Dünya bir imtihan yurdu. Her insanın nasibine bir dert, bir keder, bir imtihan, bir zorluk yazılmış. Aşık Sümmani’nin ifadesiyle;
İnsanoğlu gamdan hâli değildir
Her birini bir efkâra yazmışlar…
Hayat iki imtihan arasında akıp gitmeye devam eder. Bir zorluk, bir sıkıntı, bir darlık yaşarız. Yorulur, bunalır, öfkeleniriz. Bir süre dünya bize daha karanlık, daha yorucu, daha çekilmez görünmeye başlar. Sonra o imtihan vazifesini tamamlar ve sessizce çıkıp gider hayatımızdan. Huzur, rahatlık, şükür, sakinlik dönemi gelir. O hal de uzun sürmez. Yeni bir imtihan kapımızı çalar. Allah kalplerimizi halden hale çevirmeye devam eder. Bu döngü insan varoluşunun en çıplak gerçeklerinden biridir.
Bu gerçeğe karşı önümüzdeki en doğru seçenek yaşadıklarımızı güzel bir çerçeveye oturtmak ve onlara daha işlevsel anlamlar yüklemek. Olayları, insanları, zorlukları değiştirmeye gücümüz yetmeyebilir ancak onlara yüklediğimiz anlamı değiştirebiliriz. Yaşadıklarına yükleyeceği anlamı seçebilmek insanın sahip olduğu önemli güçlerden biridir. Ve bu tabloda sahip olduğumuz önemli tesellilerden birisi şudur; yaşadığımız hiçbir şey boşuna değil.
Fırtınalardan Sonra Büyümek
Fırtınalar, zorluklar, imtihanlar bizi büyütme potansiyeline sahiptir. Hikâyemizin başlangıç noktası da burası aslında. Cennet bizim konfor alanımızdı. Bir yabancı düşünürün ifadesiyle “İnsan tam olarak insan olabilmek için cennet bahçesini terk etmeliydi.” İnsanın emanet-i kübranın taşıyıcısı ve temsilcisi olması cennet bahçesini terk etmesiyle mümkündü. Bunun bizim için yansımalarından biri şudur; konforun, rahatlığın, yeknesaklığın, sıradanlığın, hareketsizliğin çürüten bir yönü bulunmaktadır. İnsan zorluklarla güçlenir, fırtınalarla kök salar, musibetlerle arınır ve imtihanlarla kemalini bulur.
Bu konuda önümüzdeki en güzel örneklerden biri Hz. Peygamber’in (sas) hayatıdır. O insanların en mükemmeliyidi. Ama bir melek değildi. O da her insan gibi imtihan ediliyordu. Zorlukları, sıkıntıları, imtihanları, musibetleri sonuna kadar yaşayan bir peygamberdi. Yaşadığı şehirde yıllarca her türlü işkence, saldırı, suikast girişimlerine maruz bırakılmıştı… Yaşadığı yeri terk edip başka bir yere hicret etmek zorunda kalmıştı… Henüz hayattayken, biri hariç tüm çocuklarının ölümüne tanıklık etmiş, çoğunu kendi eliyle defnetmiş ve erkek çocukları öldüğü için kendisiyle “soyu kesik” diye alay edilmişti… Bütün ailesi ile birlikte uzun süren yıkıcı bir boykota maruz kalmış ve şehrin dışında bir mahrumiyet bölgesinde 3 yıl yaşamak zorunda bırakılmıştı. Boykot imtihanının üzerinden uzun bir zaman geçmeden hüzün yılı gelip çatmıştı. Bu yılda hayattaki en büyük iki destekçisini kaybetmişti Hz. Peygamber. Hüzün yılındaki zorluklara Taif’te yaşadığı imtihan eklenmişti. Burada Hz. Peygamber’i (sas) şehrin ayaktakımına taşlatmışlardı. Canını zor kurtaran ve bir bahçeye sığınan Hz. Peygamber (sas) şöyle dua edecekti:
“Allah’ım güçsüzlüğümü ve çaresizliğimi, insanların nazarında düştüğüm hor ve hakir durumumu ancak sana arz ve şikâyet ediyorum.
Ey Merhametlilerin en merhametlisi! Sen zor ve sıkıntılı durumlarda olanların, zulüm altında zayıf düşürülmüş olanların Rabb’isin. Benim de Rabb’im ancak sensin. Beni kimlerin eline bırakıyorsun? Sen beni; zalim bir düşman eline bırakmaz, onları benim üzerime hâkim kılmazsın.
Ey Rabb’im! Benim üzerime çöken bu musibet ve eziyetler, eğer senin bana karşı bir kızgınlığından ve öfkenden dolayı değil ise; çektiğim bunca sıkıntıya hiç aldırış etmem ve hepsine tahammül ederim. Yine de senden bana gelecek bir sığınmaya çok ihtiyacım var. Hem bu dünyada, hem de ahirette, senin o karanlıkları aydınlığa çevirecek nuruna sığınıyorum.
Ey Rabbim! Sen, hoşnut oluncaya kadar senden af diler, tevbe ve istiğfarda bulunurum. Biliyorum ki güç ve kuvvet ancak sendedir.”
Bu dua aynı zamanda bize yaşadığımız musibetler ve zorluklar karşısında ne tür bir tutum içinde olmamız gerektiğinin rehberliğini de sunuyor. Bununla ilgili ölçü de şudur:
“Mümin, yeşil ekine benzer. Rüzgârla eğilir (fakat yıkılmaz). Rüzgâr sakinleştiğinde yine doğrulur. İşte mümin de böyledir; o da bela ve musibetler sebebiyle eğilir (fakat yıkılmaz). (Buhârî, “Tevhîd”, 31)
Modern psikoloji bu süreci “resilence” kavramıyla ele alır. Bu kavram alınan darbelerden sonra yeniden toparlanma, eski haline dönmeyi ifade eder. Kavram Türkçe literatürde psikolojik dayanıklılık, psikolojik sağlamlık, kendini toparlama gücü, yılmazlık gibi isimlerle ele alınır. Burada da insanın darbe alması ancak yıkılmadan kısa bir süre sonra tekrar eski haline dönmesine vurgu vardır. Bizim zorluk ve imtihanlarla ilişkimiz de bu olmalı: O imtihanda uzun süre saplanıp kalmadan yeşil bir ekin gibi umutla tekrar ayağa kalkmak. Aliya İzzetbegoviç’in ifadesiyle “Yıldızlar altından geçmemiz gerek, başını hep dik tut.”
Travmalardan Anlam Devşirebilir miyiz?
Doğru yerden bakmayı, ibret almayı ve gerekli dersleri çıkarmayı bildiğimizde yaşadığımız hiçbir zorlu deneyim boşuna yaşanmamış olacaktır. Yani yaşadığımız her ciddi imtihan bizden bir şeyler götürmekle birlikte, hayatımıza yeni anlamlar da katma potansiyeli de taşımaktadır. Çünkü “her zorlukla beraber bir kolaylık da vardır.” (İnşirâh, 6). İmtihanlar, musibetler, zorluklar onları doğru çerçeveye yerleştiren insanlar için yeni bir büyüme ve olgunlaşma kapısı aralar. Psikoloji bilimi bu süreç için “travma sonrası büyüme” kavramını kullanır. Araştırmalar insanların yaşadıkları zorluklardan sonra çeşitli açılardan büyüdüklerini, yaşama ve ilişkilerine daha fazla değer vermeye başladıklarını, hayatı daha anlamlı şekilde yaşamaya başladıklarını, zorluklara karşı daha dayanıklı hale geldiklerini, eski meselelere yeni bakış açıları kazandıklarını ortaya koymaktadır. Başka bir ifadeyle bizi öldürmeyen zorluklar güçlendirir ve ruhsal olarak daha dayanıklı hale getirir. Çünkü bu tür yaşantılardan sonra kendimize, hayata, olaylara ve insanlara bakış açımız değişir. Eskiden büyük dert zannettiğimiz meselelerin aslında ne kadar da önemsiz olduğunu fark ederiz. Beklentilerimiz, önyargılarımızı, inançlarımızı revize ederiz ve insanlarla kurduğumuz sağlıksız ilişkileri daha dengeli bir noktaya taşırız. Bazı insanlara gereğinden fazla anlam yüklediğimizi, bazılarına da hak ettiğinden daha az değer verdiğimizi anlarız. Sahip olduğumuz ama görmediğimiz nice nimeti fark etmeye başlarız, daha çok kıymet bilen bir insan haline geliriz. Ömür dakikalarının değerli ve sınırlı olduğunu fark edip yaşam sermayemizi daha iyi kullanmanın arayışı içine gireriz. Yaptığımız işleri daha özenli yapar, yaşadığımız hayatı daha özenli yaşar, inandığımız değerleri daha özenli sahipleniriz.
Zor Zamanların Zor Dersleri
Zor zamanlar insana aczini, yetersizliğini, zayıflığını, sınırlılığını hatırlatır. İnsan her şeyi kontrol edemeyeceğini, her arzusuna ulaşamayacağını, herkesi ikna edemeyeceğini hatırlar. Dünyanın eksik bir yer, insanın eksik bir varlık, hayatın eksik bir sahne olduğunu kabullenmeye başlar. Modern zamanların her vesileyle “içindeki devi uyandır, sen her şeyi başarırsın, sen her şeyin en iyisine layıksın, sen mükemmelsin, sen kimseye muhtaç değilsin” gibi hastalıklı telkinlerinin maraz ürettiğini fark eder. Kontrolün kendisinde olmadığını anlar. İnsanın en temelinde aciz bir varlık olduğunu, her şeyi başaramayacağını, mükemmel olmadığını ve başka insanlara muhtaç olduğunu görür. Bülent Akyürek’in ifadesiyle “içindeki öküze oha demeyi” öğrenir.
Bu yönüyle, insan aslında kendini en çok da zor zamanların penceresinden tanır. Yaşam olağan akışında ilerlemeye devam ederken kendimizle, diğer insanlarla ve yaşamla kurduğumuz ilişki yüzeyseldir. Bu zamanlarda gerçekleri anlama, kendimizi geliştirme ya da yaşam alanımızdaki insanlara güvenme şansımız düşüktür. Çünkü hiçbir iddiamız mihenge vurulmamış, hiçbiri imtihan edilmemiştir. Yaşadığımız bazı ağır imtihanlarla birlikte daha önce görmediğimiz gerçekleri görmeye, daha önce yaşamadığımız deneyimleri yaşamaya başlarız. Güçlü ve zayıf yönlerimizi, zaaflarımızı, kırılganlıklarımızı, direnç noktalarımızı, rahat zamanlardaki iddialarımızın dayanıklılığını en çok o anlarda görürüz. Bu kırılma anları aynı zamanda muhataplarımızı çıplak bir gözle görme imkânı sunar. Değer verdiğimiz insanların bizimle ilgili iddiaları da bir sınanmaya tabi tutulur. Belki de bu yüzden yaşadığımız her ciddi imtihan hayatımızdan birçok insanı silip götürür. Diğer yandan da hayatımıza yeni değerli insanlar, ilkeler ve dersler kazandırır. Bunlar da olağan zamanların hiçbir şekilde kazandıramayacağı deneyimlerdir.
İmtihanları Nasıl Doğru Bir Çerçeveye
Yerleştirebiliriz?
Zorluklardan ve imtihanlardan sonra acizliğiyle yüzleşen insanın önünde iki seçenek belirir: Her insanın hâtırât-ı kalbini işiten, her dertlinin ahını duyan, her muhtacın duasına cevap veren, her samimiyetle arayana doğru yolu gösteren sonsuz bir merhamet sahibine sığınmak ya da kırılmış bir el ile intikam almaya çalışan bir insan misali derdine dert, kederine keder, acizliğine acizlik, öfkesine öfke, yalnızlığına yalnızlık katmak. Başka bir ifadeyle Allah kendisine yönelene daha fazla yönelir, gönlünü zengin kılar, dağınık vaziyetini toparlar, dünyayı ona boyun eğdirir ve dünyevi/uhrevi dertlerini gidermeye kâfi olur. Kimin de dertleri, dalbudak salmışsa, Allah onun dünyanın hangi vadisinde helak olacağına aldırış etmez” (Hakim, 7934; Beyhaki, Şuabu’l-İman, 1744).
İmtihanları doğru çerçeveye yerleştirmenin en önemli adımı onları kabullenmektir ve geçici olduklarını hatırlamaktır. İsyan etmek veya kendimizi gereğinden fazla hırpalamak acımızı derinleştirmekten başka bir yarar sağlamayacaktır. Her imtihanın vazifesini tamamlayıp gideceğini, hiçbir derdin sonsuz olmadığını, insanın zamanla her şeye alışabileceğini düşünmektir. İlk şok ve sarsıntılardan sonra da başa gelene ibret nazarıyla bakmaya başlamalı. Bunun asgari ölçütü ise her yaşantıdan sonra “bu deneyim bana neler öğretmeli” sorusunu sormaktır. Yaşadıklarımdan hangi dersleri çıkarmam gerekiyor, nerede hata yaptım, eksiklerim neler, doğrularım neler, bütün bunlardaki sorumluluğum ne, buradan hangi yöne doğru gitmem gerek, bu meydana okuma bana neleri öğretmeli… Bu sorgulamadan kasıt her şeyin suçunu üzerimize alıp kendimizi yormak, değersizleştirmek ve tüketmek olmamalı elbette. Çünkü bazı şeyler tamamen bizden bağımsız olarak önümüze çıkar ve imtihanımız haline gelir. Bizden kaynaklı olsa da olmasa da, yaşadıklarımızdan öğrenebileceğimiz çok şeyler var. Bu da doğru bir muhasebeyle mümkündür. Bu muhasebe sürecine girmeyen insan zihinsel geviş getirip durur. Kendini anlamsız bir şekilde yorarak tüketir. Anlam çıkarmak yerine kendini veya başkalarını suçlar, yaşadıklarının hissettirdiği öfkenin içinde kaybolur, yaşadığı acıya saplanıp uzun yıllar orada kalır. Günün sonunda olması gereken olur ve olacak olan da olur. İnsanın sınırlı gücüyle ve iradesiyle bunları kontrol etme veya engelleme imkânı yok. Önümüzde başka seçenek olmadığını fark ettiğimizde yapılması gereken kabullenmek, ibret almak ve yeni bir dönüşüm mücadelesine girişmektir. Tanıdığımız bütün büyük insanların hikâyesi bu örüntünün izleriyle doludur.
Nedensiz Çöküntüler ve Ruhsal Gelişim
Yaşadığımız zorlukların farklı dereceleri var. Bazen tahammül edilmesi ağır bazı musibetler bazen de nedensizce yaşadığımız hüzünler, dalgınlıklar, geçici içsel çöküntüler… Zor zamanlar gibi zamansız içsel çöküntüler de onları doğru değerlendirmeyi bildiğimizde benliğimizin derinlikleriyle daha güçlü bir temas kurmamızı sağlar. Bazen nedensizce içimize kapandığımız, konuşmadığımız, dışarı çıkmadığımız ve kimseyle temas kurmak istemediğimiz zamanlarımız olur. Bizi hareketsiz kılan bir hal öylece gelip içimize oturur. Hiçbir şey yapmadan öylece kalırız. Uzun uzun anlamsız bakışlarla bir yere bakar dururuz. O sırada zihinde birbiriyle alakasız yüzlerce düşünce dolanıp durur. Bu anlar, gereğinden uzun sürmediğinde ve iyi yönetildiğinde, fırsat verilmesi gereken anlardır aslında. O sırada yaşadıklarımızı, tepkilerimizi, söylediklerimizi ve söyleyemediklerimizi hazmederiz. Çöktüğümüz ve dalıp gittiğimiz yerde çoğu zaman ihmal ettiğimiz, ertelediğimiz, bastırdığımız, görmezden geldiğimiz yönlerimiz vardır. O dehlizlerde uzun süre kalmadığımızda, yolumuzu kaybedecek kadar dağılmadığımızda ve saplanıp kalmadığımızda yeni bir aydınlanma yaşamamız mümkün. Bu yönüyle bazı çöküntü anları varoluşsal gelişim için bir fırsata dönüştürebilir. Bu anlardan sonra da rahatlamaya başlarız ve yeni bakış açıları kazanırız. Diğer yandan, bu durum ağırlaştığında ve tek başımıza artık çıkamayacağımızı hissettiğimizde destek almamız da önemlidir.
İçe Dönme ve Ruhsal Gelişim
Ruhsal gelişimle ilgili hallerden birisi de sessizlik, inziva, içe dönme zamanlarıdır. Bildiğimiz her büyük hikâyenin çoğunlukla bir sessizlik, durgunluk, içe çekilme arka planı vardır. Hz. Peygamber’in hayatını hatırlayın. Peygamberlikten hemen önce Hira mağarasına uzlet için çekilirdi. Bazen bir ay orada kalır, ibadetle meşgul olur, kavminin sapkınlıklarından uzak kalır, derin tefekkürle meşgul olurdu. Bu sessizlik döneminin hemen sonrası ilk vahyin gelmesidir. Birçok bilinen âlim halk arasına çıkıp davalarını yaymadan önce bir süre inzivaya çekilir, iç dünyasına yönelir, tefekkür ve ibadetle meşgul olur. Mesela İmam Gazali uzun yıllar süren inziva ve halvet dönemleri yaşamış ve bu dönemlerin kendisine saymakla bitirilemeyecek durumları keşfetme imkânı verdiğini söylemiştir. En önemli eserlerinden bazılarını bu inziva döneminde kaleme almıştır. İbnü’l Arabî 14-15 yaşlarında İşbîliye’de bulunduğu dönemlerde mânevî bir işaretle inzivaya çekilip kendi iç âlemindeki hazineleri ortaya çıkarmaya karar verdiğini, bazen on dört ay kadar süren bu halvet ve riyâzetlerin neticesinde mârifet kapılarının kendisine yavaş yavaş açılmaya başladığını söyler (el-Fütûḥât, I, 616).
Bazı ünlü bilim insanlarının yaşam hikâyelerinde de benzer bir durum vardır. Önemli teorilerini geliştirip ilan etmeden önce bir süre yalnız kalır ve zorlu bazı zihinsel sancılar yaşarlar. Örneğin psikoloji biliminin öncülerinden Carl Gustav Jung yaşadığı bazı çatışmalardan sonra 3 yıllık bir inziva dönemi geçirir. En önemli eserlerinden birini bu dönemin hemen sonrasında yazar ve en önemli kavramlarını bu süreçten sonra geliştirir. Logoterapi’nin kurucusu ünlü psikiyatrist Viktor Frankl dünyanın en çok okunan kitaplarından biri olan “İnsanın Anlam Arayışı” kitabını toplama kampı sürecinde yazar ve terapisinin temellerini bu süreçte atar. Farklı bilim alanlarından örnekler çoğaltılabilir.
Günümüzde modern psikolojide bu durum tekbaşınalık (solitutde) kavramıyla ele alınmakta ve belirli bir süre bilinçli bir yalnızlığın birçok yararı olduğu ortaya konulmaktadır. Uzlet, halvet, inziva gibi haller insanın bir süre dünyanın gürültüsünden, kalabalığından, çirkinliklerinden uzaklaşmasını sağlar. Çünkü insanların arasında uzun zaman kalmanın insanı yoran, tüketen, zihnini bulandıran, maneviyata yabani hale getiren, kendine ve değerlerine yabancılaştıran yan etkileri bulunmaktadır. Bununla ilgili Hikem-i Ataiyye’de1 şöyle söylenir:
“Fikir meydanın dolaşmak isteyen kimse ilk iş olarak insanlardan uzaklaşmalıdır. Tabiat yani huylar bulaşıcı, yakınlık ise maneviyat hırsızıdır. Bundan dolayı kötü ahlâk ve hallerden kurtulmak ancak insanlardan ayrı kalmakla mümkündür. Tefekkür olmadıkça tecelli kapıları ve müşahede meydanları açılmaz. Bu yüzden gayp hazineleri olan kalplerin nefs hastalıklarından boşaltılması uzlet ile olur; maarif nurları ve rabbani tecellilerle doldurulması de tefekkürledir.”
Bütün kadim geleneklerde insanlarla yoğun etkileşimin ve dünyaya fazla meyletmenin kalbi öldüren ve hakkı görme ve anlama yeteneğini (yakîn) öldüren etkilerinden söz edilmektedir. Bu yüzden bazı tasavvuf geleneklerinde insanların ateş gibi kabul edilmesi, ısınmak için yaklaşılması ve ama mesafenin doğru ayarlanması öğütlenir. Benzer bir metaforu Alman filozof Arthur Schopenhauer kullanır. İnsanlar arası ilişkileri soğuk kış günü ısınmak için birbirine yaklaşan iki kirpinin ilişkisine benzetir. Uzak dururlarsa soğuktan donup öleceklerdir, fazla yakınlaşırlarsa dikenleri birbirine batacaktır. Bu kadim bir tartışma konusu. Ancak günümüzde ulaşılabilecek orta bir yol zaman zaman bilinçli ve seçici bir yalnızlığı tercih etmektedir. Kendimizi onarmak, kalbimizi iyileştirmek, hayatın muhasebesini yapmak, zihnimizi toparlamak ve yeniden başlamak için zaman zaman evimize, iç dünyamıza çekilebiliriz. Burada kısa bir süre kaldıktan sonra hayata kaldığımız yerden devam etmeliyiz.
