Menü

Bilindiği üzere peygamberlerin, “masumiyet/ismet” özelliği vardır. Her konuda özellikle, ilahî buyruklara uymak konusunda insanlara örnek/rehber olmakla görevlendirilen peygamberlerin, günah işlemeleri, gönderiliş amacına uygun olarak Allah tarafından engellenmişlerdir. Peygamberlikle görevlendirildikleri andan itibaren ilâhî bir koruma altına alınan peygamberlerin, iyilik yapıp kötülüklerden kaçınmaları ister ibadet ister muâmelât ister ahlâk alanında olsun her hususta, ilâhî buyruklara uyarak, insanlara önderlik yapmaları ancak günah işlemekten korunmalarıyla mümkün olur. Peygamberlerin, beşeriyet/insan olma vasfı taşımalarının tabii bir sonucu olarak, hiç hata etmemeleri ise imkânsızdır. Çünkü hatasızlık, tamamen Allah’a ait bir niteliktir. Ancak peygamberler, birer insan olma hasebiyle hata yapabileceklerine göre onların bu tür davranışları/eylemleri, Allah tarafından uyarılarak engellenir. Bu kapsamda şu hususun da belirtilmesinde yarar vardır. Hz. Âdem’in hatası, peygamber olarak görevlendirilmeden önceki dönemde vuku bulmuştur. Peygamberlerden sudûr eden bazı küçük günahlar (zelle) olmuştur[1] fakat bunların, uygun olmadığı Allah tarafından bildirilmiştir.[2]

Bu izahlara göre peygamberlerin her amelinin, her davranışının ve her uygulamasının, ilâhî kontrol ve koruma altında olduğunu ve ayrıca her peygamberin amelinin de sâlih amel kategorisine girebileceğini söyleyebiliriz. Buna göre konunun genişliğini göz önüne alarak, sadece birkaç peygamberin yaptığı/gerçekleştirdiği sâlih amel cinsinden hususu ele alıp ve buna dair örnekler sunabiliriz.

1- Hz. Nûh

İnsan neslinin devamı açısından önemli bir dönüm noktasını teşkil eden Nûh Tufanı, dolayısıyla insanlığın “ikinci atası” konumunda olan Hz. Nûh, Kur’ân-ı Kerîm’de ve Hz. Peygamber’in hadislerinde diğer peygamberlere kıyasla daha geniş tanıtılmış ve “ülü’l-azm” olarak isimlendirilen beş büyük peygamberden biridir.[3]

Kur’an’da 28 sûrede, hakkında malumat verilmiş ve 43 yerde ismi zikredilmiştir.[4] 114 sûreden meydana gelen Kur’an’ın, 28 âyetten oluşan 71. sûresi, Hz. Nûh’un (as) adını taşır, onun tevhid mücadelesini ve yöntemini ele alır.

Hz. Nûh’un (as), peygamber olarak kavmine gönderiliş amacını Allah Teâlâ şöyle açıklamıştır: “Şüphesiz biz Nûh’u, kavmine, kendilerine elem dolu bir azap gelmeden önce kavmini uyar.” diye peygamber olarak gönderdik.”[5]  Nûh  (as), peygamberlikle buna bağlı olarak kavmini uyarı ve tebliğ ile görevlendirildikten sonra onlara şöyle hitap etmiştir: “…Ey kavmim! Şüphesiz, ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım.” “Allah’a ibadet edin. O’na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin ki sizin günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir vakte kadar ertelesin. Şüphesiz, Allah’ın belirlediği vakit gelince ertelenmez. Keşke bilseydiniz.

Âyetlerde görüldüğü gibi Nûh (as), kavmini açık ve seçik olarak uyarmakla görevlendirildiğini bildirmiş, onları Allah’a kulluğa çağırmış, Allah’tan sakınma (takva) ve kendisine itaat etmeye davet etmiştir. Bu örnekte görüldüğü gibi bütün peygamberler, kavimlerini Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etmeye ve ona kulluk yapmaya çağırmakla, tebliğ görevlerine başlamışlardır.[6] Aslında bu yöntem, bütün peygamberlerin uyguladığı temel faktör olarak görülmektedir. İlk önce tevhidi ilan etmek, daha sonra kulluğa davet etmek, ittika ve itaate çağırmak, tebliğin temel manifestolarıdır.

Nûh (as), kararlılıkla ve cesaretle gece-gündüz, gizli ve açıktan bütün imkânlarını seferber ederek kavmini hakka davet etmiştir. Çaresizliğine ve güçsüzlüğüne sığınmadan tebliğ görevini sürdürmekten geri durmamıştır. Kur’an, onun bu gayretini ve azmini şöyle dile getirmektedir. “Nûh, şöyle dedi: Ey Rabbim! Gerçekten ben, kavmimi gece gündüz (imana) davet ettim. Fakat benim davetim ancak onların kaçışını artırdı. Kuşkusuz sen onları bağışlayasın diye kendilerini her davet edişimde parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, inanmamakta direndiler ve büyük bir kibir gösterdiler. Sonra ben, onları açık açık davet ettim. Sonra, onlarla hem açıktan açığa hem de gizli gizli konuştum. Gelin dedim: Rabbinizin mağfiretini isteyin çünkü o, mağfireti çok bir gaffardır. Bağışlama dileyin ki üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin. Sizi mallarla, oğullarla desteklesin ve sizin için bahçeler var etsin, sizin için ırmaklar var etsin.”[7]

Nûh (as), çağrısına kulak asmayan güruha karşı artık dayanacak gücü kalmamış ve onlara söz dinletemeyeceğine kani olmuş ve neticede şu duayı yapmıştır:

Ey Rabbim! Ben yenilgiye uğradım, yardım et. Biz de göğün kapılarını dökülürcesine yağan bir yağmurla açtık. Yeryüzünü pınar pınar fışkırttık. Derken sular takdir edilmiş bir iş için birleşti. Biz Nûh’u çivilerle perçinli levhalardan oluşan gemiye bindirdik. Gemi, inkâr edilen kimseye (Nûh’a) bir mükâfat olarak gözetimimiz altında yüzüyordu. And olsun, biz onu (tufan olayını) bir ibret olarak bıraktık. Var mı düşünüp öğüt alan?”[8]

Görüldüğü gibi Nûh (as), mesajın ve kendisini peygamber olarak gönderen davetin sahibine sığınmıştır. O’ndan yardım istemiş ve neticede duası kabul görerek zaferle müjdelenmiştir. Hz. Nûh’un (as) bu tutumu, bütün davetçilere ve tebliğcilere güzel bir örnek ve moral kaynağı olmuş ve olmaya devam etmektedir. Ümitsizliğe kapılmadan, her halükârda davete ve tebliğe devam etmek, peygamberlerin sünneti ve onlara tabi olanların yolu olmuştur.

2- İbrâhim (as)

Hz. İbrâhim (as) Kur’ân’da hakkında en çok bilgi verilen peygamberlerden biridir. İbrâhim (as) putperest bir toplum içerisinde dünyaya geldi. Kur’ân’da adı geçen birçok peygamber, onun neslinden gelmiştir.[9] Kur’ân, onun Allah tarafından dost edinildiğini “…Allah İbrâhim’i dost edinmiştir.[10] ifadesi ile dile getirmektedir.

Hz. İbrâhim küçük yaşta, babasının ve kavminin tapmakta oldukları putlardan uzaklaşmış ve onlara karşı tavrını yiğitçe ortaya koymuştur. Öyle ki o, bu konuda babasını bile sert bir üslupla eleştirmekten çekinmemiştir.[11] O, tek başına putperest kavmi ile mücadele etmekten geri durmamıştır.[12] Kur’an, samimiyeti, şecaati, dirâyeti, hilmi ve kendisini Allah’a adamışlığı[13] sebebiyle İbrâhim’i (as), bir ümmet, bir önder olarak vasıflandırmıştır.[14] Bir anlamda o, koskocaman bir ümmet gücüne sahiptir.

İbrâhim (as) yıldızlara, güneşe, aya tapan kavmi ile mücadelesine ilk olarak babası ile başlamıştır. İlk tebliğini ve davetini babasına yapmıştır. O, kavmi ile tartışmaya tek başına girerek, onlardan ve onların ortak koştukları şeylerden, asla korkmayacağını, yiğit bir tavırla ortaya koymuştur.[15] Tebliğ vazifesinde en temel yöntem olan kararlılık düsturunu, uygulaması ile açık bir şekilde göstermiştir.

Tebliğ görevini icra etmede ve mesajı, muhataplara ulaştırmada mantıklı, tutarlı, açık ve kesin bir tutum sergilemek, büyük önem taşımaktadır. Hatta bunlar, tebliğin en önemli ilkeleridir. İbrâhim  (as) babası ve kavmi ile çok tutarlı bir şekilde diyaloga girmiş, taptıkları putların, ne zarar ne de fayda verebilecek güçlerinin olmadığını ortaya koymak için onları parçalayarak bu gerçeği apaçık bir şekilde ortaya koymuştur. Bunu yaparken asla korkmamış, zafiyet ve gevşeklik göstermemiştir. Hz. İbrâhim’in (as) tebliğdeki azmi, cesareti, her şeyden önce Allah’a olan bağlılığı ve sadakati sayesinde düşmanlarının kurmak istedikleri tuzakları boşa çıkmış ve attıkları ateş onu yakmamış, serinlik ve esenlik olmuştur.[16]

Hz. İbrâhim, kavmi ve babası ile olan iletişimini hiç kesmemiştir. Onlara karşı sürekli sevgi, merhamet dilini kullanmış, bilhassa onları, inançları, algıları ve tasavvurları hakkında, yeniden düşünmeye davet etmiştir. “Ben sizin taptıklarınızdan uzağımBen yalnız beni yaratana taparım. Çünkü O, beni doğru yola iletendir.” diyerek, tebliğdeki kararlılığını ve sürekliliğini göstermiştir. Tevhid kelimesini ardından gelenlere, miras bırakmıştır.[17] Hz. İbrâhim’in (as) tebliğ uğrunda gösterdiği azmi, cehdi ve bitip tükenmeyen kararlılığı sayesinde, onun neslinden Allah’a inananlar hiç eksik olmamıştır.

İbrâhim (as) puta tapmaktan kavmini sakındırmak için büyük bir mücadele vermiş, tebliğ faaliyetine önce en yakınında bulunan babası[18] ile başlamıştır ki bu durum, tebliğ vazifesinin, öncelikli olarak nereden başlanması gerektiğini göstermesi açısından önemli bir köşe taşıdır. İbrâhim (as), tebliğ görevine en yakınlarından başladıktan sonra bütün kavmini tevhide çağırmıştır.[19] Bu arada kendisini Rab kabul eden ve tanrısal bir güce sahip olduğunu iddia eden kavminin kralı Nemrut’u, tevhide davet etmekten çekinmemiştir. Nemrut’la tevhidin hakikati konusunda, tabiri caizse kıyasıya mücadele etmiş, akıllı bir söyleşi ile onu mağlup etmiştir.[20]

Özetlemek gerekirse Hz. İbrâhim, yumuşak huylu, sevgi ve merhamet yüklü bir kalbe sahip olmanın yanı sıra, tevhide/hak yoluna davet konusunda cesur ve kararlı bir duruş sergilemiştir. Ölümü, sürgünü ve ateşe atılmayı göze alarak, asla davasından taviz vermemiş ve tebliğini sürdürmekten kaçınmamıştır. Kur’an, onu davasındaki azmi, düşmana karşı şecaati, yiğitliği, yakını dahi olsa gerçeği söylemekteki kararlılığı, Allah yoluna adanmışlığı gibi vasıfları sebebiyle Hz. İbrâhim’in, kendisinden sonra gelen bütün nesillere, üsve-i hasene/rol model/rehber olduğunu bildirmiştir.[21]

3- Hz. Muhammed (sas)

Kur’an, Hz. İbrâhim’i bütün insanlık için üsve-i hasene/güzel örnek/rol model olarak tanıttığı gibi onun soyundan gelen Hz. Muhammed (sas) için de “üsve-i hasene” kavramını kullanmıştır. “And olsun ki Resûlullah sizin için Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnek/üsve-i hasene vardır.”[22]

Ben, babam İbrâhim’in duasıyım,[23] kardeşim Îsâ’nın müjdesiyim[24] ve anamın rüyasıyım.[25] buyuran Peygamber (sas) ceddi İbrâhim (as) gibi İslâm davetini yapmaya, en yakınlarından başlamıştır.

Hz. Peygamber “Önce en yakın akrabanı uyar![26] âyeti inince Safâ tepesine çıkmış ve şöyle seslenmiştir: “Ey Kureyşliler! Ey Abdimenâf oğulları! Size Allah katında hiçbir fayda sağlayamam. Ey Abdülmuttalib’in oğlu Abbas! Ey halam Safiyye! Size, Allah katında hiçbir fayda sağlayamam. Ey kızım Fâtıma! Benim malımdan dilediğini iste fakat Allah katında sana bir fayda sağlayamam.[27]

Hz. Peygamber tebliğini sürdürürken akraba, uzak-yakın ayrımı gözetmemiştir. Hatta kendisinden âhirette yardım ve şefkat bekleyen en yakınlarına bile bu konuda net tavır sergilemiş ve onlara asla ayrıcalık yapamayacağını belirtmiştir. Amcası Abbas, bir gün Hz. Peygamber’in (sas) yanına gelir. “Ben, senin amcanım. Yaşlandım. Ecelim yaklaştı. Bana öyle bir şey öğret ki Allah onun sebebiyle bana yardım etsin.” Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas) “Ey Abbas! Sen benim amcamsın. Sana Allah katında bir fayda sağlayamam. Fakat, sen Allah’tan dünya ve ahirette bağışlanma ve afiyet iste!” buyurdu ve bunu üç kere söyledi. Bir yıl sonra Abbas aynı maksatla Hz. Peygamber’e (sas) tekrar müracaatta bulundu. Hz. Peygamber (sas) ona aynı şeyleri söyledi.[28] Abbas, Hz. Peygamber’den amca sıfatıyla yardım ve şefaat dilemeye gelmiş ama Hz. Peygamber yakınlığı sebebiyle ona hiçbir faydasının dokunamayacağını açıkça…

0 0 Yorumlar
Puan
Bildir
guest

0 Yorum
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle
Scroll Up
0
Düşüncelerinizi çok isterim, lütfen yorum yapın.x