Hz. Peygamber Efendimiz (sas) her yönüyle bizlere örnektir. Çok önemli bir hayat yaşadı ve çok büyük bir miras bizlere devrederek bu dünyaya veda etti. Bu miras, dinar, dirhem veya altın değil, insanı karanlıklardan aydınlığa çıkaran çok önemli bir yoldur. Allah Resûlü (sas) insanları karanlıktan aydınlığa çıkaran bu mirasın ne olduğunu vefat etmeden kısa süre önce yaptığı veda haccında şöyle dile getirmektedir:
“Size iki şey bıraktım. Bunlara sımsıkı sarıldığınız müddetçe asla dalalete düşmezsiniz. Bu iki şey: Allah’ın kitabı ve Nebî’nin sünneti’dir” (Muvattâ, “Kader”, 1)
İşte bu ikisi, yani Kur’ân ve sünnet insanı karanlıktan aydınlığa çıkaran, Rabb’imiz tarafından bizlere bahşedilen büyük nimetlerdir.
Hz. Peygamber (sas) Yesrib’e hicret ederek bir Medine inşa etti. Fakat bundan önce Mekke’de ashabını 13 sene boyunca bir süzgeçten geçirdi. Dolayısıyla bir Medine inşa ederken nereden başlanılması gerektiğini de bizlere öğretmiş oldu. Yesrib’in Medineleşmesi, ancak gönüllerin Medineleşmesiyle mümkün olacaktı. İşte Allah Resûlü (sas) işin bidayetinde, gönülleri Medineleştirdi, tabir-i caizse kararmış gönülleri aydınlığa çıkardı, sonra aleme aydınlıklar saçan aydın bir şehir kurdu. Peki, burada şu önemli soruyu sormamız lazım: Allah Resûlü (sas) kararmış gönülleri nasıl aydınlattı?
Konuyla ilgili birçok şey aktarılabilir fakat bu makalemizde beş husus üzerinde durarak iktifa etmek isteriz:
1. Şirke karşı tevhidi inşa etmesi
2. Zulme karşı adâleti tesis etmesi
3. Cehl ahlâkına karşı hilm ahlâkını tesis etmesi
4. Menfaati değil ıslahı öncelemesi
5. Taassuba karşı hakkaniyeti esas alması
Bunları tek tek ele alalım:
1. Şirke karşı tevhidi inşa etmesi
Allah Resûlü (sas) işin başında şirke karşı tevhidi inşa ederek gönülleri inşa etmeye başlamıştır. Zira tevhid ile inşa edilmiş yürekler, Allah için adım atacak, yaptığını Allah adına ve Allah’ın rızasına uygun bir şekilde yapacaktır. İleride, sadece kendi menfaati için değil, insanlığın faydası için çalışacak bir model inşa edebilmek için evvela tevhidin yerleşmesi gerek idi.
Tevhid, Allah ile kul arasındaki hukuku tanzim eden çok önemli bir kavramdır. Allah ile kul arasında doğru bir hukuk inşa edildiğinde, kul ve diğer varlıklar arasında da doğru bir hukuk tanzim edilecektir.
Peki neden Allah Resûlü (sas) 13 sene Mekke’de peygamber olarak yaşamasına rağmen, Hz. İbrâhim (as) gibi bir balta eline alarak Kabe’nin etrafında bulunan yüzlerce putu kırmamıştır? Bunun cevabını hicretin 8. senesinde görüyoruz. Zira bu hicrî senede Efendimiz (sas) Mekke’yi fethetmiş ve bütün putları yıkmış ve yıktırmıştır. Dolayısıyla Allah Resûlü (sas) gönüllerdeki putları yıktıktan sonra dışardaki şekli putları yıkmıştır. Zira gönüllerde putlar yaşadıktan sonra şekli putlar yıkılsa ne ifade eder?
Netice olarak Peygamber Efendimiz kararmış gönülleri aydınlatmak için evvela tevhid ile başlamış ve işin bidayetine tevhidin yerleşmesi gerektiğini bizlere öğretmiştir.
2. Zulme karşı adâletin tesis edilmesi
Zulüm, bir şeyi hak ettiği yere koymamaktır. Aydınlanmış bir şehrin olmazsa olmaz ilkesi adâlettir. Hz. Peygamber (sas) ileride adâleti tesis edebilecek yüreklerin oluşması için Mekke’de, o zorlu süreçte dahi her zaman adâleti gözetmiş, her zaman mazlumun yanında yer almış ve ashabına bu değişmez ilkeyi öğretmiştir.
Bunun en güzel örneklerinden bir tanesi borcunu Ebû Cehil’den alamayan Erâş kabilesine mensup bir adamın olayıdır. Erâşlı adam Ebû Cehil’e malını satıp ondan borcunu alamamıştı. Netice olarak Hz. Peygamber’in yanına yardım için gidince, Allah Resulü (sas) “o bana da çok zulümler etti! Onunla zaten düşmanız!” gibi sözler söylemeyerek Ebû Cehil’in hemen yanına gitti ve adamın borcunu tahsil ederek adâletin tesisi için gayretini ortaya koydu.
Mazlum iken adâleti talep etmek kolay iken, kudret ve güç sahibi iken adâleti talep etmek kolay bir iş değildir. Zira güç ve kudret sahipleri, kendi menfaatleriyle çelişen adâlete pek yanaşmak istemezler. Allah Resûlü (sas) kararmış gönülleri aydınlığa çıkarırken buna da dikkat etmiş, güç ve kudret sahibi olduktan sonra da her zaman adâleti gözeterek ashabını buna göre eğitmiştir.
Böyle olduğu için hülefâ-i râşidîn döneminde adâlet vazgeçilmez bir ilke olmuştur. Mesela Ebû Ubeyde b. Cerrâh (ra) Humus şehrini Bizanslıların elinde alınca orada yaşayan gayr-i müslim halkından cizye almıştır. Bunun karşılığında ise onların canlarını ve mallarını koruma sözü vermiştir. Fakat daha sonra Bizans imparatoru büyük bir orduyla bu şehri geri almak için hareket ettiğinde, Ebû Ubeyde (ra) şehirden geri çekilmek zorunda kalmıştır. Bu durumda Ebû Ubeyde kendi menfaatini düşünseydi, aldığı cizyeleri geri vermezdi. Fakat Hz. Peygamber’den (sas) gerekli dersi alan Hz. Ebû Ubeyde (ra) topladığı bütün cizyeleri, karşılığında onları koruyamadığı için geri vermiştir. İşte güç ve kudret sahibi olduktan sonra adâleti tesis etmek için Ebû Ubeyde b. Cerrâh’ın (ra) bu tutumu güzel bir örneklik teşkil etmektedir. Efendimiz’in (sas) kurduğu aydın bir şehir/Medine için böyle bir adâlet olmazsa olmaz ilkelerdendir. Böyle bir adâletin oluşması için ise yüreklerin İslâm’ın nuruyla aydınlanması gerekmektedir.
3. Cehl ahlâkına karşı hilm ahlâkını tesis etmesi
Allah Resûlü (sas) kendisiyle gönülleri aydınlattığı hususlardan bir tanesi de hilm ahlâkını tesis etmesidir. Hilm ahlâkının karşısında cehl ahlâkı vardır. Peki nedir cehl ile hilm ahlâkları?
Cehl ahlâkı;
Zulmetmektir
Saldırganlıktır
Gururlanmaktır
Kibirlenmektir
Barbarlıktır
Hilm ahlâkı ise;
Ağır başlılıktır
Sabırdır
Akıllı ve medenîce davranmaktır
Bu açıklamalardan sonra çevresinde hikmetin babası (Ebü’l-Hakem) diye adlandırılan Amr b. Hişam’ın neden Hz. Peygamber (sas) tarafından cehaletin babası (Ebû Cehil) olarak adlandırıldığı daha iyi anlaşılacaktır. Cehl ahlâkında ısrar etmek, İslâm’ın aydınlattığı gönüllere karşı bir konum almak -bilgi sahibi olsa dahi- kendini cehaletten kurtaramayacaktır.
Allah Resulü (sas) bu hususlara bizlere öğretmiş, ileride İslâm medeniyetini kurmadan önce cehl ahlâkıyla kararmış gönülleri hilm ahlâkıyla medenileştirmiş, aydınlatmıştır.
4. Menfaatin öncelenmesine karşılık ıslahı öncelemesi
Gönüllerin aydın olabilmesi için önemli hususlardan bir tanesi de menfaatin değil ıslahın öncelenmesidir. Allah Resûlü (sas) hayatıyla bu örnekliği ortaya koymuştur. Mesela Hz. Peygamber (sas) hicretin 7. senesinde kaza umresini yapmak için yola çıktığında Mekkeliler Hudeybiye Anlaşmasına uyarak Mekke’yi üç gün terk ettiler. Şehre giren Allah Resulü (sas) umresini ashabıyla birlikte yaptı. Üçüncü günün sonunda Hz. Meymûne ile evleneceği için düğün merasimi sebebiyle biraz daha müsaade istedi. Müsaade verilmeyince de şehri terk etti.
Hz. Peygamber (sas) menfaati önceleseydi, Mekke’yi kolayca ele geçirebilirdi. Zira Mekkeliler üç gün boyunca eşyalarını bırakarak şehir terk etmişti. Fakat ıslahı öncelediği için, anlaşmaya sadık kaldı, kendisine verilen süreye uyarak hareket etti.
Menfaati önceleyen, kendi çıkarı için hiçbir kırmızı çizgi tanımayacaktır. Sırf menfaat elde etmek için meşru olmayan, ahlâka uygun olmayan hal ve hareketleri yapmaya çekinmeyecektir. Islahı önceleyen ise ahlâka uygun yoldan ayrılmaz, faydayı başkalarının da ıslahında ve toplumun hayrında arar. Bundan dolayı gönüllerin aydınlanması için menfaatin değil ıslahın öncelenmesi gerekmektedir.
5. Taassuba karşı hakkaniyeti esas alması
Son olarak ekleyebileceğimiz hususlardan bir tanesi Hz. Peygamber’in (sas) taassuba karşı hakkaniyeti esas alması ve bunu öğretmesi olduğunu söylememiz mümkündür. Câhiliye Araplarında kabilecilik anlayışı vardı. Kendi bulunduğu kabilesini, yanlış olduğunu bilse dahi doğru olarak görür ve onun yanında yerini alırdı. Bu taassup anlayışının bir yansıması olarak peygamber iddiasında bulunan Müseylimetü’l-kezzab’a, Talha en-Nemrî adlı bir kimse şöyle demektedir: “Senin yalancı olduğuna ve Muhammed’in gerçekten doğru bir peygamber olduğuna şehadet ederim. Fakat Rebia oğullarından olan bir yalancı, bizim için Mudarlıların doğru olan peygamberinden daha iyidir ve sevimlidir” (Taberî, Târihü’r-Rüsul ve’l-Mülûk, 3/286).
Talha en-Nemrî, hakikati bilmesine rağmen, taassup duyguları onun hakkaniyete yanaşmasına engel olmuş ve eğriyi doğruya tercih etmesine sebep olmuştur.
Allah Resûlü (sas) ashabını eğitirken buna dikkat etmiş, hakikatin önüne bir şeyin geçmesine fırsat vermemiştir. Zira doğru görebilmek için hakikat penceresinden bakabilmek gerekir. Ancak kişi bu durumda aydınlığa kavuşur, aksi halde karanlıklara mahkûm olur.
Allah Resûlü (sas) taassupla ilgili meselelerle karşılaştığında “câhiliye” olarak adlandırmakta, ashabını bu konularda kesin bir dille uyarmaktadır.
Başka bir olayda Hz. Peygamber (sas), kardeşin zalim de olsa mazlum da olsa yardım edilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Ashap, mazlum olduğunda yardım edilmesi gerektiğini anlamış, fakat “zalim de olsa” ifadesini kavramakta zorlanmış ve bunu Hz. Peygamber’in (sas) taassuba karşı olan tutumuyla nasıl bağdaştırılması gerektiğini sorgulamıştır. Bunun üzerine Allah Resûlü (sas) şöyle izah etmiştir: “Onu zulümden uzaklaştırırsın veya onun zulmüne engel olursun. İşte bu ona yapacağın yardımdır.” (Buhârî, “İkrâh”, 7).
Dolayısıyla kim olursa olsun daima haktan yana olunması gerektiğini, zulüm eden kardeşi dahi olsa taassup duygularına göre hareket etmeden onu bundan alıkoyması gerektiğini ifade etmektedir.
Saydığımız bu 5 husus ile Hz. Peygamber (sas) kararmış gönülleri aydınlatmaktadır. Elbette Hz. Peygamber’in (sas) ashabını eğitmesi, Yesripleşmiş gönülleri medenileştirip aydınlatması, sadece bu 5 başlık ile sınırlı tutulamayacak kadar geniştir. Fakat bu 5 önemli husus ile makalemizi sınırlı tuttuk.
Bu hakikatlerin unutulmaması, gönülleri daima diri ve karartılardan uzak, aydınlanmış olarak zinde tutmak için suffa meclisleri en önemli vesilelerden bir tanesidir. Zira insan nisyan ile maluldür. Bu suffa meclisleri, unuttuğumuz bazı hakikatleri hatırlamak, birbirimize hakkı ve sabrı tavsiye etmek için güzel birer vesiledir.
Rabb’im, Asr-ı Saâdette olduğu gibi bizim de gönüllerimizi aydınlatsın…
