Menü

Yapay zekâ, teknolojik tekillik, kuantum biyoloji, 3D biyoyazıcılar, genetik mühendisliği, tasarım bebekler, siborglar, transhümanism, mekanik ölümsüzlük, kriyoniks derken nereye gidiyoruz?

Öncelerde mumyalama vardı antik mısırda firavunlaşan zihniyetin inşa ettiği; şimdilerde ise kriyoniks¹. Zihniyet aynı, ahiret inancından yoksun ama ölümsüzlüğü arzu eden, Yaradan tarafından değil ama insan eliyle tekrar bir gün aynı bedende dirileceğini uman zihniyet… Eskiden sadece bir zümre ölümsüzlük umuduyla mumyalanabilirken, gelişen teknoloji ve ulaşım imkânlarıyla şimdilerde 200.000 dolar veren herkes tüm bedenini; 80.000 dolar verebilen ise sadece beynini dondurtabiliyor… Öyle ya oluşturulan algıya göre gelecekte bu bedene ihtiyaç kalmayacak; beynin gizemi çözülecek zihnin, hafızanın, hatıraların, duyguların kısaca kişiliğin bir robot bedene nakli mümkün olacak! Bilimsel açıklamaları da var kandırabildiklerine ama açmazları, çıkmazları yığınla²… Gerçek “umut kâşifleri”ne her daim ihtiyaç duyan insanlık, “umut katilleri”nin kıskacından kurtulmak için, çoğunlukla bu gibi “umut tacirleri”nin pençesinde kalakalıyor ne yazık…

İlk kez J Huxley³ tarafından tanımlanan transhümanizm ise insanı kusurlarından arındırıp, kapasitesini genişletip, üst insana dönüştürmeyi, biyo/nano teknolojileri kullanarak siber yaşam inşa etmeyi hedefleyen akımdır. Ahmet Dağ’a göre transhümanizm ile, insanı insan yapan tüm özelliklerini makinalara aktarıp, yıpranan biyolojik bedenlerinden kurtararak, hasarlandığında sanayide otomobil gibi yenilenebilen mekanik bedenlere bir nevi siborglara⁴ dönüştürülmek amaçlanmaktadır.⁵ Biyoprotezleri icat eden insanoğlu mekanik ölümsüzlüğe kapı araladığını düşünmektedir. Fakat 110 gramlık böbreğin 1.5 litre üreterek yaptığı işi, 110 kilogramlık diyaliz makinaları 150 litre tüketerek dahi yapamıyorsa hedefe bir hayli uzak görünmektedir. Buna rağmen nihayi ütopya tüm insan kişiliklerini internet gibi birbirine bağlayıp teknolojik tekilliğe ulaşmak. Bir sorun var ki bilgisayara aktarmayı planladıkları insan beyni (akıl, zihin, zekâ, hafıza…vb) hakkında çok az şey bilinmekte olup; ruh hakkında ise hiçbir şey bilinmemektedir!… “Vermek istemeseydi istemeyi vermezdi.” düsturunca, ahiretteki sonsuz yaşamın zihin provasıdır diyebiliriz bu gibi hayallere. Önemsiz bir hayvan olarak gördüğü insanı, sonunda ilahlaştıran Yuval N. Harari de çokça bahseder bu hayallerden.⁶ Teknolojinin şu anda geldiği, yakın ve uzak gelecekte gelmesi muhtemel konum insanlığın sonunu getirir kaygısı yazar için korkutucu olsa da Rabbü’l-âlemîn olan Allah’ın tasarrufunda oluşu mü’min olana güven vermektedir.

Reel dünyada da modern tıp ölümü tabulaştırdı. Öncelerde tıbbın çaresiz kaldığı durumlarda hekim net bir şekilde hasta veya yakınlarıyla konuşur “Alın hastanızı son zamanlarını dilediği gibi geçirsin!” dediğinde, hasta ve yakınları eceli büyük bir vakar ve teslimiyetle karşılama hazırlığına girişirlerdi. Şimdilerde ise ölüm karşısında modern tıp yine çaresiz; ölümün bir son değil, bir tebdili mekân olduğunu bilmeyen, çoğu zaman bir nimet olduğunu anlamayan insanlar, ölüm bahsinden itinayla kaçınır oldu; hekimler dillendirmek, hastalar ve yakınları duymak istemez hale geldi. Ölüm vuku bulduğunda ise bu duruma hazırlıksız yakalanan meftanın yakınları ne yapacağını bilemez halde, sağa sola sataşır, hekimleri suçlar hale geldi sanki canı veren ya da alan hekimlermiş gibi. Ve sonuç olarak, öncelerde, gayb yolcusundan bir helalleşme, bir ayrılık kucaklaşması, bir tekrar kavuşma sözü esirgenmez iken; şimdilerde ise ebedi yolculuğuna hazırlanma hakkından mahrum, sevdikleriyle son bir paylaşım yapamadan, çoğu zaman şahsına dahi sorulmadan, yakınlarının onayıyla apar topar alındıkları sevdiklerinin girmesi yasak olan yoğun bakım ünitelerinde makinalara bağlı uyutulmuş vaziyette yapayalnız karşılar oldu ölümünü. Hekimler olarak bazen şifaya aracı oluruz bazen de vuslata engel. Hastaların şu dünyada rahat nefes alabilmesini sağlamayı amaçladığımız kadar ahirette de rahatını amaçlayan gerçek umut kaşiflerinden olabilseydik keşke….

Yapay zekâ, nihayetinde makinaya insan zihni gibi iş yaptırabilme düşüncesidir. Yazılan algoritma doğrultusunda girilen verileri derleyerek makine öğrenmesi başlar, derin öğrenme ile olgular arası bağlantı kurar, kendisini kademeli olarak geliştirmesi hedeflenir. İnsan hayalinin de ötesinde şeyler olması imkân dâhilindedir. Peki, insanın yapay zekâdan farkı ne? Veriyi ölçmek biçmek ve nihayetinde menfaate uygun üretmekse tek vizyon pek de bir fark kalmıyor arada; hatta veri depolama becerisi, işlem yapma hızı ve üretim kapasitesiyle insan beyninden kıyas kabul edilemez derecede öndedir yapay zekâ… İnsan şu kâinatı, hekimler de küçük kâinat olan şu insan bedenini, okumayıp sadece ölçüp biçtiğinde, hatta daha hassas ölçüp hastalıkların köküne yönelik akıllı ilaçlar ürettiğinde vizyonunu tamamlamış mı oluyor? Yoksa sadece bir ölçüm ve üretim robotu mu? Yapılan iş asla küçümsenemez ama tek misyon bu olmamalı insan yaşamının. Yapay zekâ alasını yapıyor hatta akılsız şuursuz bitkiler ve hayvanlar da… Belli maddeleri işe yarar yeni maddelere dönüştürmekse tek mevzu; inekler de yapıyor otu işleyip bir yandan süt, bir yandan da gübre üreterek!

Hekim yıllarca araştırarak keşfettiği hedefe yönelik akıllı ilaçlar vesilesiyle, bu akıllı ilaçların işe yaradığı mekanizmaları üreten Yaratıcısını tanıyabiliyorsa; binlerce yıldır tek bir döllenmiş hücreden üretilen bedenini, an ben an dengelenen tüm biyokimyasal tepkimeleri fark edip hayret ile hamd edebiliyorsa işte o zaman gelişmiş hayvan olmaktan kurtulur ahsen-i takvim yolculuğu başlar. Maddenin esaretinden sıyrılıp manayı okuyabilir kendine her vesile ile ilan edilen sevgi rahmet şölenini görebilir…

Esasında tüm bu teknolojik ilerlemeler O’nun (cc) izniyle doğadan ilhamla ve çoğu zaman taklitle doğdu. Misalen evlerimiz süpürüp silmediğimiz takdirde kirleniyor da esen rüzgara rağmen ağaçların yaprakları nasıl tertemiz kalabiliyor? Çöpümüzü boşaltmadığımız takdirde ortamlarımız yaşanmaz hale gelebiliyor da doğadaki çöpler el değmeden nasıl temizlenip dönüştürülebiliyor? Düşünsenize ölen yakınlarımızı evimizin bir köşesinde ya da buzdolabında saklamak zorunda kaldığımızı… Vücudumuzda da durum farklı değil her an milyonlarca atık oluşuyor ve usta bir şekilde tekrardan sisteme kazandırılıyor. Tüm bu yenilenme süreçlerindeki olağan üstü güçten etkilenen ve kendine yol haritası yapan biyoteknoloji ile kendi genetik yapımızdaki hasarlar aslından ilhamla tamir edilerek iyileşme sağlanabiliyor. Genetik makaslama, gen modifikasyonu, genetik modelleme yapılabiliyor ve tasarlanmış bebekler doğuyor.⁷ Ya da üç boyutlu biyoyazıcılarda canlı dokular üretilebiliyor.⁸ Ne ile? Her nereye konulursa o organa dönüşme yetisine sahip muazzam kök hücreler kullanılarak, yani asıl Malik’in mülkü ile. O’nun düzeni ve metodolojisi kullanılarak… Bu vesileyle tevazu içinde şükran duyması gerekirken Rabbine nedir bu tanımamazlık, ateizm, agnostisizm ya da nihilizm?

Kâinatta adına doğa yasaları namı diğer ‘adetullah’ dediğimiz düzenler silsilesinin, yani kendini tekrar eden belirli örüntülerin var olduğu gerçektir. Bilimin amacı da bu örüntüleri keşfetmek hipotezler kurup teoriler inşa etmek; aslını taklitle benzerini yaparak işleyişe katkıda bulunmak ve menfaate uygun üretim yapmaktır. Bilim, her olgunun doğal bir nedeni olduğunu varsayar ve bunu denklemin içinde yani kâinata içkin, gözlemlenebilir ölçülebilir zamansal düzlemde bir önceki olguda arar.⁹ Allah’ı ancak bilim adamları bulabilir diyenlere itafen, baştan koyduğu bu kural gereği bilim asla denklemin dışına çıkmadığından şu anda kullanılan metodolojik natüralizm ile asıl faili asla bulamaz.¹º Bilime göre işin faili doğa yasalarıdır. Kur’ân- Kerim ise bize der ki “Fail-i mutlak ve hakiki müessir yalnız Allah’tır (cc).” (Enfal, 8/17, Saffat 37/96). Mesela bilim ayın dünyanın çevresinde, dünyanın da güneşin çevresinde dönme işini yapanın kütle çekim kuvveti olduğunu varsayar. İslamiyet’e göre ise doğrudan Müheymin olan Allah’dır ve bunu bir yasaya bağlamıştır.

Bilimsel metodolojideki bu varsayım aşılsa denklemin dışına çıkılsa bilimin gelişmesi durur mu? İnsanlık merak duygusunu araştırma yeteneğini kayıp mı eder? Nasılsa fail-i müsebbip var deyip bilim insanları kenara mı çekilir? Yoksa keşfettikçe yeni güzelliklere tanık oldukça, karmaşık denklemleri çözdükçe, kitap içindeki kitapları araladıkça, hayret ve hayranlığı daha da mı artar, şevkle yeni açılımlara yeni okumalara mı atılır “Yaradan Rabbinin adıyla oku!” (Alak, 96/1) diyen kitaba iman eden bilim insanları?

Olgular arası ilişkileri keşfetmiş olmamız ve kurduğumuz yeni bağlantıların da işe yarıyor olması; bu vesileyle teknoloji üretebiliyor olmamız işin failini değiştirir mi? İki koyunun çiftleşmesiyle doğan yavruyu yaratan da Allah; Dolly’yi yaratan da. Genetiğini biraz kurcalamış olmak o yavruyu insanın ya da teknolojinin yarattığı anlamına mı geliyor? Adetullahtandır uygun şartlarda uygun şeyleri an be an yaratmaya devam etmek, ister organik ister yapay bir şekilde. Genetiği tamamen aynı olan yumurtalardan birini tavaya akıttığımızda omlet olarak bize sunan da Allah; diğerini uygun ısı ve koşulda civciv olarak sunan da… Yaratma eylemini, bizim isteğimize göre yasalar çerçevesinde şekillendirmeye devam etmesi bize verdiği değerin bir göstergesi değil midir?

Modern bilim insanı hakikate ne kadar da yakın duruyor ama bir o kadar uzak… Bir araya geldiklerinde fizik kurallarına uyan atom altı parçacıkların, kendi içlerindeki dünyada bambaşka kurallarının olması yeterince hayret verici değil midir? Kuantum dünyası çağımız insanına Allah’ı tanıtacak en mükemmel araç değil midir?

Teknolojik tekillik ütopyası kuranlar tevhitteki tekilliği anlayabilselerdi… Canlıların DNA’larındaki yakın benzerliğin bilgisini, ‘tüm canlıların ortak tek bir atadan türemiş olabileceği’ tezine dönüştürmek bilimsel bir çıkarımdır, yorumdur. Aynı bilgiyi ‘tüm canlıların tek bir Yaratıcısı olduğu’ şeklinde okumak “ehad” mührüne delildir demek de mümkündür. Şu iki yorum arasında metodolojik olarak hiçbir fark yoktur, hatta mü’mine göre ikincisi daha aklî, mantıkî, tutarlı ve gayet bilimseldir ama natüralist değildir. Bilimsel bir çalışma sonrası yazılan makaledeki ‘bulgular’ kısmı gözleme dayalı objektif bilgidir, ‘tartışma’ kısmı ise bu bilginin yazarın düşünce dünyasındaki yorumudur birbirine karıştırmamak lazım.

Kendi mülkünde dilediği gibi tasarrufta bulunabilecekken, sırf biz insanlara kolaylık olsun diye kurallar koyan ve her şeyi kendi koyduğu kurallara riayet ederek an be an yaratan ve bizlere de tüm bu faaliyetleri müşahede ettirendir Allah (cc). Bilim yapabilecek bir düzen yarattığı için ve bize de bu düzene tasarrufta bulunabilme yetkisi verdiği için ayrıca şükretmek gerekmez mi?

Modern tıbba göre her şey mümkündür ama zamanla! Kur’ân-ı Kerim’e göre ise O (cc) “Ol der, oluverir.” (Mü’minun,  23/68)… En basitinden cildimizde bir kesi oluştuğunda, bu yara anında iyileşseydi-araya zaman girmeseydi- bunu bir mucize ya da yanılsama olarak değerlendirecek olan modern dehriyyunlar yani materyalistler, neden ve nasıl görmezler yara iyileşmesinin 21 güne yayılmasının çok daha büyük bir mucize olduğunu? Bu zaman tanımanın altında Allah’ın ilmi ve bize olan şefkati ve de bu ilmi bizim keşfimize sunmak istemesinin yatmakta olduğunu.

Zamana yayılmayla, zamansal korelasyonların keşifleriyle üst üste birikerek gelişti, ilerledi kadim ve modern tababet. Bu zamanı tanımasaydı bize nereden bilinecekti yara iyileşme safhaları, hangi aşamada, hangi sırayla neler olduğu, hangi hücrelerin ne işe yaradıkları, hangi moleküllerin enzimlerin reseptörlerin varlıklarında ve yokluklarında neler olduğu; yani hastalıkların görünür sebepleri ve dolayısıyla tedavi yolları? Kısaca organizmaların çalışma prensipleri, yasaları, Yaradan tarafından belirlenen, nereden bilinecekti?… Tabiplerin yaptığı bu prensipler dahilinde eksik olanı (ilaç olarak) yerine koymak Şâfî ismine memur olmak. Maksat da zaten bu değil miydi: Şâfî ismini tanımak… Bir hekim hastasının şifa bulmasıyla kendini nasıl da değerli ve özel hisseder; Rabbü’l-alemîn olan Allah’ın şâfî isminden duyduğu lezzet tasavvur dahi edilemez.

Doğadaki olguları doğaüstü güce atfetmeden açıklama çabası hız kazandırmış gibi görünse de biyolojik devrime; asıl motivasyon insanlık tarihinin başlangıcından beri şekil ve biçim değiştirerek var olagelen hastalıklardı aslında, sıhhat bulma çabasındaki insanoğlunun.

Hastalıkları olmasaydı eğer karaciğerin, böbreğin, beynin, hipofiz bezinin dahi ne işe yaradığı bilinemeyecekti; kaldı ki kanda dolaşan binlerce çeşit biyokimyasal maddenin (elektrolit, mineral, protein, hormon, enzim, metabolit, faktör, aktivatör, inhibitör, sitokin, interlökin, … vs) ve de kanın şekilli elemanlarının (alyuvar, akyuvar ve kan pulcukları) görevleri bize sır kalacaktı; yoklukları olmasaydı… Göstermek istedi, o nedenle zamanı yarattı, insanoğluna da zaman tanıdı; yokluğunu gösterdi, hem varlığın değeri anlaşılsın hem de şifayı arasın bulsun gelişsin geliştirsin diye… Tüm bunlar zamanla oldu ama sebebini zamana vermek nasıl bir bedbahtsızlıktır.

Peki, ilaç mıdır şifayı veren yoksa Allah mıdır Şâfî olan? Bilimde derinleştikçe bu soru daha da karmaşık hale geliyor, boşlukların tanrısına tapanların gözünde… Bilim, olguları daha ayrıntılı bir şekilde açıkladıkça, keşifler yaygınlaştıkça ve de bunun işe yaradığı gözlemlendikçe kafalar karışıyor, inanca gerek kalmadığı zannediliyor; ateizm artıyor. Deizm de ilk maddenin, ilk proteinin, ilk canlının oluşumunun daha ayrıntılı bilimsel açıklamasını bekliyor ateizme kaymak için.

Misalen, beyinde hipotalamusda sentezlenip arka hipofizden salınan bir hormon vardır ADH (antidiüretik hormon) isminde. Bu hormon birçok görevinin yanında böbreklerden su geri emilimi sorumluğunu da üstlenir. Bir dizi işlem sonrası beyin fabrikasından salınıp, karanlık damarların içinde binlerce yol arkadaşının arasından sıyrılarak, tam da hedef dokuya yani böbreğe varır, olmayan gözleriyle böbreğin en küçük fonksiyonel birimi olan nefronları bulur, idrarın aktığı tüpcüklerin son kısmının suya geçirgenliğini arttırır. Bu hormonun mutlak yokluğunda böbrek suyu tutamaz ve diabetes insipidus denilen bir hastalık oluşur ki damacanalarca litreye kadar idrar çıkarabilir bu hastalığa duçar olan hastalar. Yokluğunda insan yaşam konforunu ciddi anlamda bozan ve hayati tehlike oluşturduğunu keşfeden bilim insanları, bu hormonun -aslından ilhamla- ‘desmopressin’ ismini verdikleri sentetik modelini yaptılar.

Mekanizmalar zincirini hiç bilmeyen için bu olağanüstü bir durum, bir mucizedir; burundan iki fıs ilaç sıkılmasının litrelerce idrarı bir anda kesmesi… Sebebin acizliği ile sonucun mükemmelliğini bağdaştıramıyor; şifayı her şeye muktedir olan bir Yaratıcı’nın (cc) kudretine veriyor. Öte yandan da bu hormonun yokluğunda ve yokluğunu giderdikten sonra varlığında neler olduğunu gözlemleyen ve bunu defaatle deneyip aynı sonuca ulaşan, tüm mekanizmaları çözen fakat natüralist pencereden bakan bilim insanının gözünde ise durum sebep sonuç açıklanmış ve dolayısıyla bir Yaratıcı’ya ihtiyaç kalmamış gibi…

Bir hormonun nereden salındığının, hangi yolaklarla nerelere gittiğinin, hangi reseptöre bağlandıktan sonra hangi kanalların açıldığının bilinmesi ile sebep sonuç ilişkisi açıklanmış mı oluyor? Varlığı sekteye uğramış bir hormonun tedarikiyle, aksayan işlerin düzelmesi, tüm bu işleri bu hormonun yaptığına delil midir? Delildir dersek sadece 9 aminoasitten oluşan bu hormonun, organizmanın bütününü tanıdığını, an be an tansiyon ölçüp damarlardaki sıvı dengesinden haberdar olduğunu ve vücudun ne kadar suya ihtiyacı olduğunu bildiğini, ölçüp biçtiğini, vücudun suya ihtiyacı fazlaysa beyni uyararak üretimini arttırdığını ya da vücudun suya ihtiyacı azalmışsa bu sefer beyne baskı yaparak üretimini baskıladığını ve bunu değişimlere göre anlık düzenlediğini, sadece bu süreçte dahi onlarca molekülle iletişim kurduğunu kabul etmiş oluruz.

Yani bu hormonun su dengesiyle hidroklimatoloji, ölçüp biçmesiyle matematik, üretimiyle tıbbı genetik, dizaynıyla moleküler biyoloji, hammaddesiyle kimya, iletişim ağıyla sosyoloji, en verimli üretim şekliyle iktisat ekonomi, yönetim şekli ve organizasyon yeteneğiyle siyasal bilimler bildiğini; iradesi olup yapmayı yapmamaya tercih ettiğini;  kudreti olup yapabilmeye güç yetirebildiğini varsaymak mı daha mantıklı yoksa;  müsebbibi, Şâri’ (kanun koyucu), Bârî (fiilen meydana getiren), Musavvir (nesnenin kendine has özelliklerini verip fonksiyoner olmasını sağlayan), Rakib (her işi her an görüp, gözeten, kontrolü altında tutan), Muksit (her işi birbiriyle uyumlu yapan), Hâlik (yaratılacak şeyin bütün ayrıntılarını bilip takdir eden) olan bir Zât-ı Zülcelal olarak bilmek mi?

Ümmi olanın safi bakışıyla gördüğünü, bilimde derinleştikçe daha da yakîn olarak görebilmek… asıl marifet  ve de sorgulanacak olan… imtihanın hayran olunası bireyselleştirilmiş dengesi…

Sözü bilmeyenler biz gibi uzatır; söz ustası ise ‘la’ der tüm ilâhlara; eşhedü der ‘illallah’a…

Kaynakça

¹ Smith GP 2nd. The Iceperson Cometh: Cryonics, Law and Medicine. Health Matrix. 1983 Summer;1(2):23-35. PMID: 10263329.

² Simon Dein. Cryonics: Science or Religion. J Relig Health. 2021 Feb 1. doi: 10.1007/s10943-020-01166-6. Epub ahead of print. PMID: 33523374.

³ Rafael Monterde Ferrando. Julian Huxley’s Transhumanism: A New Religion For Humanity . Cuad Bioet. 2020 Jan-Apr;31(101):71-85.. PMID: 32304200.

⁴ Papakonstantinou E, Mitsis T, Dragoumani K, Bacopoulou F, Megalooikonomou V, Chrousos GP, Vlachakis D. The medical cyborg concept. EMBnet J. 2022 Apr;27:e1005. doi: 10.14806/ej.27.0.1005. Epub 2022 Apr 21. PMID: 35464258; PMCID: PMC9022891

⁵ Ahmet Dağ (2020). İnsansız Dünya Transhümanizm. İstanbul: Ketebe Yayınları

⁶ Yuval Noah Harari (2015), Hayvanlardan Tanrılara – Sapiens, İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi. Kollektif kitap

⁷Xu M. CCR5-Δ32 biology, gene editing, and warnings for the future of CRISPR-Cas9 as a human and humane gene editing tool. Cell Biosci. 2020 Mar 30;10:48. doi: 10.1186/s13578-020-00410-6. PMID: 32257106; PMCID: PMC7106751.

⁸Zhang J, Wehrle E, Rubert M, Müller R. 3D Bioprinting of Human Tissues: Biofabrication, Bioinks, and Bioreactors. Int J Mol Sci. 2021 Apr 12;22(8):3971. doi: 10.3390/ijms22083971. PMID: 33921417; PMCID: PMC8069718.

⁹ H. G. Gauch, et al. (2003). Scientific Method In Practice. ISBN: 9780521017084. Yayınevi: Cambridge University Press. sf: 154.

¹⁰ Dawes GW, Smith T. The naturalism of the sciences. Stud Hist Philos Sci. 2018 Feb;67:22-31. doi: 10.1016/j.shpsa.2017.11.012. Epub 2018 Feb 3. PMID: 29458944.

Modern Tıbbın Tanrılık İddiası (Biyolojik Devrimler)

Uzm. Dr. Yasemin Özgür

Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi

Yapay zekâ, teknolojik tekillik, kuantum biyoloji, 3D biyoyazıcılar, genetik mühendisliği, tasarım bebekler, siborglar, transhümanism, mekanik ölümsüzlük, kriyoniks derken nereye gidiyoruz?

Öncelerde mumyalama vardı antik mısırda firavunlaşan zihniyetin inşa ettiği; şimdilerde ise kriyoniks¹. Zihniyet aynı, ahiret inancından yoksun ama ölümsüzlüğü arzu eden, Yaradan tarafından değil ama insan eliyle tekrar bir gün aynı bedende dirileceğini uman zihniyet… Eskiden sadece bir zümre ölümsüzlük umuduyla mumyalanabilirken, gelişen teknoloji ve ulaşım imkânlarıyla şimdilerde 200.000 dolar veren herkes tüm bedenini; 80.000 dolar verebilen ise sadece beynini dondurtabiliyor… Öyle ya oluşturulan algıya göre gelecekte bu bedene ihtiyaç kalmayacak; beynin gizemi çözülecek zihnin, hafızanın, hatıraların, duyguların kısaca kişiliğin bir robot bedene nakli mümkün olacak! Bilimsel açıklamaları da var kandırabildiklerine ama açmazları, çıkmazları yığınla²… Gerçek “umut kâşifleri”ne her daim ihtiyaç duyan insanlık, “umut katilleri”nin kıskacından kurtulmak için, çoğunlukla bu gibi “umut tacirleri”nin pençesinde kalakalıyor ne yazık…

İlk kez J Huxley³ tarafından tanımlanan transhümanizm ise insanı kusurlarından arındırıp, kapasitesini genişletip, üst insana dönüştürmeyi, biyo/nano teknolojileri kullanarak siber yaşam inşa etmeyi hedefleyen akımdır. Ahmet Dağ’a göre transhümanizm ile, insanı insan yapan tüm özelliklerini makinalara aktarıp, yıpranan biyolojik bedenlerinden kurtararak, hasarlandığında sanayide otomobil gibi yenilenebilen mekanik bedenlere bir nevi siborglara⁴ dönüştürülmek amaçlanmaktadır.⁵ Biyoprotezleri icat eden insanoğlu mekanik ölümsüzlüğe kapı araladığını düşünmektedir. Fakat 110 gramlık böbreğin 1.5 litre üreterek yaptığı işi, 110 kilogramlık diyaliz makinaları 150 litre tüketerek dahi yapamıyorsa hedefe bir hayli uzak görünmektedir. Buna rağmen nihayi ütopya tüm insan kişiliklerini internet gibi birbirine bağlayıp teknolojik tekilliğe ulaşmak. Bir sorun var ki bilgisayara aktarmayı planladıkları insan beyni (akıl, zihin, zekâ, hafıza…vb) hakkında çok az şey bilinmekte olup; ruh hakkında ise hiçbir şey bilinmemektedir!… “Vermek istemeseydi istemeyi vermezdi.” düsturunca, ahiretteki sonsuz yaşamın zihin provasıdır diyebiliriz bu gibi hayallere. Önemsiz bir hayvan olarak gördüğü insanı, sonunda ilahlaştıran Yuval N. Harari de çokça bahseder bu hayallerden.⁶ Teknolojinin şu anda geldiği, yakın ve uzak gelecekte gelmesi muhtemel konum insanlığın sonunu getirir kaygısı yazar için korkutucu olsa da Rabbü’l-âlemîn olan Allah’ın tasarrufunda oluşu mü’min olana güven vermektedir.

Reel dünyada da modern tıp ölümü tabulaştırdı. Öncelerde tıbbın çaresiz kaldığı durumlarda hekim net bir şekilde hasta veya yakınlarıyla konuşur “Alın hastanızı son zamanlarını dilediği gibi geçirsin!” dediğinde, hasta ve yakınları eceli büyük bir vakar ve teslimiyetle karşılama hazırlığına girişirlerdi. Şimdilerde ise ölüm karşısında modern tıp yine çaresiz; ölümün bir son değil, bir tebdili mekân olduğunu bilmeyen, çoğu zaman bir nimet olduğunu anlamayan insanlar, ölüm bahsinden itinayla kaçınır oldu; hekimler dillendirmek, hastalar ve yakınları duymak istemez hale geldi. Ölüm vuku bulduğunda ise bu duruma hazırlıksız yakalanan meftanın yakınları ne yapacağını bilemez halde, sağa sola sataşır, hekimleri suçlar hale geldi sanki canı veren ya da alan hekimlermiş gibi. Ve sonuç olarak, öncelerde, gayb yolcusundan bir helalleşme, bir ayrılık kucaklaşması, bir tekrar kavuşma sözü esirgenmez iken; şimdilerde ise ebedi yolculuğuna hazırlanma hakkından mahrum, sevdikleriyle son bir paylaşım yapamadan, çoğu zaman şahsına dahi sorulmadan, yakınlarının onayıyla apar topar alındıkları sevdiklerinin girmesi yasak olan yoğun bakım ünitelerinde makinalara bağlı uyutulmuş vaziyette yapayalnız karşılar oldu ölümünü. Hekimler olarak bazen şifaya aracı oluruz bazen de vuslata engel. Hastaların şu dünyada rahat nefes alabilmesini sağlamayı amaçladığımız kadar ahirette de rahatını amaçlayan gerçek umut kaşiflerinden olabilseydik keşke….

Yapay zekâ, nihayetinde makinaya insan zihni gibi iş yaptırabilme düşüncesidir. Yazılan algoritma doğrultusunda girilen verileri derleyerek makine öğrenmesi başlar, derin öğrenme ile olgular arası bağlantı kurar, kendisini kademeli olarak geliştirmesi hedeflenir. İnsan hayalinin de ötesinde şeyler olması imkân dâhilindedir. Peki, insanın yapay zekâdan farkı ne? Veriyi ölçmek biçmek ve nihayetinde menfaate uygun üretmekse tek vizyon pek de bir fark kalmıyor arada; hatta veri depolama becerisi, işlem yapma hızı ve üretim kapasitesiyle insan beyninden kıyas kabul edilemez derecede öndedir yapay zekâ… İnsan şu kâinatı, hekimler de küçük kâinat olan şu insan bedenini, okumayıp sadece ölçüp biçtiğinde, hatta daha hassas ölçüp hastalıkların köküne yönelik akıllı ilaçlar ürettiğinde vizyonunu tamamlamış mı oluyor? Yoksa sadece bir ölçüm ve üretim robotu mu? Yapılan iş asla küçümsenemez ama tek misyon bu olmamalı insan yaşamının. Yapay zekâ alasını yapıyor hatta akılsız şuursuz bitkiler ve hayvanlar da… Belli maddeleri işe yarar yeni maddelere dönüştürmekse tek mevzu; inekler de yapıyor otu işleyip bir yandan süt, bir yandan da gübre üreterek!

Hekim yıllarca araştırarak keşfettiği hedefe yönelik akıllı ilaçlar vesilesiyle, bu akıllı ilaçların işe yaradığı mekanizmaları üreten Yaratıcısını tanıyabiliyorsa; binlerce yıldır tek bir döllenmiş hücreden üretilen bedenini, an ben an dengelenen tüm biyokimyasal tepkimeleri fark edip hayret ile hamd edebiliyorsa işte o zaman gelişmiş hayvan olmaktan kurtulur ahsen-i takvim yolculuğu başlar. Maddenin esaretinden sıyrılıp manayı okuyabilir kendine her vesile ile ilan edilen sevgi rahmet şölenini görebilir…

Esasında tüm bu teknolojik ilerlemeler O’nun (cc) izniyle doğadan ilhamla ve çoğu zaman taklitle doğdu. Misalen evlerimiz süpürüp silmediğimiz takdirde kirleniyor da esen rüzgara rağmen ağaçların yaprakları nasıl tertemiz kalabiliyor? Çöpümüzü boşaltmadığımız takdirde ortamlarımız yaşanmaz hale gelebiliyor da doğadaki çöpler el değmeden nasıl temizlenip dönüştürülebiliyor? Düşünsenize ölen yakınlarımızı evimizin bir köşesinde ya da buzdolabında saklamak zorunda kaldığımızı… Vücudumuzda da durum farklı değil her an milyonlarca atık oluşuyor ve usta bir şekilde tekrardan sisteme kazandırılıyor. Tüm bu yenilenme süreçlerindeki olağan üstü güçten etkilenen ve kendine yol haritası yapan biyoteknoloji ile kendi genetik yapımızdaki hasarlar aslından ilhamla tamir edilerek iyileşme sağlanabiliyor. Genetik makaslama, gen modifikasyonu, genetik modelleme yapılabiliyor ve tasarlanmış bebekler doğuyor.⁷ Ya da üç boyutlu biyoyazıcılarda canlı dokular üretilebiliyor.⁸ Ne ile? Her nereye konulursa o organa dönüşme yetisine sahip muazzam kök hücreler kullanılarak, yani asıl Malik’in mülkü ile. O’nun düzeni ve metodolojisi kullanılarak… Bu vesileyle tevazu içinde şükran duyması gerekirken Rabbine nedir bu tanımamazlık, ateizm, agnostisizm ya da nihilizm?

Kâinatta adına doğa yasaları namı diğer ‘adetullah’ dediğimiz düzenler silsilesinin, yani kendini tekrar eden belirli örüntülerin var olduğu gerçektir. Bilimin amacı da bu örüntüleri keşfetmek hipotezler kurup teoriler inşa etmek; aslını taklitle benzerini yaparak işleyişe katkıda bulunmak ve menfaate uygun üretim yapmaktır. Bilim, her olgunun doğal bir nedeni olduğunu varsayar ve bunu denklemin içinde yani kâinata içkin, gözlemlenebilir ölçülebilir zamansal düzlemde bir önceki olguda arar.⁹ Allah’ı ancak bilim adamları bulabilir diyenlere itafen, baştan koyduğu bu kural gereği bilim asla denklemin dışına çıkmadığından şu anda kullanılan metodolojik natüralizm ile asıl faili asla bulamaz.¹º Bilime göre işin faili doğa yasalarıdır. Kur’ân- Kerim ise bize der ki “Fail-i mutlak ve hakiki müessir yalnız Allah’tır (cc).” (Enfal, 8/17, Saffat 37/96). Mesela bilim ayın dünyanın çevresinde, dünyanın da güneşin çevresinde dönme işini yapanın kütle çekim kuvveti olduğunu varsayar. İslamiyet’e göre ise doğrudan Müheymin olan Allah’dır ve bunu bir yasaya bağlamıştır.

Bilimsel metodolojideki bu varsayım aşılsa denklemin dışına çıkılsa bilimin gelişmesi durur mu? İnsanlık merak duygusunu araştırma yeteneğini kayıp mı eder? Nasılsa fail-i müsebbip var deyip bilim insanları kenara mı çekilir? Yoksa keşfettikçe yeni güzelliklere tanık oldukça, karmaşık denklemleri çözdükçe, kitap içindeki kitapları araladıkça, hayret ve hayranlığı daha da mı artar, şevkle yeni açılımlara yeni okumalara mı atılır “Yaradan Rabbinin adıyla oku!” (Alak, 96/1) diyen kitaba iman eden bilim insanları?

Olgular arası ilişkileri keşfetmiş olmamız ve kurduğumuz yeni bağlantıların da işe yarıyor olması; bu vesileyle teknoloji üretebiliyor olmamız işin failini değiştirir mi? İki koyunun çiftleşmesiyle doğan yavruyu yaratan da Allah; Dolly’yi yaratan da. Genetiğini biraz kurcalamış olmak o yavruyu insanın ya da teknolojinin yarattığı anlamına mı geliyor? Adetullahtandır uygun şartlarda uygun şeyleri an be an yaratmaya devam etmek, ister organik ister yapay bir şekilde. Genetiği tamamen aynı olan yumurtalardan birini tavaya akıttığımızda omlet olarak bize sunan da Allah; diğerini uygun ısı ve koşulda civciv olarak sunan da… Yaratma eylemini, bizim isteğimize göre yasalar çerçevesinde şekillendirmeye devam etmesi bize verdiği değerin bir göstergesi değil midir?

Modern bilim insanı hakikate ne kadar da yakın duruyor ama bir o kadar uzak… Bir araya geldiklerinde fizik kurallarına uyan atom altı parçacıkların, kendi içlerindeki dünyada bambaşka kurallarının olması yeterince hayret verici değil midir? Kuantum dünyası çağımız insanına Allah’ı tanıtacak en mükemmel araç değil midir?

Teknolojik tekillik ütopyası kuranlar tevhitteki tekilliği anlayabilselerdi… Canlıların DNA’larındaki yakın benzerliğin bilgisini, ‘tüm canlıların ortak tek bir atadan türemiş olabileceği’ tezine dönüştürmek bilimsel bir çıkarımdır, yorumdur. Aynı bilgiyi ‘tüm canlıların tek bir Yaratıcısı olduğu’ şeklinde okumak “ehad” mührüne delildir demek de mümkündür. Şu iki yorum arasında metodolojik olarak hiçbir fark yoktur, hatta mü’mine göre ikincisi daha aklî, mantıkî, tutarlı ve gayet bilimseldir ama natüralist değildir. Bilimsel bir çalışma sonrası yazılan makaledeki ‘bulgular’ kısmı gözleme dayalı objektif bilgidir, ‘tartışma’ kısmı ise bu bilginin yazarın düşünce dünyasındaki yorumudur birbirine karıştırmamak lazım.

Kendi mülkünde dilediği gibi tasarrufta bulunabilecekken, sırf biz insanlara kolaylık olsun diye kurallar koyan ve her şeyi kendi koyduğu kurallara riayet ederek an be an yaratan ve bizlere de tüm bu faaliyetleri müşahede ettirendir Allah (cc). Bilim yapabilecek bir düzen yarattığı için ve bize de bu düzene tasarrufta bulunabilme yetkisi verdiği için ayrıca şükretmek gerekmez mi?

Modern tıbba göre her şey mümkündür ama zamanla! Kur’ân-ı Kerim’e göre ise O (cc) “Ol der, oluverir.” (Mü’minun,  23/68)… En basitinden cildimizde bir kesi oluştuğunda, bu yara anında iyileşseydi-araya zaman girmeseydi- bunu bir mucize ya da yanılsama olarak değerlendirecek olan modern dehriyyunlar yani materyalistler, neden ve nasıl görmezler yara iyileşmesinin 21 güne yayılmasının çok daha büyük bir mucize olduğunu? Bu zaman tanımanın altında Allah’ın ilmi ve bize olan şefkati ve de bu ilmi bizim keşfimize sunmak istemesinin yatmakta olduğunu.

Zamana yayılmayla, zamansal korelasyonların keşifleriyle üst üste birikerek gelişti, ilerledi kadim ve modern tababet. Bu zamanı tanımasaydı bize nereden bilinecekti yara iyileşme safhaları, hangi aşamada, hangi sırayla neler olduğu, hangi hücrelerin ne işe yaradıkları, hangi moleküllerin enzimlerin reseptörlerin varlıklarında ve yokluklarında neler olduğu; yani hastalıkların görünür sebepleri ve dolayısıyla tedavi yolları? Kısaca organizmaların çalışma prensipleri, yasaları, Yaradan tarafından belirlenen, nereden bilinecekti?… Tabiplerin yaptığı bu prensipler dahilinde eksik olanı (ilaç olarak) yerine koymak Şâfî ismine memur olmak. Maksat da zaten bu değil miydi: Şâfî ismini tanımak… Bir hekim hastasının şifa bulmasıyla kendini nasıl da değerli ve özel hisseder; Rabbü’l-alemîn olan Allah’ın şâfî isminden duyduğu lezzet tasavvur dahi edilemez.

Doğadaki olguları doğaüstü güce atfetmeden açıklama çabası hız kazandırmış gibi görünse de biyolojik devrime; asıl motivasyon insanlık tarihinin başlangıcından beri şekil ve biçim değiştirerek var olagelen hastalıklardı aslında, sıhhat bulma çabasındaki insanoğlunun.

Hastalıkları olmasaydı eğer karaciğerin, böbreğin, beynin, hipofiz bezinin dahi ne işe yaradığı bilinemeyecekti; kaldı ki kanda dolaşan binlerce çeşit biyokimyasal maddenin (elektrolit, mineral, protein, hormon, enzim, metabolit, faktör, aktivatör, inhibitör, sitokin, interlökin, … vs) ve de kanın şekilli elemanlarının (alyuvar, akyuvar ve kan pulcukları) görevleri bize sır kalacaktı; yoklukları olmasaydı… Göstermek istedi, o nedenle zamanı yarattı, insanoğluna da zaman tanıdı; yokluğunu gösterdi, hem varlığın değeri anlaşılsın hem de şifayı arasın bulsun gelişsin geliştirsin diye… Tüm bunlar zamanla oldu ama sebebini zamana vermek nasıl bir bedbahtsızlıktır.

Peki, ilaç mıdır şifayı veren yoksa Allah mıdır Şâfî olan? Bilimde derinleştikçe bu soru daha da karmaşık hale geliyor, boşlukların tanrısına tapanların gözünde… Bilim, olguları daha ayrıntılı bir şekilde açıkladıkça, keşifler yaygınlaştıkça ve de bunun işe yaradığı gözlemlendikçe kafalar karışıyor, inanca gerek kalmadığı zannediliyor; ateizm artıyor. Deizm de ilk maddenin, ilk proteinin, ilk canlının oluşumunun daha ayrıntılı bilimsel açıklamasını bekliyor ateizme kaymak için.

Misalen, beyinde hipotalamusda sentezlenip arka hipofizden salınan bir hormon vardır ADH (antidiüretik hormon) isminde. Bu hormon birçok görevinin yanında böbreklerden su geri emilimi sorumluğunu da üstlenir. Bir dizi işlem sonrası beyin fabrikasından salınıp, karanlık damarların içinde binlerce yol arkadaşının arasından sıyrılarak, tam da hedef dokuya yani böbreğe varır, olmayan gözleriyle böbreğin en küçük fonksiyonel birimi olan nefronları bulur, idrarın aktığı tüpcüklerin son kısmının suya geçirgenliğini arttırır. Bu hormonun mutlak yokluğunda böbrek suyu tutamaz ve diabetes insipidus denilen bir hastalık oluşur ki damacanalarca litreye kadar idrar çıkarabilir bu hastalığa duçar olan hastalar. Yokluğunda insan yaşam konforunu ciddi anlamda bozan ve hayati tehlike oluşturduğunu keşfeden bilim insanları, bu hormonun -aslından ilhamla- ‘desmopressin’ ismini verdikleri sentetik modelini yaptılar.

Mekanizmalar zincirini hiç bilmeyen için bu olağanüstü bir durum, bir mucizedir; burundan iki fıs ilaç sıkılmasının litrelerce idrarı bir anda kesmesi… Sebebin acizliği ile sonucun mükemmelliğini bağdaştıramıyor; şifayı her şeye muktedir olan bir Yaratıcı’nın (cc) kudretine veriyor. Öte yandan da bu hormonun yokluğunda ve yokluğunu giderdikten sonra varlığında neler olduğunu gözlemleyen ve bunu defaatle deneyip aynı sonuca ulaşan, tüm mekanizmaları çözen fakat natüralist pencereden bakan bilim insanının gözünde ise durum sebep sonuç açıklanmış ve dolayısıyla bir Yaratıcı’ya ihtiyaç kalmamış gibi…

Bir hormonun nereden salındığının, hangi yolaklarla nerelere gittiğinin, hangi reseptöre bağlandıktan sonra hangi kanalların açıldığının bilinmesi ile sebep sonuç ilişkisi açıklanmış mı oluyor? Varlığı sekteye uğramış bir hormonun tedarikiyle, aksayan işlerin düzelmesi, tüm bu işleri bu hormonun yaptığına delil midir? Delildir dersek sadece 9 aminoasitten oluşan bu hormonun, organizmanın bütününü tanıdığını, an be an tansiyon ölçüp damarlardaki sıvı dengesinden haberdar olduğunu ve vücudun ne kadar suya ihtiyacı olduğunu bildiğini, ölçüp biçtiğini, vücudun suya ihtiyacı fazlaysa beyni uyararak üretimini arttırdığını ya da vücudun suya ihtiyacı azalmışsa bu sefer beyne baskı yaparak üretimini baskıladığını ve bunu değişimlere göre anlık düzenlediğini, sadece bu süreçte dahi onlarca molekülle iletişim kurduğunu kabul etmiş oluruz.

Yani bu hormonun su dengesiyle hidroklimatoloji, ölçüp biçmesiyle matematik, üretimiyle tıbbı genetik, dizaynıyla moleküler biyoloji, hammaddesiyle kimya, iletişim ağıyla sosyoloji, en verimli üretim şekliyle iktisat ekonomi, yönetim şekli ve organizasyon yeteneğiyle siyasal bilimler bildiğini; iradesi olup yapmayı yapmamaya tercih ettiğini;  kudreti olup yapabilmeye güç yetirebildiğini varsaymak mı daha mantıklı yoksa;  müsebbibi, Şâri’ (kanun koyucu), Bârî (fiilen meydana getiren), Musavvir (nesnenin kendine has özelliklerini verip fonksiyoner olmasını sağlayan), Rakib (her işi her an görüp, gözeten, kontrolü altında tutan), Muksit (her işi birbiriyle uyumlu yapan), Hâlik (yaratılacak şeyin bütün ayrıntılarını bilip takdir eden) olan bir Zât-ı Zülcelal olarak bilmek mi?

Ümmi olanın safi bakışıyla gördüğünü, bilimde derinleştikçe daha da yakîn olarak görebilmek… asıl marifet  ve de sorgulanacak olan… imtihanın hayran olunası bireyselleştirilmiş dengesi…

Sözü bilmeyenler biz gibi uzatır; söz ustası ise ‘la’ der tüm ilâhlara; eşhedü der ‘illallah’a…

Kaynakça

¹ Smith GP 2nd. The Iceperson Cometh: Cryonics, Law and Medicine. Health Matrix. 1983 Summer;1(2):23-35. PMID: 10263329.

² Simon Dein. Cryonics: Science or Religion. J Relig Health. 2021 Feb 1. doi: 10.1007/s10943-020-01166-6. Epub ahead of print. PMID: 33523374.

³ Rafael Monterde Ferrando. Julian Huxley’s Transhumanism: A New Religion For Humanity . Cuad Bioet. 2020 Jan-Apr;31(101):71-85.. PMID: 32304200.

⁴ Papakonstantinou E, Mitsis T, Dragoumani K, Bacopoulou F, Megalooikonomou V, Chrousos GP, Vlachakis D. The medical cyborg concept. EMBnet J. 2022 Apr;27:e1005. doi: 10.14806/ej.27.0.1005. Epub 2022 Apr 21. PMID: 35464258; PMCID: PMC9022891

⁵ Ahmet Dağ (2020). İnsansız Dünya Transhümanizm. İstanbul: Ketebe Yayınları

⁶ Yuval Noah Harari (2015), Hayvanlardan Tanrılara – Sapiens, İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi. Kollektif kitap

⁷Xu M. CCR5-Δ32 biology, gene editing, and warnings for the future of CRISPR-Cas9 as a human and humane gene editing tool. Cell Biosci. 2020 Mar 30;10:48. doi: 10.1186/s13578-020-00410-6. PMID: 32257106; PMCID: PMC7106751.

⁸Zhang J, Wehrle E, Rubert M, Müller R. 3D Bioprinting of Human Tissues: Biofabrication, Bioinks, and Bioreactors. Int J Mol Sci. 2021 Apr 12;22(8):3971. doi: 10.3390/ijms22083971. PMID: 33921417; PMCID: PMC8069718.

⁹ H. G. Gauch, et al. (2003). Scientific Method In Practice. ISBN: 9780521017084. Yayınevi: Cambridge University Press. sf: 154.

¹⁰ Dawes GW, Smith T. The naturalism of the sciences. Stud Hist Philos Sci. 2018 Feb;67:22-31. doi: 10.1016/j.shpsa.2017.11.012. Epub 2018 Feb 3. PMID: 29458944.

0 0 Yorumlar
Puan
Bildir
guest

0 Yorum
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle
Scroll Up
0
Düşüncelerinizi çok isterim, lütfen yorum yapın.x