Aydınlık yarınlar için karanlıkları derinden yaşamış olan insanoğlunun, kendisine dönmesi ve aklı önceleyerek fikirsel sürece başlaması yakın tarihin tanımıdır. Yani Orta Çağ denen ve “karanlık dönem” olarak adlandırılan sürecin ardından zihinsel yıkılma ve yeniden kurulum yaşayan Batı’nın, Aydınlanma Çağı’na girişi Fransız Devrimi öncesi ve sonrası Rönesans ve Reform’u kapsayan gelişmeleri yaşaması bugünü şekillendirir ve elbette bu tanım tamamıyla Batı’nın kendini adlandırmasının sonucudur.
Doğu’nun (Cemil Meriç’in tanımıyla Hira’nın çocuklarının) tanımları da tarihi seyri de farklıdır. Daha 2 asır öncesinde aydınlanma denen şeyi yaşayan Batı’ya nazaran ‘biz’ aydınlanmayı elbette 14 asır öncesine götürürüz. Hz. Peygamber’in rehberliğinde karanlık sayfaları kapatan Müslümanlar, kendi aydınlanma hikayesini yazmıştır. Özellikle Endülüs, Doğu’nun yüz akı sayfaların yazıldığı dönem olmuştur.
Zaten Batı’nın aydınlanması da Doğulu düşünürlerin etkisiyle olmuştur. En çok Endülüs alimlerinin eserleri aydınlanmayı tetiklemiştir. Kendi Orta Çağ karanlığında akıldan, bilimden ve sanattan uzak kalmış olan Batılılar, silkelendikleri dönemde İslâm alimlerinin eserleriyle beslenmiştir.
Neyse, konunun sinemaya varmasını geciktirmeyelim…
Bizim aydınlanma hikâyemiz Batı’nın tersine olmuştur. Yani Hz. Muhammed’in (sas) önderliğinde aydınlığa yürüyen Müslümanlar Endülüs ve sonrasında asırlar boyunca karanlıktan uzak yaşamışsa da sonrası terse dönmüştür. Orta Çağ’da Batı’daki en net gösterge mezhep savaşları idi. Ne acıdır ki Müslümanlar da Batı’da aydınlanma yaşanırken kendi içinde mezhep çekişmesine ve hatta çatışmasına düşmüştür. Bugün geldiğimiz nokta ise Batı’nın kendi aydınlanmasında çamura sağlanması ve sadece kendisi için ışığı kovalarken karanlıkları çoğaltması iken Doğu’da ise git gelli manzara söz konusu.
İlginçtir, Doğu’nun zaten aydınlık olan birikimini kapatan, küresel algıyı yönlendiren, kendi aydınlığına yeni ışıklar eklerken Müslüman toplumları kendinden uzaklaştırmak yöntemiyle Doğu’ya karanlıklar sevk eden en güçlü araç sinema olmuştur. Yani sinema Batı için aydınlanma aracı iken Doğu’da kararmaya yol açmıştır.
Aydınlık ya da karanlık kavramlarının kökten vazgeçilip yeniden tanımlanması gereken dönemdeyiz. Zira bilgiye ulaşımın nefes almak kadar kolay olduğu bir dönemde, özgürlük adına insanın insandan uzaklaşarak kendine kaldığı yalnızlıkta, bilimin sanatın ve hayatın Batılıların tam tahayyül ettiği gibi bir ortamda olmasına rağmen aydınlıktan söz etmek mümkün değil.
Çağımızda anlıyoruz ki aydınlanma için ışığın önünü tamamen açmak yeterli değil. Işığın kendisini doğru tanımlamak ve hedefini de doğru belirlemek gerekiyor. Yani esasında bilim ve sanatın mevcudiyet olarak ışığın kendisini oluşturduğu durumda sadece ışığın kendimize ulaşmasını sağlamak yeterli olacakken, dogmadan uzaklaşma adına sarılınan bilim ve sanatın dogmaya dönüşmesi absürt komedi dizisi gibi izlenebiliyor.
Yani aslında aydınlanma için gerekli olan ışık zaten insanda mevcut. Kadim Doğu medeniyetinin temelinde yer alan ve İslam ile somut formuna kavuşan birçok unsur bunun göstergesidir.
İşte sinema tam da burada devreye girmeli. Çünkü aydınlanma adına, aydınlanmanın propaganda aracı olarak kullanılan sinemanın, aydınlanmanın kendisini temelde temsil etmesi gereken Müslümanlar tarafından kullanılmaması, sadede seyirci kalınması ve en ciddi tüketiciler arasında olunması için çıkılmaz bir girdaba yöneltiyor insanlığı.
Müslümanların sinemayı kullanması ve Hz. Peygamber’i de bu konuda rehber edinmesi gerektiği söylendiğinde maalesef -nedense- sadece ve sadece Hz. Peygamber’in hayatının anlatılması, kıssaların filme alınması, menkıbelerin beyaz perdeye çıkması akıllara geliyor. Oysa Batı, aydınlanma iddiasının propaganda aracı olarak sinemayı kullanırken kendi “inançlarını” ve ritüellerini resmetmeyi değil, ima etmeyi seçmiştir. En eğlenceli, en dramatik, en korkutucu film türleri ile Batı medeniyetinin aydınlanma adını verdiği zihin yapısı dünyanın bütün halklarının zihnine zerk edilmiştir. Sadece komik bir film izlediğini, adrenalin sağlayan aksiyon seyrettiğini ya da hüzünlü bir hikâye ile sadece gözyaşı akıttığını düşünen insanoğlunun bilinç altına bu çağın aydınlanma gerekleri incelikle işlenmiştir.
İnsanı kölelikten kurtarma iddiasında olan modern söylem, sadık tüketici olarak insanoğlunu kapitalin kölesi haline getirmiştir. Ve bunu yaparken de en büyük yardımcısı sinema olmuştur. Neredeyse 1 asırdır serinletici içeceğin kola olduğunu, en ideal kıyafetin kot olması gerektiğini, toplum değil birey olmanın özgürlük anlamına geldiğini binlerce film ile anlatan Batı, başarılı da olmuştur. Bugün dünya milyarlarca kölesi olan bir sistemin kurbanıdır.
Ne mutlu ki panzehir, zehirden üretilir. Dolayısı ile bu aldatmacanın baş aktörü olan sinema ilacın kendisidir. Suya ilaç katarak seni uyuttu diye düşman, sudan uzak kalmayacaksın. Suya da ilaca da sarılacaksın.
Ve en önemlisi, düşmanının yaptığı gibi yapmayacaksın. Aynı silahı kullanmak, aynı şekilde kullanmak demek değildir. Bir silahın aynı şekilde kullanan iki savaşçının birbirinden farkı yoktur. Bize düşen, Aliya İzzetbegoviç’in dediği gibi “Onlara benzememektir.”
Sinemayı bir silah olarak kullanma ifadesi kulağı tırmalayabilir. Ancak meselenin açıklığa kavuşması için böyle söylemek şart. Olayı anladıktan sonra savaş ve silah olgularını bir kenara koyarak, sinemayı sadece sinema olarak yapmak gerekir.
Müslümanların düştüğü en büyük yanlışlardan biri de bu… Sinemada yer almanın, bugüne kadar Hollywood’un (Batı’nın) yaptığı gibi yapmak olduğunu düşünenler çoğunlukta. Büyük bütçeli filmlerle, çok izlenecek yapımlarla, yani geçici söylemlerle hedefe ulaşılabileceği düşünülüyor.
Hayır! Tam da burada en hayırlısı için bu ‘hayır’ı yüksek sesle dillendirmek gerek.
Bir şeyi yeniden kurmanın yolu önce yıkmaktır. Sinemayı yıkarak kurmalıyız. Her şeyi yok saymaktan bahsetmiyorum. Aracın araç olduğunun farkında olarak, yeniden tanımlamak ve referanslarımıza bağlanarak yol almalıyız.
Hz. Peygamber’in, önderliği nasıl hayata geçirdiğini iyi analiz etmeliyiz. Kur’ân’ı nasıl anlattığı ve “Güzel ahlâkı tamamlamak üzere” nasıl yaşadığını iyi analiz etmeliyiz. Araç olarak ne kullandığının yanında nasıl kullandığı da önemli.
Hz. Muhammed’in (sas) önderliğini, “nasıl” sorusu üzerinden değerlendirip sinemayı da bu bağlamda kurmak lazım. Güncel hikayeler, yakın zaman söylemleri, zamanın derdine vakıf yaklaşımlarla Hz. Peygamber’in aydınlanma sürecini sinema aracıyla günümüze yansıtmamız gerek. Nasıl olacağı, sorunun kendisinde saklı.
