Nûr kelimesinin lugat mânâlarında, ışık, ışığın şuâsı ve intişarı, aydınlık, zuhûr, aydınlanmak, aydınlatmak, ortaya koymak, ortaya çıkarmak, vuku bulmak, şüphe ve töhmetten kaçarak temiz kalmaya çalışmak gibi anlamlar bulunmaktadır.1 Istılâhî olarak nûr, genellikle eşyayı görmeye yardımcı olan ışık ve aydınlık olarak tarif edilmiştir. Seyyid Şerîf el-Cürcânî (ö. 816/1413), “Nûr, öyle bir keyfiyyettir ki göz önce onu idrak eder, sonra onun vasıtasıyla görülecek şeyleri görür. ‘Nûru’n-nûr’, Hak Teâlâ’dır”2 demektedir. Mutasavvıflara göre nûr-i hakiki, kendisi vasıtasıyla eşya idrak olunan fakat kendisi idrak olunamayan nûrdur. Zira o, nisbet ve izâfetlerden soyut olması yönünden Hak Teâlâ’nın zâtıdır. Dolayısıyla gerçekte nûr, Hakk’ın varlığından ibaret olup, kendisi zâtı ile var olduğu gibi başkalarını da zuhûra getirmiştir.3
Kur’ân-ı Kerîm’de kırk üç yerde geçen “nûr” kelimesinin, genel bir ifadeyle söyleyecek olursak otuz yedisi mahluk; altısı gayr-i mahluk, otuz biri dünyevi, altısı uhrevî, beşi zâhirî ve yirmi altısı bâtınî anlamda kullanılmıştır. Bu sayısal taksimden sonra nûru, genel olarak dünyevî ve uhrevî olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür:
Dünyevî Nûr – Uhrevî Nûr
Dünyevî nûr, dünya ile ilgili nûr demek olup bu da iki kısımdır. Birincisi basîret gözüyle idrak edilen akıl ve Kur’ân nûru gibi nûrlardır. Buna “ilâhî nûr” da denilir. “Allah’tan size bir nûr (akıl, Kur’ân, Peygamber) geldi”4, “Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyebileceği bir nûr (idrak, iman, hidâyet) verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayacak durumdaki kimse gibi olur mu?”5 vb. âyetlerde zikredilen nûr buna örnek teşkil edebilir. İkincisi ise baş gözüyle hissedilen nûrdur ki bu, ay, güneş, yıldızlar ve diğer ışık veren cisimlerden yayılan nûrdur. “Güneşi ziya (lı), ayı da nûr (lu) kılan O’dur”6, “Gökte burçları var eden, onların içinde bir çerağ (güneş) ve nûrlu bir ay (kamer-i münîr) barındıran Allah Yüceler yücesidir”7 vb. âyetlerde zikredilen nûr da buna örnektir. Münîr, nûrlu, nûr sahibi olup aydınlatan demektir. “Karanlıkları ve aydınlığı (nûru) var etti…”8, “Yeryüzü Rabb’inin nûru ile aydınlandı…”9 vb. âyetlerde zikredilen nûr ise her iki kısmı da kapsamaktadır.
Uhrevî nûr, âhiretle ilgili nûr demektir. “O gün mü’min erkeklerle mü’min kadınların önlerinden ve sağlarından ‘nûrlarının’ yürüdüğünü görürsün”10, “O (mü’min1erin) önlerinden ve sağlarından nûrları aydınlatıp gider de: ‘Ey Rabb’imiz! Nûrumuzu bizim için tamamla…’ derler”11 mealindeki ve benzeri âyetlerde zikredilen nûr ise âhiretle i1gi1idir.12
Keyfiyeti açısından ise nûru dört gruba ayırarak incelemek mümkündür:
Birincisi Güneş ve benzeri cisimlerin nûru gibi eşyayı gözlere gösterdiği halde kendisi göremeyen nûrdur ki bunlar karanlıkta gizlenmiş şeyleri ortaya çıkarıp başkalarının onu görmesine vesile oldukları halde kendileri bunları göremezler. İkincisi göz nûrudur ki bu nûr eşyayı gözlere gösterdiği gibi onu kendisi de görme istidadına sahiptir. Dolayısıyla bu, birinci sıradaki nûrdan daha üstün bir keyfiyet arz etmektedir. Üçüncüsü akıl nûrûdur kî bu nûr cehâlet karanlığında gizlenmiş düşünceye dayalı şeyleri basîretlere gösterdiği gibi kendisi de bunları hem idrak etme hem de görme imkânına sahiptir. Dolayısıyla bu da hem birinci hem de ikinci sıradaki nûrdan daha şümullü bir niteliktedir. Dördüncüsü ise Hak Teâlâ’nın nûrudur ki bu nûr, kendisi de bunları yoklukta iken gördüğü şekilde varlıkta iken de görendir. Çünkü bu şeyler gerçekte yok olsalar da A1lah’ın ilminde mevcut olduklarından bunların varlık sahasına çıkmalarıyla Allah’ın ilmi ve görmesi asla değişmez. Değişme ancak, yaratılış esnasında eşyaya ait olan bir durumdur.13
Kur’ân-ı Kerîm’de nûr, birçok varlığın isimlendirilmesi sadedinde kullanılmıştır. Şimdi bizim, bu varlıkları ve bunların nûr olarak isimlendilmelerinin ifade ettiği anlamları şu başlık1ar altında ortaya koymamız mümkündür:
Allah Tealâ
Kur’ân-ı Kerîm Allah Teâlâ’yı “Nûr” olarak isimlendirmiş ve bununla ilgili olarak şöyle buyurmuştur: “Allah göklerin ve yerin nûrudur. Onun nûrunun misali, içinde kandil bulunan bir kandilliktir. Kandil bir cam içindedir, cam inciyi andıran bir yıldızdır; (bu kandil) doğuya da batıya da ait olmayan, yağı neredeyse ateş dokunmasa bile ışık veren mübarek bir zeytin ağacından yakılır. Nûr üstüne nûr. Allah nûruna dilediğini kavuşturur. Allah insanlar için misaller veriyor, Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir.”14
1. Allah Teâla’ya mecazen “nûr” ıtlakı câiz olmakla birlikte “Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı (nûru) vareden Allah’a mahsustur”15 âyetiyle O’nun, nûrun bizzat kendisi değil nûrun câili (yaratıcısı) olduğu nasla sabit olduğundan hakiki anlamda Allah’a nûr ıtlakı câiz olamaz. Bundan dolayı bu âyet şu şekillerde izah edilmiştir:
Dahhâk’a (ö. 105/723) göre Allah göklerin ve yerlerin aydınlatıcısıdır (münevvir). Göklerin ve yerlerin ışıkları O’nun kudretiyle aydınlanmış, bütün düzen ve işleyişi O’nun gücü ve kudretiyle istikamet bulmuş, kendileri ve içlerinde bulunan her şey O’nun kudretiyle varlık sahasına çıkmıştır.16
İbn Abbas’tan (ö. 68/687-688) gelen bir yoruma göre Allah, gökler ve yer halkına yol gösteren, karanlıkları aydınlatandır. Gökler ve yer halkı ancak O’nun nûruyla Hakk’a yol bulurlar ve ancak O’nun hidâyetiyle sapıklık yollarından korunurlar.17
Mücahid’den (ö.103/721) nakledildiğine göre Allah, göklerin ve yerin hikmet ve adâletle yöneticisidir. Nitekim bilgili ve becerikli bir yönetici için “O, ülkenin nûrudur” denilir. Bu sözle onun ülkeye nûr gibi yol gösterdiği, zulmün karanlığını adâletiyle aydınlattığı anlatılmak istenir. Bu mânâ yönetici için mecazen kullandırsa da Allah için hakiki anlamda kullanmak gerekir. Zira bütün mevcûdatı O yoktan var etmiş ve aklı yol gösterici bir nûr kalmıştır. Görülen şeyler ancak ışığın üzerlerine yansımasıyla görüldüğü gibi, bütün mevcûdat da Allah’ın kudretiyle var o1muştur.18
Übey b. Ka’b (ö. 19/640), Hasan (ö. 110/728) ve Ebû Â1iye’den (ö. 93/711) yapılan nakle göre Allah, göklerin ve yerin tezyin edicisi (müzeyyin), süsleyicisidir. Allah gökleri güneş, ay ve yıldızlarla; yeri de peygamberler, âlimler ve mü’min1er1e tezyin etmiştir.19
2. Bir kısım âlimler ise nûrun gerçek mânâda ancak Allah Teâlâ’ya ıtlak olunabileceğini, O’nun dışındakilere ise mecazen ıtlak olunabileceğini söylemişlerdir. Bunlardan biri de İmam Gazzâ1î’dir (ö. 505/1111). Gazzalî Nûr Sûresi’nin 35. âyetinin tefsiri ve Allah’ın nûr olması hakkında Mişkâtu’l- envâr adında müstakil bir kitap yazmıştır.
Hz. Muhammed (sas)
Kur’ân-ı Kerîm, Peygamberimiz Hz. Muhammed’i (sas) de hem “nûr” olarak hem de “sirâc-ı münîr” olarak tavsif etmiştir. “Ey Ehl-i Kitap! Resûlümüz size Kitap’tan gizlemekte olduğunuz birçok şeyi açıklamak üzere geldi; birçok kusurunuzu da affediyor. Gerçekten size Allah’tan bir nûr (Hz. Muhammed), apaçık bir kitap (Kur’ân) geldi”.20
Müfessirlerin ifade ettiklerine göre âyette geçen “nûr”dan maksat Hz. Muhammed’dir (sas). Zira Allah Teâlâ onunla İslâm’ı ortaya çıkararak hakikatleri gösterip şirki yok etmiştir.21 Dolayısıyla O, kendisiyle aydınlanmak isteyen kimse için nûr olup gerçeği açıklamaktadır. Nitekim Yahudilere, kitaptan yani Tevrat’tan gizledikleri pek çok şeyi açıklaması da meydana çıkardığı hakikatlerden biri olarak gözükmektedir.
Peygamberimiz (sas) nûrdur; göz, zahirî nûr (ışık) sayesinde eşyayı gördüğü gibi, basîret de bâtıni nûru teşkil eden Peygamberimiz’in ve Kur’ân’ın nûru sayesinde aklî ve manevî gerçekleri görüp idrak etme imkânı bulabilir.22
Mevzu ile alâkalı olarak bir başka âyet-i kerîmede: “Ey Peygamber! Biz seni hakikaten bir şâhit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı, Âllah’ın izniyle bir davetçi ve nûr saçan bir kandil olarak gönderdik”23 ifadeleri kullanılmaktadır. Açıkça görüldüğü üzere bu âyette Peygamberimiz “sirâc-ı münîr” olarak tavsif olunmuştur. “Sirâc”, ışık veren her şey, kandil, lamba vs. demektir. “Münir” ise nûrlu ve aydınlatan anlamını taşır.24
Resûlullah’ın “nûrlu kandil” olarak tavsifinden hareket ederek diyebiliriz ki Hz. Peygamber insanlık ve cin âlemi için aydınlatıcı bir ışık olup, insanlar ve cinler, ancak onun Allah katından getirmiş olduğu nûrla aydınlığa kavuşabilirler; cehâlet ve şaşkınlık karanlıklarındaki akıllarını ve gönüllerini onunla aydınlatıp doğru yolu bulabilirler. Onun bir aydınlatan kandîl olduğu açıktır. Şu var ki onun, ancak ışığıyla aydınlanmak isteyen ve emrini tutan kimseyi aydınlatabileceği gerçeğinden hareketle Allah Teâ1â’nın, ümmetinden sadece ona tabi olanları onunla hidâyete erdireceğini söylemek zorunluluğu doğmaktadır.25 Bir başka açıdan bakıldığında, Peygamberimiz’in nûr olmasından, onun Hak’tan gerçek olarak getirmiş olduğu her şeyin, parlayan ve ışık saçan güneş gibi zâhir ve apaçık olduğu söylenebilir.26
Nûr âyetinde “meselü nûrihî” ifadesindeki “hû” zamirinin Hz. Peygamber’e aidiyeti durumunda bu temsil, onun nûrunu anlatan bir temsil olur. İbn Abbas’tan gelen bir yoruma göre ise mişkât Resûlullah’ın bedeni, misbah kalbi, zücâce göğsüdür. Hz. Peygamber’in göğsü inci gibi bir yıldıza benzetilmiştir. Onun kalbindeki mısbâh ne doğuya ne de batıya ait olmayan, kendisine ne meşrikin ne de mağribin güneşi dokunmamış bulunan mübarek bir zeytin ağacının (yağıyla) tutuşturulur. Bu yağ, kendisine ateş değmese de ışık verecek bir durumda olduğu gibi Hz. Muhammed de (sas), kendisinin peygamber olduğunu söylemese bile insanlara gerçek beyanatlarda bulunacak bir durumdadır.27 Âyet-i kerîmenin işâretiyle Peygamberimiz için geçerli olan bu özellik ve mazhariyet Hz. Âdem’den (as) itibaren Efendimiz’e (sas) kadar gönderilen tüm Peygamber Efendilerimiz için geçerlidir.
Kur’ân-ı Kerîm
Yüce Allah, “Ey insanlar! Şüphesiz size Rabb’inizden kesin bir delil geldi ve size apaçık bir nûr (Kur’an) indirdik”28, “O peygambere inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûra (Kur’an’a) uyanlar var ya işte kurtuluşa erenler onlardır”29, ve “Allah’a, peygamberine ve indirdiğimiz o nûra (Kur’ân’a) inanın. Allah yaptıklarınızdan haberdardır”30, “İşte böylece sana da emrimizle Kur’ân’ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdim. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi doğru yola eriştirdiğimiz bir nûr kıldık”31 âyetlerinde Kur’ân-ı Kerîm’i “nûr” olarak tavsif etmiştir. Kur’ân-ı Kerîm, bir kısım âyetlerde ise “münir” (nûrlandıran, ışık saçan) olarak da nitelendirilmektedir.32
Nûr âyetinde geçen “meselü nûrihî” ifadesindeki “hû” zamiri Kur’ân’a da gidebilir. Bu takdirde temsil, ehl-i imanın kalbindeki Kur’ân’ın nûrunu anlatır. Taberî bu görüşü tercih etmiştir. Buna göre: Allah’ın, kendilerini doğru yola eriştirmek için indirdiği ve mü’minlerin kalplerinde sakladıkları, ona inanarak ve onu tasdik ederek kurtuluşa erdikleri Kur’ân’ın meseli şudur: Mişkât mü’min, zücâce mü’minin sadrı ki içinde kalbi bulunmaktadır. O’nun kalbindeki Kur’ân ise misbah (lamba) gibidir. Mü’minin, Kur’ân’ın nûru ve aydınlatması ile küfür ve şekten kurtulmuş sadrı, inciden bir yıldıza benzetilmiştir. Şüphesiz bu Kur’ân Allah indindendir ve O’nun kelâmıdır. Burada Allah Teâlâ, Kur’ân’ın kendi katında gelmiş olmasını, lambanın, yağı ateş değmese de ışık verecek derecede pek saf ve pek güzel olan ve ne doğuya ne de batıya ait olmayan mübarek bir ağac(ın yağından) tutuşturulmasıyla temsil etmiştir.33
“Öyle ki neredeyse ateş değmese de yağı ışık verir”: Allah Teâlâ tevhidi açıklamak üzere bu Kur’ân’ı indirmek suretiyle daha fazla beyanda bulun- masa bile, Kur’ân’ın nüzulünden önce halkın gözü önüne serdiği deliller ve burhanlar, düşünebilen ve akledebilen herkese tevhidi göstermeye yeter. Bunlar tevhidi ispat edecek mâhiyette ve güçtedirler. Bir de Kur’ân’ı indirdikten; orada varlığının ve birliğinin delillerini zikrettikten ve önceki deliller üzerine yeni yeni deliller getirdikten sonra şüphesiz bunlar tevhidi ortaya koymada daha çok yeterli olurlar.
“(Kur’ân’ın) ışığı, nûr üstüne nûrdur” Kur’ân, Allah katından inmiş bir nûrdur. Allah onu, kendisiyle aydınlanmaları için insanlara indirmiştir. İşte Kur’ân, indirilişinden önce mevcut bulunan, Allah’ın vahdâniyyetine delâlet eden ve nûr olan deliller ve açıklamalar üzerine gelmiş bir nûrdur. Yani önceki deliller bir nûr, Kur’ân da bir nûrdur. Böylece bunlar nûr üstüne nûr olmuş olurlar.”34
Tevrât ve İncîl
Allah Teâlâ’nın vahyi olarak Kur’ân nûr olunca önceki peygamberlere gelen vahiyler ve kitaplar da elbette nur olarak tavsif edilebilirler. Zaten “Biz, içinde doğruya rehberlik ve nûr olduğu halde Tevrat’ı indirdik”35 ve “De ki: Öyle ise Mûsâ’nın insanlara bir nûr ve hidâyet olarak getirdiği kitabı kim indirdi?”36 âyetlerinde Tevrat’ın; “…Ve ona (Îsâ’ya), içinde doğruya rehberlik ve nûr bulunan, önündeki Tevrat’ı tasdik eden, sakınanları bir hidâyet ve öğüt olmak üzere İnci1’i verdik”37 âyetinde de İncil’in içindeki âyetler nûr olarak tavsif edilmiştir.
Îman ve İslâm
Yine Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok âyetinde şirk, nifak ve küfür “zulümât” olarak nitelendiği gibi buna mukabil hidâyet, iman ve İslâm da nûr olarak nitelenmiştir. Aslında Al1ah’ın insanoğlunun gözü önüne diktiği delillerin, onlara indirdiği ilâhî kitapların, âyet ve beyyinelerin, nübüvvetin, özellikle Kur’ân’ın ve Peygamberimiz’in nûr olarak tavsif edilmesi de bu anlamda kabul edilebilir. Bununla birlikte genellikle şu âyetlerde geçen nûr kavramından hidâyet, iman ve İslâm kastedilmiştir:
“Allah, inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa (nûra) çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tâgûttur, onları aydınlıktan (nûrdan) alıp karanlığa götürür.”38
“(O nûr olan Peygamber ve Kitap,) rızasını arayanı Allah onunla kurtuluş yollarına götürür ve onları iradesiyle karanlıklardan aydınlığa (nûra) çıkarır, dosdoğru bir yola iletir.”39
“Allah’ın nûrunu (İslâm’ı, irnanı) ağızlarıyla (üfleyip) söndürmek istiyorlar. Halbûki kâfirler hoşlanmasalar da Allah nûrunu tamamlamaktan asla vazgeçmez”.40
“Elif. Lâm. Râ. (Bu Kur’ân), Rabb’lerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır”.41
“Andolsun ki Mûsâ’yı da kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkarsın diye ucizelerimizle gönderdik”.42
Bu ve buna benzer âyet-i kerîmeleri ele alıp incelediğimizde şu gerçek karşımıza çıkar; Kur’ân-ı Kerîm, küfrü ve onun safında yer alan bütün düşünce ve davranışları karanlık olarak nitelediği gibi, iman ve onun safında yer alan bütün düşünce ve davranışları da aydınlık olarak tavsif etmektedir. Hz. Peygamber de (sas) dünyada yapılan zulüm ve haksızlıkların, kıyamet günü karanlıklar şeklinde tezâhür edeceğini belirterek, bütün kötülüklerin karanlığa mensub ve ondan ibaret olduğunun sadece bir örneğini vermişlerdir. Dolayısıyla küfür, şirk ve günahlar zulümâtı teşkil ettiği gibi, hidâyet, iman ve İslâm da nûru teşkil etmektedirler. İşte âyetlerin verdiği mesajdan da rahatlıkla anlaşılabilmektedir ki peygamberlerin gönderilmesinin, onlara kitapların indirilmesinin ve onlar eliyle birtakım mucizelerin izhar edilmesinin asıl hedefi, insanları küfür, şirk ve bunlara bağlı olan düşünce ve fiil karanlıklarından, iman, hidâyet ve İslâm aydınlığına çıkarmaktır. Şu kadar var ki, Allah ancak dilediği kimseleri nûruna eriştirir43; Allah’ın kendisine nûr vermediği kimsenin ise aydınlıktan bir nasibi yoktur.44
Mahşerdeki Nûr
Kur’ân-ı Kerîm, kıyamet günü mü’minlerin önlerinde ve sağlarında kendileriyle beraber koşan nûrlarından haber vermekle ve şöyle buyurmaktadır: “O günde erkek ve kadın mü’min1eri, nûrları önlerinden ve sağlarından koşar bir halde görürsün. (Melekler onlara:) Bugün size müjdeniz ebedî kalacak olduğunuz ve altlarından ırmaklar akan cennetlerdir (diyecekler). İşte bu, büyük murada ermenin tâ kendisidir”45, “Ey iman edenler, bir tevbe-i nasûh ile Allah’a tevbe edin. Olur ki Rabb’imiz kötülüklerinizi affeder ve sizi, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar. O gün (âhiret günü) Allah, peygamberini ve iman edip onunla beraber olanları rüsvâ etmeyecek. Nûrları önlerinde ve sağlarında koyacak. Diyecekler ki: Ey Rabbimiz, nûrumuzu tamamla, bizi bağışla. Şüphesiz ki sen, her şeye hakkıyla kadirsin.”46 O gün mü’min1erin önlerinden ve sağlarından koyacak olan nûr hakkında İbn Mes’ûd (ra) şu açıklamayı yapar: Onlara amellerine göre nûr verilir ve sıratı geçerler. İçlerinden kimisinin nûru dağ gibi, kimisinin nûru hurma gibidir kimisinin n’aru ayakta duran bir adam gibidir. Nûrları en az olanı ise nûru başparmağının ucunda olanıdır ki bir yanar bir söner.47
Ebû Zer ve Ebû Derdâ’dan (ra) rivayet edilen bir hadîs-i şerifte Peygamberimiz (sas): “Ben kıyamet günü secdeye izin verileceklerin birincisi yim, izin verilip de başını kaldıracakların da birincisiyim. Başımı kaldırıp önüme, arkama, sağıma ve soluma bakarım, bakınca bütün ümmetlerin arasında ümmetini tanırım” buyurmuş; yâ Resûlallah! Nûh’tan (as) ümmetine kadar bütün ümmetleri nasıl tanırsın diye sorulduğunda da: “Onları abdestin tesiriyle alanları, elleri ve ayaklarının parıldamasıyla tanırım. Bu durum başka ümmetlerde yoktur. Kitapları sağ taraflarından verilir, onunla tanırım, yüzlerinde secde izlerinden işaretleri vardır, onunla tanırım. Önlerinden, sağ ve sol taraflarından koşan nûrlarıyla tanırım”48 şeklinde karşılık vermiştir.
Bu hadîs-i şerif ve âyet hakkındaki İbn Mes’ûd’un (ra) yorumu, âhiret günü mü’min1ere verilecek bu nûrun ışık inânâsında olduğunu ve herkes karanlıklar içinde iken, mü’min1erin bu nûr sayesinde önlerini görerek yürüyüp sıratı geleceklerini bildirmektedir.
