark etmeyiz ki o öfke, bizdeki bastırılmış bencilliğin yankısıdır.
Birinin ilgisizliğine kırılırız ama belki de biz, ilgimizi ölçüsüz bir beklentiye dönüştürmüşüzdür. İşte bu karşılıklı yansımalar, ilişkilerdeki karanlık alanları oluşturur. İletişimde gölgenin tezahürleri çok çeşitli biçimlerde çıkar karşımıza:
• İnsan eleştirilince hemen kendini savunur, çünkü gölgesi suçlanmayı zayıflık sayar.
• Kırıldığını doğrudan söylemek yerine, sessiz agrefsiz tavırlar sergiler.
• Bunlar aslında içteki değersizlik hissinin maskesidir. Bu ilişkileri bitiren ölümcül bir yöntemdir.
• İnsan bazen sevgiyi ya da merhameti bile araç hâline getirir; zamanla kendisine gösterilen sevgi ve merhameti sopa olarak kullanır.
• “Ben kimim ki” diyerek aslında onay beklemek; gölgenin kibirle karışık tevazusudur.
Tüm bu davranış biçimleri, insanın içindeki karanlıkla başa çıkamadığında sahile vuran yıkıcı dalgalardır.
Kur’ân’ın “kalplerin hastalığı” (fi qulubihim maradun) ifadesi tam da bunu anlatır: İnsan, dışarıda bir çatışma yaşadığını zanneder ama asıl savaş kalbin içindedir.
Bu yüzden İslâm düşüncesi, iletişimi bir akıl faaliyeti kadar bir kalp disiplini olarak görür.
Kur’ân’da “onlar sözü dinlerler, en güzeline uyarlar” (Zümer, 39/18) buyurulur. Bu âyet, sadece bilgi seçimini değil, söz ahlâkını öğretir. Yani insan, her söze tepki vermemeli; hangi söze değer verip hangisine vakar ile susacağını bilmeli. Susmak bir eksiklik değil, karanlığın büyümesine izin vermemektir.
Peki, karanlığa bulaşmışsak, nasıl temizleniriz?
İlk adım, kendine dürüstlük:
İnsan ne kadar içten itiraf edebilirse o kadar arınır.
Bir tartışmadan sonra, “Ben de sert davrandım.” diyebilmek, gölgeden kurtuluşun başlangıcıdır. Gölge, inkârla beslenir; itirafla zayıflar. Bu, Kur’ân’ın “Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.” (Şems, 26/9) ilkesinin pratik karşılığıdır.
İkinci adım, niyetin muhasebesidir:
Bir sözü söylerken ya da bir tavrı takınırken, “Bunu niçin yapıyorum?” diye sormak gerekir.
Haklı çıkmak için mi, yoksa doğruyu bulmak için mi? Üstün gelmek için mi, yoksa anlamak için mi? Bu sorular, insanın gölgesine ayna tutar. Niyet bozulduğunda, her söz karanlığa su taşır.
Üçüncü adım, öfkenin terbiyesidir:
Kur’ân, öfkeyi bastırmayı değil, bilinçle yönetmeyi öğretir: “Öfkelerini yutarlar ve insanları affederler.” (Âl-i İmrân, 3/134) Bu, pasif bir suskunluk değil, aktif bir hâkimiyettir. Öfkeyi yutmak, kendi iç karanlığının seni ele geçirmesine izin vermemektir.
İletişimde öfkesini kontrol eden insan, başkasını değil, kendi nefsini yenmiştir.
Dördüncü adım, adâletli olmaktır:
Adâlet, sadece mahkeme duvarlarında değil, her cümlemizin içinde sınanır.
Birine haksızlık yaparak haklı çıkmak, en koyu karanlıktır. Kur’ân bu konuda uyarır: “Bir topluma olan öfkeniz sizi adâletsizliğe sevk etmesin.” (Mâide, 5/8) İletişimde adâlet, duygusal dengeyi korumak demektir.
Birinin bir hatasına bütün varlığını indirgememek, adâletin inceliğidir.
Beşinci adım, sabır ve vakar disiplinidir:
Sabır, duyguların taşkınlığını dindiren aklın sükûnudur.
Vakar ise duygularını bilgece tartabilme olgunluğudur. “Boş söz işittiklerinde vakar ile yüz çevirirler” (Kasas, 28/55) âyeti, ilişkilerde karanlığa düşmemenin sırlarından biridir.
Karanlığa karanlıkla karşılık verilmez; aksi hâlde seni de içine alır.
Altıncı adım, kalbin arınmasıdır:
Kur’ân kalplerin paslanabileceğini söyler (Mutaffifîn, 83/14). O pas, kırgınlıkla, kibirle, çıkarla, unutuşla birikir. İnsan her gün bu pası silmeli; niyetini, kalbini, ilişkilerini temizlemelidir. Bu, sürekli bir iç yenilenmedir; tıpkı abdest gibi. Her gün alınan abdest sadece bedeni değil, kalbi de arındırır.
Kimi zaman bir özür, kimi zaman bir susuş, kimi zaman bir dua bile bu arınmanın parçasıdır.
Ve en son, yedinci adım: Tefekkür.
İnsan, her eylemini sorgulamalıdır. Duygusu ve düşüncesinde olduğu gibi eylemlerinde de yararlı bir amaca hizmet etmelidir. Aslında hayatın genelinde iyi bir insan olup olmadığını gözden geçiren insan, iyiliğe mi kötülüğe mi sebep olduğunu rahatlıkla anlayacaktır? Soru, aklın nefse yönelttiği en güçlü aynadır. İslâm düşüncesinde akıl, sadece bilginin değil, ahlâkın da terazisidir.
İlişkilerde karanlıktan korunmak, karşıdakini değil, kendini eğitmektir. Kendini korumak değil, kendini tanımaktır. Zira insan, nefsini tanıdıkça başkasına daha adil, daha yumuşak, daha anlayışlı davranır. Bütün hatalar, biraz da kendini tanımamaktan doğar.
Sonunda şu gerçeğe varırız:
İnsan ilişkilerinde karanlıktan korunmak, karanlıktan kaçmakla değil, nur’u taşıyarak mümkündür.
Ve nur, öfkesini yönetebilen, kalbini temiz tutan, niyetini sorgulayan insandadır.
Karanlığa bulaşmak, insanın tabiatıdır; ama orada kalmak, onun tercihidir.
Her an yeni bir başlangıç mümkündür.
Kur’ân hem gölgeyi hem de ışığı insana öğreten bir denge sunar:
“Kim arınırsa kendi lehinedir.” (Fâtır, 35/18)
“Allah kalplerde olanı bilendir.” (Âl-i İmrân, 3/154)
En büyük iletişim ahlâkı budur:
İnsanı anlamaya çalışırken, kalbini de Allah’a açık tutmak.
Zira kalbi karanlıktan koruyan tek şey niyetin berraklığıdır. Ve kendi karanlığıyla yüzleşene aydınlık, nur, ışık bir ödüldür.
