Menü
Muhammed es-Sallâbî
Muhammed es-Sallâbî
Kur’ân’a, sünnete ve nebevî terbiyeye dönüş her dönemde karanlığı aydınlatan temel unsur olmuştur.
Şubat 14, 2026
Yazarın Tüm Yazıları

Bu sayımızda, “Aydınlanma Sayısı” vesilesiyle Dr. Ali Muhammed Muhammed es-Sallâbî ile gerçekleştirdiğimiz röportajla karşınızdayız. Söyleşi, modern dünyanın anlam kaybı ve arayışı karşısında Kur’ân ve sünnet merkezli bir aydınlanmanın imkânını yeniden düşünmeye davet ediyor.

Kur’ân’ın Peygamber Efendimiz’i (sas) “Sîrâcen Münîr” olarak tanımlaması, bu röportajın ana eksenini oluşturuyor. Aydınlanma, burada yalnızca zihinsel bir kavrayış değil; insanın fıtratıyla, ahlâkla ve nebevî rehberlikle yeniden buluşması olarak ele alınıyor. Röportaj, Allah Resûlü’nün (sas) rehberliğinin bugün de modern insanın karanlıklarına ışık tutan diri bir çağrı olduğunu güçlü biçimde hatırlatıyor.

Hocam, bu sayımızın dosya konusunu “Sîrâcen Münîr” olarak belirledik. Bu kavram, Peygamber Efendimiz’in (sas) hem tarihe hem de kalplerimize bıraktığı aydınlığın en veciz ifadesi. İlk olarak bu noktadan başlamak gerekirse; “Sîrâcen Münîr” kavramını, modern insanın karanlıklarını aydınlatan bir medeniyet çağrısı olarak nasıl okumalıyız?

Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de Peygamber Efendimiz’i (sas) şu ifadelerle vasfetmiştir: “Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeci, bir uyarıcı, Allah’ın izniyle O’na çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil (Sîrâcen Münîr) olarak gönderdik.”

“Sîrâcen Münîr” ifadesi gündüz güneşin, gece ise ayın verdiği ışığa işaret eder. Bu ışık sayesinde karanlıklar dağılır; insan için doğru istikamet belirginleşir; yol üzerindeki engeller ve zorluklar aşılabilir hâle gelir. Bu bakımdan Allah Resûlü’nün (sas) daveti bizzat bir kandildir; onun hidayeti ise aydınlatıcı bir nurdur.

Peygamber Efendimiz’in (sas) bu sıfatla anılması, Kur’ân-ı Kerîm’in bizzat bir nur oluşundandır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: “İşte böylece sana da emrimizden bir ruh vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin; fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle hidayete erdirdiğimiz bir nur kıldık.”

Dolayısıyla “Sîrâcen Münîr”, Peygamber Efendimiz’in (sas) tevhîde çağrısını, İslâm’ın esaslarını ve insanlığı karanlıklardan aydınlığa çıkaran nebevî rehberliği ifade eder.

  Bugün İslâm dünyasının yeniden bir diriliş ve güven telakkisine ihtiyacı var. Aydınlanmanın bireyden topluma taşınmasını sağlayan temel ilkeler nelerdir?

Bu noktada esas alınması gereken temel referans, Kur’ân-ı Kerîm ve Allah Resûlü’nün (sas) sünnetidir. Gerçek diriliş ve sahih bir özgüven ancak buradan beslenebilir. Zira Yüce Allah açıkça beyan etmiştir ki Müslümanlar Kur’ân’dan önce başka bir hâl üzereydi; Kur’ân’la birlikte bambaşka bir kimlik kazandılar.

Hakiki diriliş, Peygamber Efendimiz’in (sas) öncülüğünde gerçekleşmiştir. Ondan önce de insanlık tarihindeki büyük diriliş ve medeniyet hamlelerine peygamberler rehberlik etmiştir. Kur’ân’a göre ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Âdem (as), ilk insanlık medeniyetinin kurucusudur. Hz. Nûh (as) ise ikinci büyük insanlık medeniyetinin öncüsüdür. Nitekim kendisine şöyle buyrulmuştur: “Ey Nûh! Bizden bir selâm ve seninle birlikte olan ümmetlere bereketlerle in.[Hûd 11/48]

Ardından Hz. Hûd, Hz. Sâlih ve nihayet Hz. İbrâhim (as) ile insanlığa büyük bir medeniyet mirası bırakılmıştır. Allah Teâlâ, Hz. İbrâhim hakkında: “Ben seni insanlara imam kılacağım.[Bakara 2/124] buyurmuş ve onun hayatını Kur’ân’da muhafaza etmiştir. İşte Allah Resûlü (sas) de bu nebevî çizginin son ve en kâmil temsilcisi olarak ortaya çıkmıştır.

Bu sebeple gerçek diriliş ancak Allah Resûlü’nün (sas) yoluna dönmekle mümkündür. Onun hayatını, sözlerini, fiillerini ve onaylarını tanımadan; siyerini derinlemesine öğrenmeden sahih bir dirilişten söz edilemez. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Andolsun ki Allah Resûlü, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için en güzel örnektir.[Ahzâb 33/21]

Tarih boyunca Müslümanlar, bu nebevî referansa sarıldıkları ölçüde izzet bulmuşlardır. Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali dönemlerinde; Ömer b. Abdülaziz zamanında; Emevîler devrinde; Yûsuf b. Tâşfîn, Nûreddin Zengî ve Selâhaddîn Eyyûbî gibi öncü şahsiyetlerin dönemlerinde yaşanan dirilişlerin tamamı, Kur’ân ve sünnet merkezli bu nebevî aydınlanmanın bir neticesidir.

  Bir anne-baba evde ne yaparsa, nebevî terbiyenin bir yansıması olabilir?

Ashâb-ı kirâm, siyer-i nebeviyyeyi babalarından kalan en kıymetli miras gibi görürlerdi. Tâbiîn ve onları takip eden nesiller de aynı hassasiyetle çocuklarına Allah Resûlü’nün (sas) hayatını öğretmeye büyük önem verdiler.

Bu sebeple anne-babaların en önemli sorumluluklarından biri, çocuklarına yaşlarına uygun şekilde siyer-i nebeviyyeyi öğretmeleridir. Çocuklar ve gençler için kaleme alınmış siyer kitapları -örneğin Ebü’l-Hasen en-Nedvî’nin bu alandaki çalışmaları- Müslüman evlerinde mutlaka yer almalıdır. Çünkü Peygamber Efendimiz’in (sas) şahsiyeti ancak bu yolla tanınır ve sevilir; sevgi de tabiî olarak örnek almayı beraberinde getirir.

Bu eğitim yalnızca aileyle sınırlı kalmamalı; okullarda, camilerde, üniversitelerde ve eğitim müfredatlarında da siyer merkezi bir yer tutmalıdır. Müslüman çocuklar ve gençler, Allah Resûlü’nü (sas) kendi nefislerinden, evlatlarından ve mallarından daha çok sevmeyi öğrenmelidir. Bu, imanın özüyle doğrudan ilgilidir.

Ne yazık ki bugün bazı toplumlarda futbolcuların, sanatçıların, siyasetçilerin kültürel etkisi; Peygamber Efendimiz’den (sas) ve ashâbından daha görünür hâle gelebilmektedir. Bu durum, ciddi bir kültür ve bilinç problemine işaret eder. Dolayısıyla nebevî terbiyenin evlerde yeniden ihyası, aynı zamanda sağlıklı bir kültür inşası meselesidir.

  Tarih boyunca büyük medeniyetler güçlü bir değer ve ahlâk mimarisi üzerine yükseldi. Sizce günümüz medeniyet krizinin temel sebepleri nelerdir?

Tarih boyunca büyük medeniyetler, ahlâk ve yüce değerler üzerine inşa edilmiştir. Bugün yaşadığımız zayıflamanın ve çözülmenin temelinde ise ahlâkî erozyon bulunmaktadır.

Yüce Allah, Peygamber Efendimiz’i (sas) şöyle vasfetmiştir: “Şüphesiz sen yüce bir ahlâk üzeresin.[Kalem 68/4]. Allah Resûlü (sas) de: “Ahirette bana en yakın olanlarınız, ahlâkı en güzel olanlarınızdır.[Tirmizî, Birr, 71] buyurmuştur.

Bu, ahlâkın imanla doğrudan irtibatlı olduğunu göstermektedir. Zira ahlâk, Allah’a iman etmenin, âhirete inanmanın ve imanın altı esasının tabiî bir neticesidir. Kur’ân-ı Kerîm, imanın meyvelerini açıkça ortaya koyar. Nitekim Mü’minûn sûresinde şöyle buyrulur:
Müminler gerçekten kurtuluşa ermiştir. Onlar ki namazlarında huşû içindedirler; boş ve faydasız işlerden yüz çevirirler zekâtı verirler; iffetlerini korurlar…[Mü’minûn 23/1-5]

Bu âyetler, iman ile ortaya çıkan ahlâkî sonuçlar arasındaki bağı açıkça gösterir. Şirk, küfür ve Allah’ın yolundan sapma; olumsuz ahlâkî sonuçlar doğurur. İman ise ihlâsı, doğruluğu, sadakati ve güzel ahlâkı meydana getirir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: “Kim yüzünü Allah’a teslim eder ve ihsan sahibi olursa, sağlam bir kulpa tutunmuş olur.[Lokmân 31/22]. Yine: “Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve sadıklarla beraber olun.[Tevbe 9/119].

Kur’ân’da iman eden erkek ve kadınların sahip olduğu ahlâkî vasıflar bir bir sayılır: Müslümanlar, müminler, itaat edenler, doğrular, sabredenler, huşû sahipleri, infak edenler, oruç tutanlar, iffetlerini koruyanlar ve Allah’ı çokça zikredenler… Yüce Allah, bu kimseler için bağışlanma ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.

Peygamber Efendimiz (sas), ashâbını sadece itikadî konularda değil; ahlâkî, sosyal, güvenlik ve idarî alanlarda da yetiştirmiştir. Bu çok yönlü eğitim, Dârü’l-Erkam döneminde başlamış; gizli davet sürecinde ve açık davet döneminde sistemli biçimde devam etmiştir.

Bizim ahlâk anlayışımızda, Kur’ân-ı Kerîm ve Allah Resûlü’nün (sas) rehberliği yeterlidir. Zira bu iki kaynakta; arınma, nefis terbiyesi, değerlerin inşası ve kötü ahlâklarla mücadele vardır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur:
Nefse ve onu düzgün bir biçimde yaratana yemin olsun ki, ona kötülüğü ve takvayı ilham etti. Nefsini arındıran kurtuluşa ermiş, onu kirleten ise ziyana uğramıştır.[Şems 91/7-10]

Peygamber Efendimiz (sas), ashâbını kibirden, riyadan ve kötü huylardan arındırarak bu büyük ahlâk terbiyesini fiilen uygulamıştır. Bugün yaşanan ahlâkî çöküşlerin temel sebeplerinden biri, Kur’ân’dan ve nebevî terbiyeden uzaklaşmaktır. Oysa Yüce Allah şöyle buyurur:
Şüphesiz bu Kur’ân, en doğru yola iletir.[İsrâ 17/9]

Kur’ân; inançta en doğru yolu gösterdiği gibi, ibadette, ekonomide, siyasette ve ahlâkta da en doğru ölçüyü sunar. Onun ahlâk sistemi bütüncül ve tutarlıdır:
Allah adâleti, iyiliği ve akrabaya vermeyi emreder; hayasızlığı, kötülüğü ve zulmü yasaklar.[Nahl 16/90]

Tevhid ile anne-babaya iyilik emri yan yana zikredilir. Lokmân’ın (as) oğluna verdiği öğütlerde de aynı ahlâkî bütünlük görülür: Allah’a ortak koşmamak, anne-babaya iyilik, Allah’ın her şeyi bildiğinin bilinciyle yaşamak, namazı dosdoğru kılmak, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak, sabır, tevazu ve edep…

Bu nebevî ahlâk anlayışı, sahâbe tarafından çocuklarına aktarılmış; Hz. İbrâhim’in (as) evlat terbiyesi, Hz. Yâ’kûb’un (as) oğullarıyla imtihanı ve Hz. Yûsuf’un (as) hayatı bu ahlâk eğitiminin canlı örnekleri olarak Kur’ân’da anlatılmıştır. Hz. Yûsuf’un iffeti, doğruluğu, affediciliği ve ihsan ahlâkı; nefsin kötülüğe meyli karşısında nasıl bir duruş sergilenmesi gerektiğini öğretir.

Sonuç olarak, bazı toplumlarda görülen ahlâkî çöküşlerin temelinde; Kur’ân’dan, Allah Resûlü’nün (sas) rehberliğinden ve nebevî terbiyeden uzaklaşma vardır.

  Kur’ân’ı çokça okuduğumuz hâlde sahâbenin yaşadığı aydınlanmayı neden yaşayamadık? Eksiklik nerede?

Günümüzde Kur’ân’la yaşayan, bunun izleri davranışlarında, ahlâklarında ve yüzlerinde görülen; huzurlu ve güvenli bir hayat süren insanlar da vardır. Ancak toplumun genelinde durum farklıdır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: “Sonra kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras bıraktık. Onlardan kimi kendine zulmeder, kimi orta yolu tutar, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçer.[Fâtır 35/32]

Kur’ân’la gerçek bir bağ kurabilmek; sadece okumakla değil, nefsin terbiyesi ile mümkündür. Bu da özellikle gece ibadeti ile gerçekleşir. Peygamber Efendimiz (sas), gece kıyamıyla nefisleri arındırırdı. Kur’ân, gece ibadetini şöyle tasvir eder: “Gecenin bir kısmında secde ederek ve ayakta durarak âhireti düşünen ve Rabb’inin rahmetini uman kimse…[Zümer 39/9]

Gece kıyamı, kalbi arındıran en önemli amellerdendir. Aynı şekilde zikir; “Sübhânallah, elhamdülillah, lâ ilâhe illallah, Allahu ekber” gibi tesbihler; Peygamber Efendimiz’e (sas) salâtu selâm getirmek de nefsi tezkiye eden amellerdendir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: “O, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size rahmet eder; melekleri de sizin için dua eder.[Ahzâb 33/43]. Yine: “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.[Ahzâb 33/56].

Hadiste de şöyle buyrulmuştur: “Kim bana bir salât getirirse, Allah ona on salât eder.[Müslim, Salât, 70].

Kulun Peygamber’e salâtı bir duadır; Allah’ın kula salâtı ise rahmet, mağfiret ve lütuftur. İşte bu ameller, kalbi temizler. Bu hâli yaşayan insanlar her dönemde vardır; her ne kadar az olsalar da… Bazı âlimlerin dediği gibi: “Dünyada bir cennet vardır; ona girmeyen, âhiret cennetine de giremez.” Bu, huzur ve itminan hâlidir. Yüce Allah da şöyle buyurur: “Kim mümin olarak salih amel işlerse, ona mutlaka güzel bir hayat yaşatırız.[Nahl 16/97].

Bazı âlimler de şöyle der: “Biz öyle bir huzur ve sükûn içindeyiz ki krallar bunu bilselerdi, kılıçlarıyla bize saldırırlardı.”

Bu hâl, Allah’ın bir lütfudur; fakat salih âlimlerle, tezkiye ve terbiye ehli kimselerle iyi bir beraberlik ister. Dolayısıyla her şeyi kapkara görmemek gerekir. Zayıflıklar vardır ama bu Allah’ın sünnetidir: Bazen güçlenir, bazen zayıflar. Kurtuluşun tamamı ise Allah’ın Kitabı’na ve Peygamber Efendimiz’in (sas) yoluna sarılmaktadır.

  Aydınlanma çoğu zaman bireysel bir süreç olarak görülüyor. Ne zaman toplumu dönüştüren bir güce dönüşür?

Bu dinin tabiatı cemaat üzerinedir. Namaz cemaatle kılınır; Ramazan topluca başlar ve biter oruç, zekât ve hac ibadetlerinin hepsi toplumsal bir ruh taşır. Fâtiha sûresinde bile: “Yalnız Sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz. [Fâtiha 1/5] denir.

Bu din; önce peygamberlerin önderliğinde, sonra onların mirasını taşıyan âlimler, ıslah ediciler ve salih yöneticiler eliyle ilerlemiştir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur:
“Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir; iyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar.”

Yine: “İyilik ve takvâ üzere yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın.[Mâide 5/2]

İnsan fıtratı gereği sosyal bir varlıktır; başkalarıyla birlikte yaşar. Bu beraberliği Allah’ın şeriatı düzenler. Peygamber Efendimiz’in (sas) hayatı da baştan sona cemaat inşasıdır: İlk davet, Dârü’l-Erkam, Habeşistan hicreti, Medine toplumunun inşası, ensar-muhacir kardeşliği ve ardından zulmü ortadan kaldıran fetihler…

Gerçek nur, Allah’ın hidayetine uymakla ortaya çıkar; bu da ancak birlikte iyilik ve takvâ üzere hareket etmekle mümkündür.

  Bugün gençler kimlik ve yön bulma konusunda büyük bir kuşatma altında. Onlara sunacağınız “ışık” nedir?

Kimlik, peygamberler silsilesine aidiyetle başlar. Âdem’den Nûh’a, İbrâhim’den Mûsâ’ya, Dâvûd’dan Süleyman’a, Yûsuf’tan Eyyûb’a, Yûnus’tan Zekeriyyâ ve Yahyâ’ya kadar tüm peygamberler; mümin kimliğinin ayrılmaz parçasıdır.

İkinci temel unsur, vahiydir. Kur’ân, hayatın her alanına rehberdir: “Sana bu kitabı, her şeyin açıklaması, hidayet, rahmet ve müjde olarak indirdik.”

Üçüncü olarak, Allah Resûlü (sas) en yüce örnektir; mutlak referanstır. Bununla birlikte, sahih tarih bilinci de önemlidir. Ne sahâbeyi karalayan uydurma rivayetler ne de oryantalist bakış açıları kimliğimizi şekillendirmelidir. Gençler, doğru tarih ve sağlam kaynaklarla buluşmalıdır.

Ayrıca Arapça; beyanın, edebiyatın ve Kur’ân dilinin taşıyıcısıdır; bu da kimliğimizin parçasıdır. Aynı şekilde, akla ve fıtrata aykırı olmayan; İslâm medeniyetinin ürünü olan örf ve gelenekler de kimliğin doğal unsurlarıdır.

  Tarihin en karanlık dönemlerinde İslâm toplumlarını yeniden aydınlığa çıkaran temel etken neydi?

Buna dair çok sayıda örnek vardır. Meselâ Murâbıtlar döneminde cehalet yaygınlaşınca; Abdullah b. Yâsîn, Yahyâ b. İbrâhim ve Yusuf b. Tâşfîn, Kur’ân’a, sünnete ve şeriata dönüş çağrısı yaptı. Bunun neticesinde büyük bir devlet kuruldu; Endülüs Müslümanları korunarak Zallâka gibi tarihî zaferler kazanıldı.

Libya’daki Senûsî hareketi de böyledir. Kur’ân’dan, sünnetten ve ahlâkî eğitimden uzaklaşan bir toplumda; zâviyeler kuruldu, Kur’ân öğretildi, meslek eğitimi verildi ve toplum yeniden ihya edildi. Bu hareket, Afrika’nın pek çok bölgesine yayıldı.

Ömer b. Abdülaziz döneminde Kuzey Afrika’ya gönderilen tâbiîn âlimleri de benzer bir ihya gerçekleştirdi. Hindistan’daki ıslah hareketleri dahi bu çizginin devamıdır.

Sonuç olarak; Kur’ân’a, sünnete ve nebevî terbiyeye dönüş her dönemde karanlığı aydınlatan temel unsur olmuştur.

  Medeniyet inşasında ilmin, merhametin ve adâletin rolünü bugün nasıl yeniden canlandırabiliriz?

Islah hareketleri tarih boyunca hiç eksik olmamıştır. Cezayir’de Abdülhamîd b. Bâdîs, Fas’ta Karaviyyîn, Tunus’ta Zeytûne; Osmanlı döneminde Sultan Muhammed el-Fâtih’in kurduğu ilim merkezleri… Bu kurumlar, asırlar boyunca nice âlimler ve öncü nesiller yetiştirmiştir. Bugün de ümmette hayır hâlâ mevcuttur; elhamdülillah.

İlmin, merhametin ve adâletin yeniden ihyası; doğru usûl ve sahih metodlara bağlı kalmakla mümkündür. Yani Kur’ân’ı doğru anlamaya, sahih sünneti doğru kavramaya, İslâm şeriatini ve sahih akîdeyi doğru temellere oturtmaya götüren yöntemlerle ilerlemek gerekir. Nitekim Yüce Allah buyurur: “Kime hikmet verilmişse, ona büyük bir hayır verilmiştir.[Bakara 2/269]

Bu, İslâm’ın her zaman ve her mekânda geçerli olduğunu idrak ettiren bütüncül bir müfredat gerektirir. Kur’ân-ı Kerîm; usûl ve makāsıdıyla, ekonomik ilkelere; siyasal ilkelere psikolojiye, sosyolojiye ve tarihe dair temel prensipler sunar. Peygamber Efendimiz (sas) ve ashâb-ı kirâm (ra), bu ilkeleri hayata geçirerek yaşayan bir medeniyet inşa etmişlerdir.

Kur’ân; sadece okunmak için değil, kalplerle ve akıllarla tefekkür edilmek için indirilmiştir: “Onlar Kur’ân’ı gereği gibi düşünmüyorlar mı? Eğer Allah’tan başkası tarafından indirilmiş olsaydı, içinde birçok çelişki bulurlardı.[Nisâ 4/82]

“Bu mübarek kitabı sana indirdik ki âyetlerini düşünsünler.” [Sâd 38/29]Kur’ân ve şeriat, her zaman ve mekânda yol göstericidir. Bunun yanında İslâm, insanlığın akıl, tecrübe ve pratikle ulaştığı faydalı birikimlerden yararlanmayı da yasaklamaz. Bilakis, vahyin rehberliğinde bu birikimleri insanlığın hayrına yönlendirir.

  Bu değerler, İslâm düşüncesinin aydınlanmasında temel sütunlar mıdır?

İslâm düşüncesi mutlaka Kur’ân’dan beslenmelidir. Kur’ân, gaybî alanla aklî alanı birleştirir. En güçlü aklî ilkeler Kur’ân’da yer alır; insanlığı yönlendiren en büyük akıllar ise peygamberlerin akıllarıdır. Ancak bu akıllar, vahiy ile desteklenmiştir; böylece “nur üstüne nur” ortaya çıkmıştır.

Akıl, tek başına cennet, cehennem, ilâhî zât ve sıfatlar gibi alanlara ulaşamaz. Kur’ân bu alanları aydınlatır. Meselâ Hz. Yûsuf’un (as) kıssasının sonunda:
Bunlar, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir.
[Âl-i İmrân 3/44]. Hz. Meryem ve Hz. Zekeriyyâ (as) kıssalarının sonunda da aynı vurgu yapılır.

Hz. Nûh’un (as) kıssasında ise Kur’ân, geçmiş medeniyetlerin akıbetini bildirirken sabrı ve takvâyı merkeze alır. Kur’ân, insanlığın geçmişini aydınlattığı gibi geleceğini de açıklar. Ruhun ölümden sonra nereye gideceğini, berzah âlemini, kıyameti, hesap gününü, sıratı, mîzanı, şefaati, cenneti ve cehennemi ayrıntılarıyla anlatan tek kitap Kur’ân’dır.

Bu bütüncül bakış; insanın Allah’la, evrenle, geçmişle, bugünle ve gelecekle ilişkisini anlamlandırır. Peygamber Efendimiz’in (sas) rehberliğiyle bu anlayış, davranışa ve güven duygusuna dönüşür.

  Toplumların kararması çoğu zaman ümidin kaybıyla başlar. Bu ümidi nasıl yeniden diriltebiliriz?

Ümit; insanın Allah’la olan bağını diri tutmasıyla yaşar. Mümin, imtihanın farkındadır; fakat rahmetten asla ümidini kesmez. Kur’ân, bize karanlık zamanlarda daima rahmet kapılarının açık olduğunu hatırlatır.

Ümidin yeniden ihyası; Kur’ân’a dönüşle, Peygamber Efendimiz’in (sas) yoluna sadakatle, salihlerle beraberlikle ve hayra odaklanan bir bilinçle mümkündür. Tarih boyunca her karanlık dönemin ardından bir diriliş gelmiş; bu dirilişin merkezinde daima vahiy, sünnet ve ahlâk yer almıştır.

Toplumların kararması çoğu zaman ümidin kaybıyla başlar. Bu ümidi nasıl yeniden diriltebiliriz?

Ümit, Allah’la olan bağı diri tutmakla mümkündür. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur: “Allah’ın rahmetinden ancak kâfirler topluluğu ümidini keser.[Yûsuf 12/87]. Yine: “Rabb’inin rahmetinden ancak sapkınlar ümitsizliğe düşer.[Hicr 15/56].

Küfür ve sapma, insanı manevî bir çöle sürükler; bu da ye’si ve umutsuzluğu doğurur. Oysa iman, sahih güveni ve tam hidayeti beraberinde getirir: “İman eden ve imanlarını zulümle (şirkle) karıştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yoldadırlar.[En’âm 6/82]

Allah Resûlü’nün (sas) hayatı, baştan sona ümidin canlı tutulduğu bir örnektir. Mekke döneminde, Tâif’te ve karşılaştığı bütün zorluklarda daima geleceğe, Allah’ın vaadine ve ilâhî yardıma odaklanmıştır. Nihayetinde de Allah Teâlâ onu nusretiyle desteklemiştir.

Kim ye’sten, karamsarlıktan, iç sıkıntısından ve bunalımdan kurtulmak istiyorsa; gerek birey olarak, gerek aile, toplum veya ümmet düzeyinde; bunun yolunu Allah Resûlü’nün (sas) rehberliğinde bulur. Zira onun sunduğu yol; bakışı berrak, umudu diri ve çözümü kuşatıcıdır.

  “Sîrâcen Münîr” kavramını bugünün insanına tek bir cümleyle anlatacak olsanız, ne dersiniz?

Sîrâcen Münîr; insanı şirkin karanlığından imanın nuruna, şüphelerin karanlığından yakînin aydınlığına, başıboş arzuların karanlığından Allah’ın şeriatiyle disipline edilmiş kulluğun nuruna çıkaran nebevî rehberliktir.

  Peygamber Efendimiz’in (sas) 23 yıl boyunca toplumu dönüştürmesini sağlayan en temel ilke neydi?

Bu büyük dönüşümün temelinde, ilâhî sünnetlerle uyumlu bir inşa yöntemi vardır. Yüce Allah şöyle buyurur:
Allah, bir toplum kendilerinde olanı değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez.[Ra‘d 13/11]

Câhiliye toplumunda insanlar, Allah inancı konusunda büyük bir karmaşa içindeydi. Kimi Allah’ı tanıyor ama O’na nasıl kulluk edileceğini bilmiyordu; kimi O’na ortaklar koşuyor; kimi ise insanın ve hayatın anlamını doğru kavrayamıyordu. Kur’ân-ı Kerîm, bu karmaşayı kökten ele aldı.

Önce Allah’ı tanıttı: O’nun isimlerini, sıfatlarını, mutlak kudretini, ilmini ve hikmetini öğretti. “Gaybın anahtarları O’nun katındadır; onları O’ndan başkası bilmez. Karada ve denizde ne varsa O bilir; düşen bir yaprağı dahi O bilir.[En’âm 6/59].

Kur’ân, insanlara hayatın mahiyetini de öğretti: “Dünya hayatının misali, gökten indirdiğimiz bir su gibidir… Sonunda rüzgârların savurduğu çerçöp hâline gelir.[Kehf 18/45]. “Mallar ve evlatlar dünya hayatının süsüdür; kalıcı olan salih ameller ise Rabbin katında daha hayırlıdır.[Kehf 18/46].

Ardından âhiret gerçeği, hesap, mîzan, sırat, cennet ve cehennem ayrıntılı biçimde anlatıldı. İnsan, nereden geldiğini, niçin yaşadığını ve nereye gideceğini öğrendi. Bu bilgiler, sahâbenin zihninde köklü bir inkılap meydana getirdi.

Kur’ân; Allah’ı, hayatı, insanı, tarihi ve geleceği doğru bir zemine oturttu. Peygamber Efendimiz (sas), sahâbeyi bu hakikatlerle adım adım eğitti, ellerinden tuttu ve onlara bir dava, bir hedef, bir sorumluluk bilinci kazandırdı.

Böylece sahâbe; inançta, ahlâkta, düşüncede ve hayat tasavvurunda bambaşka bir insan hâline geldi. Bu nebevî yöntem, her çağda hakikate dönüşün ve dirilişin anahtarıdır.

  Aynı kaynaktan beslenen Hulefâ-yi Râşidîn’in farklı mizaçlara sahip olması, nebevî yöntemin zenginliğini nasıl gösteriyor? İlmin ve fikrin öncüleri bu çeşitlilikten ne öğrenmeli?

İnsan tabiatı gereği tek tip değildir. Bu durum peygamberlerde dahi görülür. Hz. Nûh’un (as) duası ile Hz. Mûsâ’nın (as) tavrındaki sertlik; buna mukabil Hz. İbrâhim’in (as) hilmi ve yumuşaklığı; Hz. Îsâ’nın (as) merhamet dili… Bunların her biri farklı mizacı temsil eder.

Ashâb-ı kirâm da (ra) böyledir. Hz. Ebû Bekir’in inceliği; Hz. Ömer’in adâlet ve dirayeti; Hz. Osman’ın hayâsı; Hz. Ali’nin ilmi ve cesareti… Hepsi aynı nebevî kaynaktan beslenmiş, fakat farklı fıtrî özelliklerle hizmet etmişlerdir. Bu çeşitlilik, nehc-i nebevînin zenginliğidir. İlmin ve fikrin öncüleri, bu farkların çatışma değil tamamlayıcılık ürettiğini görmelidir.

  Selâhaddîn Eyyûbî, Nûreddîn Zengî gibi liderlerin başarısında nebevî yöntemin payı nedir?

Bu öncülerin başarısının temelinde Kur’ân ve sünnet merkezli bir referans vardır. Ömer b. Abdülaziz’den itibaren görülen bu çizgide; Peygamber Efendimiz’in (sas) yolu, sahâbenin uygulaması ve râşid halifelerin mirası esas alınmıştır.

Nûreddîn Zengî, Selâhaddîn Eyyûbî, Yûsuf b. Tâşfîn ve Ömer b. Abdülaziz; şeriatın devlet kurumlarında adâletle uygulanması, ilmin desteklenmesi ve ahlâkın ihyası sayesinde başarıya ulaşmışlardır. Nebevî yöntem, onların siyasetini de toplum inşasını da şekillendirmiştir.

  “Sîrâcen Münîr”, modern insanın ruhsal kırılmalarına nasıl bir çözüm sunuyor?

“Sîrâcen Münîr”, bizzat Allah Resûlü’dür (sas). Onun sözleri, fiilleri, yönelişleri ve sünneti; insan için yakın, canlı ve kuşatıcı bir rehberlik sunar. Sevgi, bu yolun temelidir; fakat sevgi ittibâ ile tamamlanır.

Nitekim Yüce Allah buyurur: “De ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. [Âl-i İmrân 3/31]. “Resûl size ne verdiyse onu alın, sizi neden men ettiyse ondan sakının.[Haşr 59/7]. “Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederseniz hidayete erersiniz.[Nûr 24/54].

Gerçek iman; Allah ve Resûlü hüküm verdiğinde, gönülde bir tereddüt bırakmadan teslim olmayı gerektirir. İşte “Sîrâcen Münîr”in sunduğu şifa, bu gönüllü teslimiyettir.

  Gençlerin aydınlık bir gelecek inşa edebilmesi için hangi değerlere tutunması gerekir?

Bunun cevabı Kur’ân’da ve Allah Resûlü’nün (sas) sünnetindedir. En başta tevhid gelir. Allah’ı birlemek, her türlü şirkin dışına çıkmak; peygamberlerin ortak mirasıdır.

Bununla birlikte nebevî ahlâk; ilâhî sünnetleri tanımak sebeplere sarılmak, sünnetullah ile uyumlu hareket etmek; imtihan bilincini kuşanmak ve medeniyet inşasına yönelmek gerekir.

Gençlerin, büyük örnek şahsiyetleri tanıması, onların hayatlarından dersler çıkarması, nefisle mücadele ederek bu yolda sebat etmesi elzemdir. Nitekim Yüce Allah buyurur:
Bizim uğrumuzda mücadele edenleri elbette yollarımıza iletiriz. Şüphesiz Allah, ihsan sahipleriyle beraberdir.[Ankebût 29/69]

  Nebevî yöntem sadece nefis tezkiyesiyle mi sınırlıdır? Zulme karşı duruş ve boykot gibi tavırlar bu çerçevede nasıl değerlendirilmelidir?

Nebevî yöntem, yalnızca bireysel arınmayı değil; zulmün önlenmesini ve adâletin tesisini de kapsar. Yüce Allah şöyle buyurur: “Zalimlere meyletmeyin; yoksa size ateş dokunur.[Hûd 11/113]

Zalimlere destek olmak, onları güçlendirmek anlamına gelir. Bu sebeple ekonomik boykot, zulme karşı yürütülen bir mücadele biçimidir. Ancak bu tür tavırlar; bilinç, eğitim, organizasyon ve kurumsal yapı gerektirir. Kimin zalim, kimin mazlum olduğunu doğru tespit etmek; bu mücadeleyi sahih bir zeminde yürütmek gerekir.

Bu da siyasi basiret, fikrî önderlik ve güvenilir ilmî–dinî referanslarla mümkündür.

Son olarak bu vesileyle bu verimli ve ufuk açıcı söyleşi için teşekkür ediyor, Allah’tan razı olmasını diliyoruz.
Allah’a emanet olunuz.

0 0 Yorumlar
Puan
Bildir
guest

0 Yorum
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle
DOSYA
İki Kıyı Arasında...
Mehmet Kaman
Aydınlık Neslin Yol Haritası
Damla Mıdış
Annelerimizle Aydınlanalım
Hayrunnisa Duran
Cennetin Hasretiyle Yanan Kandiller
Şura Tosun
Umudu Filizlendirmek
Sinan Özyurt
RÖPÖRTAJLAR
Kur’ân’a, sünnete ve nebevî terbiyeye dönüş her dö...
Muhammed es-Sallâbî
Sirâcen Münîr; kendi karanlığını aydınlatarak başk...
Muhammed Emin Yıldırım
“Gönüllere dokunan davet, umudun ete, kemiğe bürün...
Mustafa Karaca
“Hakikat algısının aşınmasıyla çürüyen insan ve ...
Ahmet Mercan
“Reform edilmesi gereken bir şey varsa o da modern...
Recep Şentürk
SİRET-İ İNSAN
Savaşın Çocukları
Bahriye Kaman
Toplumun Kurucu Hücresi Olan Ailede Örneklik Vasfı...
Bahriye Kaman
Lider, Önder, Rehber!
Bahriye Kaman
Göçebe Ruhu
Bahriye Kaman
Nitelikler ve Roller
Bahriye Kaman
SİNEMA
Önce Karartma Sonra Aydınlanma: Sinema Ama Nasıl?...
Abdülhamit Güler
Sinema, İnsanoğlunun En Eski Umut Taşıma Aracıdır...
Abdülhamit Güler
Değişemeyen mi çürür, çürümek mi değişimdir?...
Abdülhamit Güler
Sinema Sanat Olmasaydı, Çoktan Bitmişti......
Abdülhamit Güler
Doğu Türkistan, Filistin ve Diğerleri: Sinemada Ek...
Abdülhamit Güler
GEZİ-YORUM
İslâm Rönesansı'nın Gözbebeği: Özbekistan...
Mikail Çolak
Turks ve Caicos Adaları
Mikail Çolak
Bir Mabedler Şehridir Ankara
Mikail Çolak
Doğunun Tüm Yolları Erzurum'dan Geçer...
Mikail Çolak
Mağrur Bir Tarih Ribatı Gibi Dimdik Ayaktadır Kâşg...
Mikail Çolak
SAHABİ BİYOGRAFİSİ
Dizleri Toprakla Buluşturan Acı: Hamne Bint Cahş...
Rumeysa Döğer
İyiye Talib Olmayı Öğreten Ümmü Büceyd...
Rumeysa Döğer
Dost Saliha Olandır
Rumeysa Döğer
Ya Hanzala Münafık Olmuş Olsaydı?...
Rumeysa Döğer
Leyla “A” dır
Rumeysa Döğer
NEBEVİ VARİSLER
İbn Haldun: Tecrübe ve Hikmet Derinliklerine Yolc...
Selcan Çakar
Abdülfettâh Ebû Gudde (1917–1997): Bir İlim ve Ahl...
Nazlı Çakar
Yahya İbrahim Hasan Sinvar: Filistin Davasının Bir...
Selcan Çakar
Ubey b. Kâ'b: Allah’ın Seçtiği Muallim...
Damla Mıdış
Ümmü Seleme
Hayrunnisa Duran
Scroll Up
0
Düşüncelerinizi çok isterim, lütfen yorum yapın.x