İnsan, farklı din ve felsefelere göre bir anlayış ve rol yüklenmektedir. O, tarihi süreç içinde “Allah’ın kulu” misyonundan, “Tanrı olma” rolüne kadar değişik pozisyonlar almıştır. Buna rağmen günümüzde, eksik ve hatalı da olsa insanların çoğunluğu, Allah’ın kulu olduğunu kabul eden dinlere bağlı olduğunu söylemekte ve “kul insan” figürü, teorik olarak, en fazla sahiplenilen bir tercih olmaktadır.
Ama insanın Allah’ın kulu olduğu inancı, zaman içinde menfaat ve bencillik özelliğini ön plana alan Modernist ve Seküler sistem uygulaması içinde zedelenmekte ve böylece ilahî anlayış, yara almaktadır. Ve birçok Müslüman insan, yaşadığı hayat faaliyetlerinde kulluk idraki ve sorumluluğunun boyutlarını bilmeden, yanlış tutumlar içine girmektedir. Böyle bir yöneliş giderek, Allah’ın dinine inanma gücünü zayıflatmaktadır. İnancın zaaf içerisine girdiği bir ortamda, insanlar; çeşitli düşünce ve inanç sapmaları içine girerek, günbegün taşıdıkları inanç ve ahlâk değerleri ile olan bağlılıklarını kaybetmektedirler.
Elbette ki bu durum, çoğunlukla din konusundaki bilgilerin yanlışlığından veya eksikliğinden ileri geldiği gibi din ve ahlâkın yaşanabilme imkanlarının kısıtlanmasından da kaynaklanmaktadır. Maalesef, bugün bütün Müslüman toplumların yaşadığı coğrafyalarda, böyle bir garip kaderin içine planlı olarak düşürüldüklerine şahit olmaktayız.
İnsanın hayattaki sorumluluğu, onun inanç ve yaşama pratiğini de belirlemektedir. Çünkü sorumluluk, ahlâki bir özelliktir ve İslâm dininde ahlâk, imani bilgi ve iyi davranışlarla gerçekleşebilmektedir. Hukukun ilahî veya beşerî olması da insanın sorumluluk ölçüsünü değiştirebilmektedir. Çünkü ilahî bilgi ve beşerî bilgi, günümüzde çoğunlukla birbirlerine zıt düşmektedir.
İslâm dininde, hukukun ilahî olması, beşerî bilgi ve hükümlerin ortaya konulmasına engel olmayıp, sadece bazı alanlarda; ondan farklı hükümler konulmasına imkân vermektedir. Bu özelliği ile, bilakis kişi, grup ve zümrelerin hukuku etkilemesini önleyici bir sistem ortaya çıkmaktadır.
Günümüzde Batı’nın seküler ve liberal mantığı sonucunda fert ve toplum, birbirinden ayrı ve hatta birbirine ters anlayış ve bakış açılarına sahip olmuşlardır. Bunun da sebebi, seküler ve modern anlayışın, insanın yaratılış amacını gereği gibi tanıyamamış olmaktan kaynaklanmaktadır.
Sosyal Sistem Anlayışı:
Fert ve toplum, nasıl biçimlendirilir ve bilgilendirilirse, öyle bir yaşama perspektifine sahip olmaktadır. Bu yüzden, kendini kul kabul eden ile Tanrı kabul edenlerin tutumlarının sonucu ortaya çıkan sistemden bahsetmek ve ikisinin mukayesesini yapmak durumundayız.
Batı’daki Rönesans ve Reform hareketleri, aslında Yahudi ve Hristiyan din adamlarının kendilerini ilah, kurumlarının da yegâne otorite haline getirmelerinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Allah’a inandığını söylenen Havra ve Kilise büyükleri, Allah adına kanun koyma ve söz söyleme haklarına sahip olduklarını iddia ederek, kendilerini fiilen Tanrı ilan etmişlerdi!.. Bu durum, toplum tarafından kabulü zor bir durum olduğu ve problemlere yol açtığı için fark edildi ve din ve maneviyat, bu zoraki sistem yüzünden terk edildi.
Aslında, kilisenin bu iki yüzlü tavrı, sadece onun uyguladığı bir sistem değildi. Toplumun değişik şekillerde halk üzerindeki baskı ve sömürüyü sürdüren Krallar, Senyörler ve Vassal’lar da topluma karşı değişik türde haksızlık ve zulüm yapıyordu. Ticari Burjuvazi, kilisenin toplum üzerindeki nüfuzunu Krallar ile birlikte kırıp, toplumu kendi ekonomik sistemiyle istediği şekilde yönlendirmeyi, fikir ve sanat adamlarından da destek alarak din ve ahlâk dışı doktrin ve siyasi düzenlerini kurmuşlardı.
Ticari ve fikri akımlar ile ideolojik görüşlerle kurulan akılcı veya sezgici sistemler, insanları tatmin edemediği gibi düşünce ve anlayış bakımından toplumu parçalayarak değişik din ve felsefelerin doğmasına sebep oldular. Bunun sonucunda, insanın ruh ve ahlâk dünyalarına inemeyen ve arayışlarına cevap veremeyen “doktrinler dönemi” ortaya çıktı. Bunlar da çeşitli konularda birbirinden farklı “iyi ve doğru”lar ortaya koyarak, insanlığın arayış ve varoluş beklentilerine çözüm ve şifa getirmek yerine, birbirine hasım veya birbirinden kopuk ideolojik yapıların oluşturulmasını sağladılar. Çünkü, bu görüşler; herhangi bir inanç, ahlâk ve gelenek kuralını kabul etmiyor ve modernist- seküler bir anlayış içinde yalnızca akli kurallar ile hareket ediyorlardı. Ama, bu kuralların hiçbiri, insan ruhuna ve gönlüne hitap edemediği için, kanun ve devlet gücü ile ancak varlıklarını ayakta tutulabilme imkanına sahipti.
Beşerî İdeolojilerin Karakteri:
Aslında günümüzde, insanların yalnızca kendi ırk ve menfaat sistemlerini korumaya çalışan seküler düşünce ve hayat tarzı var. Fakat bu sistem, kudretli veya hâkim grupların menfaatini korumaktan başka bir özelliği bulunmamaktadır. Bu sistemde mağdur veya zayıf kesimlere hayat hakkı yoktur.
Bu durum, bir bakıma Yunan ve Roma seçkinlerini koruyan kanun ve mevzuatın, sosyal sisteme hâkim olduğu sınıflı toplum özelliğini gündeme getiriyor. Aydınlanma sonrası ideolojiler, insan aklından çıkan ve birbirini yanlışlayan felsefi ve ideolojik (ayırımcı) fikirlerdir. Bunların geçerli olduğu Avrupa ve Asya sistemlerinde insanlık, en acımasız ve vahşi dönemlerini yaşamıştır.
Bu konuda şöyle bir ölçü koyabiliriz:
Acaba, hangi medeniyet bilgi, ahlâk, adâlet ve kardeşliği gerçekleştiren eğitim, hukuk, ahlâk, yardımlaşma ve sosyal güvenlik kurumu kurmuştur?
Bunları en fazla gerçekleştiren medeniyetler, hangi din ve ideolojinin mensubu ise, o din veya medeniyet, insanlığı yüceltmiş ve iyilik yapmıştır diyebiliriz. Bunun dışındaki her söylem veya iddia doğru değildir.
Batı’da aydınlanma kavramı, din, ahlâk ve gelenekten uzaklaşma olarak açıklanır. Hâlbuki, tarih boyunca insanlığı aydınlatan dinler iken; insanları karanlığa ve çaresizliğe itenler, dinleri bozan ve kendi arzularını din galine getiren din adamı kisveli gruplar ve yeni düzenden menfaat uman ticaret, siyaset ve bürokratlar olmuştur.
Aslında bu değerlendirmeyi birçok Batılı sosyolog, iktisatçı ve psikolog yapıyor. Modernizmin, yeni bir üst sınıf ortaya koyduğunu ve kitlelerin ise, bu sisteme adapte olmak için çeşitli mekanizmalar oluşturduğunu söylüyorlar. İvan İliç, Peter Berger, Bertant Russel, Noam Chomsky, Antony Giddens, Richard Falk bunlardan sadece birkaçı…
Hukuk ve Sistem Bütünlüğü:
İlahî hukukun geçerli olduğu toplumda karşılıklı roller, bir hukuk düzeni ile ayakta tutulur ve garantiye alınır. Bazılarının söylediği gibi, bu sistem, “din adamları” sistemi değildir. Zaten, “din adamı” kavramı, eski Yahudi ve Hıristiyan dönemine ait bir kavramdı. İslâm dini, herkesi, din konusunda eşit sorumluluk taşımasını öngörmüştür. Farklılık, bilgi ve takva (samimiyet) konusunda ortaya çıkabilmektedir. Ferdi, ailevi ve toplumsal hak ve sorumluluklar; bir yanıyla beşerî, diğer yönüyle ilahî hukuk ile muhafaza edilir. Dolayısıyla, bu hukuk düzeni, İslâmi kuralları ayakta tutmaya ve adâleti sağlamaya çalışır.
İnsan, İslâm’ın sosyal sisteminde toplumun ayrılmaz bir parçasıdır ve topluma karşı sorumlulukları vardır. Çünkü İslâm, ferdi değil; bir cemaat (toplum) dinidir. Toplum ve fert, birbirinden ayrılmaz iki birimdir. Toplum ferdi korur ve kollar; fert de topluma karşı vazife ve sorumluluklarını yerine getirir. Böylece sistemde bir denge oluşur.
Hâlihazırda, batılı modern ve seküler sistemlerin adâlet, ahlâk ve merhamet noktasında herhangi bir hassasiyeti yoktur. Buna rağmen insanlar; teknoloji, iktisadi büyüme ve refah gibi kavramların Batı medeniyetinin bir sonucu olduğunu düşünüyorlar.
Evet; Batı’nın teknoloji, iktisadi sistem ve şehir planlama gibi üstün yönleri var. Ama, onlar sadece bunlar ile ilerleme ve başarıyı sağlamadılar. 450 yıllık sömürge hareketleri, diğer ırkların köleleştirilmesi ve ikiyüzlü dış siyaset ile bu noktaya geldiler ve dünyada hala Batı merkezli bir ideoloji ve gelecek perspektifini her bölgeye yaymayı sürdürüyorlar.
Biz, farklı ve adâlet-merhamet merkezli bir medeniyeti üç bin yıl önce Türkistan bölgesinde ilim, sanat ve fikir ile birlikte kurmuş bir medeniyetiz. Biruni, Zemahşeri, Harezmi ve İbn Sina, Uluğ Bey gibi alimlerle Batı dünyası karanlıklar içindeyken; dünyaya mana ve madde üzerindeki çalışmalar ile Coğraya, Tıp, Sosyoloji, Kimya, Psikoloji, Matematik gibi dallarda büyük buluşlar yaptılar.
Bu yüzden, medeniyetin çok boyutlu gelişimini ortaya koydular. Bundan sonra, ilim, sanat ve fikir adamlarımızın Batı kompleksine girmeden kendi kültür ve ahlâk dünyalarına uygun ilmî ve sosyal çalışmaları yeniden başlatma dönemlerini hazırlamak durumundayız. Bu çalışmanın alanı, sadece teknoloji ve iktisat olmamalı; bu çalışmalara istikamet verecek ahlâk, hukuk ve kültür ağırlıklı, insanı yeniden inşa etmeye yönelik özelliği ağır basmalıdır.
