Menü
Muhammed Emin Yıldırım
Muhammed Emin Yıldırım
Sirâcen Münîr; kendi karanlığını aydınlatarak başkalarına da ışık olmayı öğrenenlerin yol haritasıdır.
Şubat 14, 2026
Yazarın Tüm Yazıları

Bu sayımızda, “Aydınlanma Sayısı” münasebetiyle Muhammed Emin Yıldırım hocamızla gerçekleştirdiğimiz özel röportajı ile sizlerleyiz. Modern dünyanın yorgunluklarına ve yön arayışlarına kadim bir inancın hakikat penceresinden bakmaya imkân veren bu söyleşi hem inanan bir dilin derinliğini hem de sorgulayan bir zihnin canlılığını bir arada taşıyor.

Kur’ân’ın “Sirâcen Münîr” olarak tanımladığı Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, yalnızca bir inanç önderi değil, insanlık tarihinin en büyük elçisi, en güçlü rehberi ve en parlak nuru olarak nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde duruyoruz. Günümüzde aydınlanmanın sadece itikadî bir mesele değil; insanın kendi özünü, fıtratını ve hakiki yönünü yeniden keşfetme meselesi hâline geldiğini hatırlatıyoruz.

Bu röportajda, Resûlullah’ın (sas) nurunun bugüne nasıl ulaştığı, çağın insanına tesir edip etmediği, modern hayatın karanlıklarında hâlâ yol gösterip göstermediği gibi başlıklar etraflıca ele alınıyor. Söyleşi boyunca yöneltilen sorular ve hocamızın derinlikli cevapları, “aydınlanma” kavramının hem tarihî hem de bugüne dair izdüşümlerini berrak bir şekilde ortaya koyuyor.

Siyer dergimizin Aydınlanma sayısı için Bugünki söyleşimizde ele alacağımız konuya dair sorularımı inanan bir dilin içinden olduğu kadar, aynı zamanda sorgulayan bir zihnin eşiğinden de iletmeye çalışacağım. Modern insanın yorgun sorularını kadim bir inancın/hakikatin kapısına bırakmaya çalışacağım. Kur’ân’ın, Sirâcen Münir diye tanımladığı Efendimiz (sas)’in bütün insanlık için yalnızca bir inanç figürü olarak değil, insanlık tarihinin en büyük elçisi, en büyük gücü, ışığı ve nuru olarak nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde duracağız. Çünkü bugün aydınlanmanın artık sadece inanç temelli bir mesele olmadığını, yönünü kaybeden insanın özüne ve fıtratına dönüşüyle ilgili olduğunu düşünüyorum. Bu söyleşimizde Muhammed Emin Yıldırım hocamıza, o nurun bugüne nasıl ulaştığını, bugünün insanına sirayet edip edemeyeceğini, bu nurun bugünü aydınlatmaya devam edip etmeyeceğini de soracağım. Hocam hoşgeldiniz.

İşaret ettiğiniz bu husus son derece kıymetlidir. Zira bazen meselelere dışarıdan bir nazarla bakmak gerekir. Dış dünya ile irtibatımız zayıf olduğunda veya o dünyanın bakış açısını tam anlamıyla kavrayamadığımızda, hayatın sadece bizim çevremizden ibaret olduğu yanılgısına düşebiliyoruz. Bugün iki milyarlık İslâm ümmetinin tamamını bu meselelerin şuurunda kabul etsek bile, dışımızda altı milyarlık koca bir dünya daha var. Yani bizden gayrı olan dünya, bizim üç katımız büyüklüğündedir. Hâl böyle olunca, dışarıdaki insanların bakışını önemsemek bir zarurettir. Kaldı ki bugün iki milyarlık ümmetin bu hakikatlerin ne kadar farkında olduğu da ayrı bir tartışma konusudur. Hatta doksan milyonluk bu memleketin, imanın ve o imanın nûrunun, yani ‘Sirâcen Münîr’in [Bk. Ahzâb 33/46] tam mânâsıyla ne kadar idrakinde olduğu ciddî bir sorudur. Bir davetçi olarak görevimizi hakkıyla icra edebilmek için tüm bu dengeleri dikkate alarak konuşmamız gerekiyor.

  Neden aydınlanma ve neden Sirâcen Münîr? Bunu sizi takip edenler biliyor, biz de buradan açıklayalım. Bu yıl Siyer Vakfımız, Hicrî 1447 yılını “Sirâcen Münîr/Aydınlanma Yılı” olarak ilan etti. Bir yıl boyunca yapılacak olan tüm faaliyetler bu kapsamda, bu tema altında yapılacak. O yüzden biz de bugünkü söyleşimizi bu konu çerçevesinde gerçekleştireceğiz. Hocam, Sirâcen Münir diyorsunuz, bizim literatürümüzde bunun karşılığı farklı ama bir de alt başlık açıyorsunuz, aydınlanma diyorsunuz. Aydınlanma deyince biz Rönesans’tan sonra Fransız İhtilali’ne kadar geçen dönemi hatırlıyoruz.

Biliyorsunuz bu döneme Batı “Aydınlanma Çağı” ya da “Aydınlanma Dönemi” diyor. İlginç olan taraf şu ki sanki bizim literatürümüze ve dünyamıza da hitap ederek “hür irade ile sorumluluk alma”yı aydınlanma olarak tanımlıyorlar. Ve bunu gerçekleştiren insana da “aydın insan” diyorlar. Aklı, bilgiyi ve bilimi önceliyorlar. Sizin aydınlanmadan kastınızla bu aydınlanmanın bir farkı var mı? “Aydınlanma Yılı” ilan ederek aslında siz bir nevi karanlığa da vurgu yapmış oluyorsunuz. Demek ki bir karanlıktan da söz etmek gerekiyor. İnsanlık sizce gerçekten karanlıkta mı ve aydınlanma henüz tamamlanmadı mı?

İşaret ettiğiniz bu hususlar, aslında pek çok farklı boyutuyla değerlendirilmesi gereken oldukça önemli konulardır. Öncelikle şu hususa açıklık getirmeliyiz ki biz Müslümanız, müminiz; inandığımız değerler var ve o değerler bize bir şeyi telkin ediyor, zihnimize bir hakikati yerleştirmek istiyor. Aydınlığın kaynağı en-Nûr olan Allah’tır. Eğer bir yerde gerçek bir aydınlanmadan bahsedeceksek, o aydınlığın mutlak kaynağı en-Nûr olan Allah’a dayanmalıdır.

Bu tanımla bizi, Allah’ın nûrunun tecellisi olan “Kitâb-ı Münîr”e yani “Aydınlatan Kitap”a götürür. Kitabın kendisini tarif ederken kullanılan ifade bu. Bu kitabı, yani vahyi bize ulaştıran elçi de Sirâcen Münîr’dir. Dolayısıyla en-Nûr olan Allah (cc), vahiylerini ifade eden Kitâb-ı Münîr’i, elçisi olan Sirâcen Münîr’e ulaştırmıştır. Biz de Sirâen Münîr olan Allah’ın Elçisi’ni (sas) kabul ettiğimizde, tam anlamıyla gerçekte bir aydınlanmaya ulaşmış oluruz..

Şimdi Batı’daki aydınlanma meselesine gelecek olursak; o zamanlarda Avrupa’ya hâkim olan dinî düşünce, “Aydınlanma” iddiasıyla toplumu karanlıkların dibine çekmişti… O dönemde kilisenin toplum üzerindeki baskısı, din adamlarının insanlardan talepleri ve insanları sürükledikleri nokta, insanları artık çıldırma aşamasına getirdiği için Batı bu durumla yüzleşti ve o yüzleşmenin sonucunda, “Eğer biz bu dini böyle kabul edersek asla karanlıklardan kurtulamayız.” diyerek bir aydınlanma modeli ortaya koydular. Kendi bağlamlarında doğru bir yaklaşımdı. Ama biz Müslümanlar olarak baktığımızda… Evet, insan hakları açısından eskiye göre daha iyi oldular, bilgi noktasında farklı bir seviyeye geldiler, birçok geri bırakan şeyden sıyrıldılar. Peki, mutlak aydınlık oldu mu? Olmadı. Çünkü bugün Batı’nın insan hakları noktasında takdim ettiği şeyler her ne kadar tarihte ve bugün uygulanan şeylerden daha iyi olsa da Allah’ın görmek istediği düzeyde değil.

Niçin? Çünkü Allah’ın görmek istediği düzey, Sirâcen Münîr olan o peygamberlerin kurduğu Medine’dir. Bakın, “Medînetü’l-Münevvere” diyoruz. Şehrin isminin “aydınlanmış şehir” anlamıyla anılması boşuna değil. Tevhid, adâlet ve meşveret üzerine kurulan bir toplum ancak nûr saçan bir şehre ve nûr saçan bir topluma dönüşebilir. Dolayısıyla insanlığın tarihten bugüne aydınlanma adına çeşitli çabaları olmuş olsa da -ki bu çabaları asla küçümsememek gerekir- mutlak aydınlık bizim için Allah’ın aydınlık olarak isimlendirdiğidir.

Aksi hâlde bâtılın şöyle bir özelliği var: Karanlık kendisini karanlık olarak takdim etmez. Karanlık olan şey kendisini aydınlık olarak gösterir.

Size “Ben seni karanlığa mahkûm edeceğim.” diye gelmez; aydınlık maskesiyle gelir. Onun için herkes kendisini aydın görür, herkes kendisinin aydınlanmış olduğunu zanneder. Peki, hakikat bu mu? Ölçüyü kim koyacak? Biz inananlar için buun ilâhî ölçü koyacak. İlâhî ölçü neye “nûr” diyorsa o nûrdur; neye “karanlıklar” diyorsa o da karanlıktır. Bu çerçeveden baktığımızda Asr-ı Saâdet diye bir örnek var. Câhiliyenin karanlığından İslâm’ın aydınlığına taşınan bir toplum… Bugün de bütün değerlendirmelerimizi o örnek üzerinden yaparak doğruya ulaşabiliriz.

Şimdi Asr-ı Saâdet’te bir aydınlanma oldu. Sonra insanlar, insanlık o kodları terk ettiği için bir daha karanlığa mahkûm oldu ve 14 asırlık süreç içinde aydınlandığımız dönemler de oldu, karanlığa mahkûm olduğumuz dönemler de… Ama nihâyetinde son 250 yıldır -Osmanlı’nın son 150 yılını da buna dâhil ederek konuşmak zorundayız- karanlıklarımız artarak bugüne kadar geldi ve şu anda da çok ciddi bir karanlıklar içerisindeyiz. Karanlık değil karanlıklar içerisindeyiz. Zaten Kur’ân-ı Kerîm de bu hakikati ifade ederken karanlıklar için “zulümât/karanlıklar” kelimesini kullanarak çoğul bir yapı tercih eder. Karanlıkların hep çoğul; buna mukabil nurun ise hep tekil kullanılması oldukça dikkat çekicidir. Nitekim âyetlerde karanlıklardan nura geçiş anlatılırken “mine’z-zulümâti ile’n-nûr” ifadesi buyurulur [Bk. Bakara 2/257]. Bakınız, nura geçişte ifade hep tekildir; “envâr/nurlar” denilmez. Karanlıklar zikredilirken çoğul, nur zikredilirken tekil kullanılır. Bunun aksi yönündeki akışta, yani nurdan karanlıklara geçişte de durum aynıdır, “mine’n-nûri ile’z-zulümât…[Bk. Bakara 2/257]. Yani nura gidiş de nurdan uzaklaşış da olsa, nur hep tek bir hakikati, karanlıklar ise çokluğu temsil eder. Şu anda da karanlıklara mahkûmuz; birçok alanda o karanlıkları yaşıyoruz. Ama bana sorsanız, deseniz ki “Hocam bu karanlıkların en alt zemininde ne duruyor?” İnanın cevabı imandır, başka bir şey değil. Çünkü iman nûr olduğu için zemine onu koyduğunuzda; bugün ferdî karanlıklarınızı da ailevî karanlıklarınızı da içtimaî karanlıklarınızı da idarî ve ekonomik karanlıklarınızı da sistemsel karanlıklarınızı da ve dünyadaki diğer karanlıkları da nihayetinde aydınlatacak bir etkiye dönüşür. Mesela bugün biz Müslümanların dışındaki dünyayı değerlendirdiğimizde, orada da karanlıklar var. Ama o karanlıkları aydınlatacak şey mutlak mânada adâlettir. O adâletin tesisi için inanmış insanların, iman ekseninde bu adâleti iyice anlamaları ve ikâme etmeleri gerekir ki dünyaya bu nûru ulaştırabilsinler.

Tarihte biz bir yere ulaştığımız zaman onu zorla Müslümanlaştırmamışız; oraya adâlet götürmüşüz. Adâlet götürüldüğü için de orada bir aydınlanma gerçekleşmiş.

Dolayısıyla bugün birçok farklı alanda çok ciddi karanlıklarla karşı karşıyayız; ancak bunlardan en büyüğü iman noktasındaki karanlıktır. Şayet imanı, taklidî olmaktan çıkarıp tahkikî bir iman olarak anlar ve kalbimizde tesis edebilirsek; dünyaya ve meselelere o imanın nuruyla bakmaya başladığımızda, Allah’ın izniyle hayatımızdaki birçok karanlığı da aydınlatmış olacağız.

  Bu tespitlerinizde işaret ettiğiniz sorunların çözümüne yönelik bir soru sormak isterim. Biz insanlar çok okuyoruz ama az anlıyoruz. Çok görüyoruz ama az hissediyoruz. Çok okuyoruz ama az aydınlanıyoruz. Acaba buradaki çelişkinin sebebi biraz da önce kendi içimizdeki karanlıklarla yüzleşmemiz mi? Bu yüzleşmeyi başaramayan insanın kendi karanlığından çıkıp o ışığı, o nûru görmesi imkânsız hâle mi geliyor? Nereden başlamalıyız?

Kendisi henüz karanlıkta olan bir insanın, bir başkasını aydınlatması mümkün değildir. Kendi iç dünyasını aydınlatamayan birinin, bunu başkaları için yapma imkân ve ihtimali de yoktur. Hatırlarsanız, Siyer Vakfımız tarafından ilan edilen ‘Şahitlik Yılı’ vesilesiyle geçtiğimiz yıl şehâdet kavramı ve şahitlik üzerinde çokça durmuştuk. Kelime-i şehâdette “eşhedü” derken söze “ben” diyerek başlıyoruz; çünkü oradaki şehâdet, öncelikle bizim yolumuzu aydınlatmaktadır. Ben, bütün içsel karanlıklarımı ancak o şehâdet cümlesiyle aydınlığa kavuşturabilirim.

O noktada Allah’tan başka tüm sahte ilâhları, beşerî sistemleri ve inancıma aykırı olan her şeyi elimin tersiyle itiyor, reddediyor ve hayatımdan izale ediyorum. Hiçbirini otorite olarak kabul etmiyorum. Mutlak önder olarak da yalnızca Allah’ın (cc) kulu ve Resûlü olan Efendimiz’i (sas) kabul ediyorum. Ne yapmış oluyorum? Aslında bir “benlik dönüşümü” gerçekleştiriyor ve “ben”i aydınlatıyorum. İşte o şehâdetle kendi iç dünyamdaki bütün karanlıkları nûra kavuşturmuş oluyorum; zira şehâdetin böyle dönüştürücü bir özelliği vardır. Tabii bunu hakkıyla yerine getirdiğimizde bu neticeyi alırız. Maalesef bugün hepimiz Kelime-i şehâdeti sadece ezbere söyleyip geçiyoruz ve bu “ezberleme” hâli bizi aslında mahvediyor. Çünkü ezberlediğimiz her şeyi, gerçekten anladığımızı zannediyoruz.

İmanın şartlarını, İslâm’ın esaslarını su gibi, bir çırpıda sayarız ancak asıl mesele, bu saydıklarımızın hayatımızda bilinç düzeyinde ne kadar karşılığı olduğudur. Dolayısıyla bizler benliğimizi aydınlattığımızda ve şehâdet bilincini ruhumuzda tesis ettiğimizde, zaten aydınlanan kişi başkalarını da aydınlatmaya başlar. Sahâbe neslini hatırlayalım: Onlar, Efendimiz’in (sas) huzuruna gelip iman ettiklerinde, artık eski insanlar değillerdi. Her biri o ilâhî aydınlığı anında en yakınlarına; evine, arkadaşlarına taşıdı ve onların da nurlanmasına vesile oldu. Sahâbeden kim gelirse gelsin, o nuru vakit kaybetmeden çevresine ulaştırıyordu. Peki, niçin böyle yapıyorlardı? Çünkü insan gerçek mânada aydınlanınca, “Meğer ben şimdiye kadar zifiri bir karanlıktaymışım!” hakikatini kavrıyor ve bu aydınlığı herkesle paylaşmak istiyor.

Afrika’daki bazı kardeşlerimiz var. Allah selamet versin. Yıllarca katarakt dediğimiz göz rahatsızlığıyla yaşamışlar. Dünyayı öyle bulanık zannediyor. Tedavi olup normal görmeye başladıklarında; o aydınlık neymiş? Görmek neymiş? O yılların ardından o aydınlığa kavuşmanın sevincini yaşıyorlar. Öyle videolar var belki görmüşsünüzdür. İnanın ki biz de böyleyiz şu anda. Yani inancın aydınlığını çoğumuz tatmamışız. O imanın aydınlığını tatmadığımız için mevcut hâlimizi iman zannediyoruz. Ya da inandığımız bazı hâlleri imanın etkisi olarak düşünüyoruz. Ama aslını gördüğümüzde “Bu aydınlık ne kadar farklıymış!” diyoruz ve bunu başkası da tatsın istiyoruz. Davet de budur zaten: Tadına vardığın bir şeyi bir başkasına ulaştırmak/tattırmak. Tebliğ de aynı biçimde… Dolayısıyla buradaki iman aydınlığı meselesi kişinin doğrudan bireysel çabasıyla oluşturması gereken bir şeydir başkalarına etki edebilecek bir mâhiyettir.

  Buraya kadar biraz aydınlanma ile ilgili sorular sormak istedim. Bundan sonraki sorularım da Sirâcen Münîr ile alakalı. Aslında siz bu konuya kısmen değindiniz. Şimdi dedik ki: en-Nûr olanın, nûrun aslının, Münîr olan kaynağın hayatımızdan uzaklaşmasıyla aydınlanmayı da hayatımızdan uzaklaştırdık ve karanlıklara kendi elimizle girdik. Sirâcen Münîr bu mesafeyi kapatabilecek mi?

Malum Kur’ân-ı Kerîm Hz. Peygamber’i (sas) ‘nûr saçan bir kandil’ olarak tasvir ediyor [Bk. Ahzâb 33/46]. Ancak bu ifade, her şeyi somut bir düzlemde arayan günümüz insanı için biraz uzak ve soyut kalmıyor mu? Özellikle inanç meselesine mesafeli duran, zihni modern dünyanın kavramlarıyla şekillenmiş bir birey için “nûr saçan kandil” nitelemesi ne ifade eder, onun dünyasında nasıl bir karşılık bulur?İ

İnsanlık olarak bizler doğru bir teşhis yapabilseydik, meselenin gelip dayandığı asıl noktanın “iyi bir rehber” ihtiyacı olduğunu görürdük. Çünkü biz insanız; örneksiz terbiye olamayız, örneksiz bir hayat sürdüremeyiz. Birimiz çıkıp “Ben kimseyi örnek almıyorum” dese bile doğruyu söylemiş olmaz. Hayatımıza yakından baktığımızda; farkında olsak da olmasak da algılarımızın birileri tarafından şekillendirildiğini fark ederiz. Bugün ilgi alanlarımızı, hatta yeme-içme düzenimizi bile kuşatıldığımız çevre ve dijital dünya belirliyor. Son yirmi-otuz yılda toplumumuzdaki sosyal değişime bir bakalım; ne kadar büyük bir dönüşüm geçirdiğimiz aşikârdır. Asıl mesele, bu değişimin bizi nereye götürdüğünü; iyiye mi yoksa kötüye mi evrildiğimizi fark edebilmektir. Bunu hem kendimize ve inandığını söyleyenlere hem de inanç dünyasının dışındaki insanlara göstermek mecburiyetindeyiz. Hayatımızda mutlak bir model olmalı ve biz kendimizi o modele göre test etmeliyiz; yani kendimizi bir “mihenge” vurmalıyız. Ortada bir ölçü olmalı ki ona uygun olup olmadığımızı anlayabilelim. Her birimizin kendi zihninde oluşturduğu modeller bizi hakiki bir çözüme ulaştırmaz. Bize ilâhî bir model gereklidir. O model de bizzat Allah’ın “üsvetün hasenetün..” [Bk. Ahzâb 33/21] olarak sunduğu mutlak ölçü ve mutlak örnek olarak gönderdiği Hz. Peygamber’dir (sas).

Özellikle biz Müslümanlar olarak bu işin değerini gerçek mânada anlasak ve onu kendi dünyamızda doğru konumlandırsak, emin olun dünyaya da çok güzel bir örneklik sunarız. Çünkü örneğimizi Sirâcen Münîr’den belirlemediğimiz sürece aydınlığa kavuşma imkânımız yoktur. Bakınız, dünya bugüne kadar insan eliyle üretilmiş en iyi sistemleri denedi. Bugün demokrasiden söz edecek olursak; beşerin kendi imkânlarıyla ulaşabileceği en iyi sistem olarak kabul ediliyor ve ‘ileri demokrasi’ nitelemesiyle daha ötesinin olmadığı savunuluyor. Ancak geldiğimiz noktada bu sistemin tıkandığını hep birlikte görmüyor muyuz? Maalesef tıkandı ve artık aşamıyorlar. Yıllar önce çözüm olarak görülen, büyük umutlarla değerlendirilen nice yöntem bugün artık işlemiyor ve bizi hiçbir yere götürmüyor. İşte tam bu noktada, beşerî olanın ötesinde ilâhî bir düzene olan ihtiyacımız gün gibi açığa çıkıyor. Bu düzeni ancak her şeyi hakkıyla bilen Allah belirleyebilir. Rabb’imiz de bu nizamın sınırlarını, hayalî bir tasavvur olarak değil, bizzat elçilerinin canlı örnekliğiyle bizlere gösteriyor.

Asr-ı Saâdet 30-40 yıl… İnsanlık tarihi açısından iyi bir zaman dilimi. Bu 30-40 yıl uygulanmış ve o uygulamada ortaya çıkan başarılar var. Dünyaya bile tesir etmiş başarılar… Dolayısıyla yapmamız gereken: O sistemi yeniden anlamak ve o sistem çerçevesinde hayatımızı şekillendirmek. Bugün Müslüman olmayan insanlarla konuştuğumuzda, meseleyi biraz adâlet üzerinden anlattığımızda, herkesin itiraf ettiği bir şey var: Mutlak mânada adâlet şu anda dünyada yok. Peki, kim sağlayacak bunu?

Mesela farklı kesimleri konuşturduğunuzu düşünün: Bir işveren meseleyi kendi menfaatine göre yorumlayacak, bir erkek kendi lehine öncelikler belirleyecek, bir öğrenci ise konuyu kendi avantajına göre şekillendirecektir. Yani herkes, kaçınılmaz olarak bulunduğu konuma göre bir duruş sergileyecektir. Oysa tüm bu şahsi eğilimlerin üzerinde bir hakikat olmalıdır; herkese adâleti tam olarak yansıtan ve konumlara göre değişkenlik göstermeyen sarsılmaz bir ölçü… İnanın ki bizler için bu ölçüyü, ancak ve ancak “Sirâcen Münîr” olan Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ortaya koyabilir.

  Burada biraz da meselenin kavramsal zeminene gelmek istersek “nûr” dediğimiz kavram gerçekte nedir? Bilgi midir? Bilinç veya şuur mudur? Yoksa bir tür huzur hâli midir?

Aydınlanmanın şöyle bir özelliği var: Gözlerimiz var. Işıkları kapatalım; karanlığa mahkûm oluruz. Göz ne işe yarar? Hiçbir şey… Karanlıkta göremiyorsunuz. Gözünüz olmasına rağmen işlevsiz kalıyor. Âmâ gibisiniz. Göz ancak ışıkla işlev kazanır. Aydınlık olacak ki göz görsün. İşte en-Nûr olan Allah, kendi nurundan bize böyle bir şey veriyor. Gerçekten görebilmek, fark edebilmek, hissedebilmek için bu ışığa ihtiyacımız var. Hz. Ömer için anlatılan meşhur bir kıssa vardır. Genç nesle “imanla câhiliye arasındaki farkları” anlatıyor. Câhiliyeyi anlatırken, “Karanlıktaydık. Kendi ellerimizle helvadan putlar yapar, sonra açıkınca da yerdik. Kız çocuklarını diri diri gömerdik…” ifadelerini kullanır. Hz. Ömer kendisi kız çocuğu gömmemiştir; öyle bir rivayet doğru değildir. Ama câhiliyeyi anlatıyor. O an oradaki gençler Ömer’i nasıl görüyor? “Faruk”… Yani hakkı bâtıldan ayıran, fark eden… Gençler diyor ki: “Siz bunları yaparken aklınız yok muydu?” “Helvadan put yapıp acıkınca yiyen bir insan nasıl ona tazim edebilir?” Hz. Ömer orada muhteşem bir söz söylüyor: “Evladım, aklımız vardı ama hidayetimiz yoktu.” Hidayet yoksa, göz işe yaramıyor işte. Sadece akıl yetmiyor. Aklı da doğru kullanabilmek için o hidayete yani en-Nûr’un verdiği o aydınlığa ihtiyacımız var. O aydınlık olmayınca birçok şey kararıyor.

“… Kalpleri vardır ama onlarla anlamazlar; gözleri vardır ama onlarla görmezler; kulakları vardır ama onlarla işitmezler…” [Bk. A’raf 7/179]. Tam burada devreye giriyor anlattıklarınız hocam. Sizin söylediklerinizden hareketle, önce iğneyi kendimize batırmamız gerektiğini hatırladım. Bugünün Müslümanları oldukça “konfor Müslümanları”… Tabir caizse “Bir elimiz yağda bir elimiz balda!” hâlleri.. Ciddi bir imtihanla da yüzleşmedik, özellikle kendi ülkemiz için konuşursak. İslâm dünyasının diğer coğrafyalarına baktığımızda çok ağır imtihanlar var. Bizim için ise karanlıklarla yüzleşmek konforumuzu bozduğu için risk içeriyor. Sirâcen Münîr’de geçen “nûr” bu yüzleşmeyi mi gerektiriyor?

Aynen, getirdiği şey tam da o. Bununla yüzleştiğimizde fark edeceğimiz şey şudur: Bu kadar nimet var, inanılmaz bir konfor var. Peki, iç huzur var mı? Maalesef yok. 90’lı yılları, 2000’li yılları hepimiz yaşadık. O, zor zamanlarda birçok nimetten mahrum olduğumuz hâllerdeki iç huzurumuzla, bugünkü iç huzurumuzu kıyasladığımızda… Şu anda daha mı iyi bir hâldeyiz? Hepimiz bu sorunun cevabını itiraf ederiz.

Demek ki bir şey eksik ki nimetlerin bile farkında değiliz. Yani o günlerde, 90’lı yıllar için söyleyelim, bir çocuğa bir çift ayakkabı hediye ettiğinizde ya da babası olarak aldığınızda nasıl bir sevinç yaşardı. Şimdi çocuğun avuçlarına araba anahtarı koyuyorsun; o bile sevinç noktasında çok az bir etki oluşturuyor ya da artık tamamen sıradanlaşmış bir hâle geliyor. İşte nurun eksikliğinin neticesi bu aslında. Buradan “Müslümanlık fakirliğe mahkûm olmaktır!” gibi bir sonuç çıkmaz. Asla böyle bir şey yok. Elbette bu dünyada insanca ve Müslümanca yaşama hedefimiz olmalı ve Allah’ın verdiği nimetlerden imkânlar ölçüsünde istifade etmeliyiz. Ama bu iç huzuru kaybettiğimizin de farkında olmalıyız ki bereket dediğimiz, sükûnet dediğimiz hâllerin elde edildiği alanı bilelim. O olmayınca varlığın içinde yokluk çekeriz. Bu kadar konforun içinde felaketi yaşarız. Nimetleri nîkmete, belaya dönüştürmüş şekilde bir hayat yaşarız; bu hayat hepimiz için âdeta bir cehenneme dönüşür. Dünyadan da herhangi bir murat alamadan, lezzet alamadan hayatımızı noktalamış oluruz.

  Allah muhafaza etsin hocam. Bunun da çok ciddi bedelleri olur. Şimdi, Sirâcen Münîr vasfını bugün konuşmak, sizin söylediklerinizden onu anlıyorum. Öyleyse sadece geçmişi hatırlamak değil maksadımız. Efendimiz’in (sas) şahsında bir insan modelini yeniden keşfetmek için bunu gündeme getiriyorsunuz. Zaten sohbetlerinizde de sahâbe-i kirâmı ve Efendimiz’i (sas)rol model olarak bugüne taşıyorsunuz. Şu hâlde Kur’ân’daki bu “nûr” kavramı bir sembol müdür, yoksa varoluşsal bir hakikatin temsili midir?

İkisi de… Çünkü Allah’ın zâtına ait bir meseleyi konuşmak çok zordur. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’in Nûr sûresi 35. âyetinde, “Allah, göklerin ve yerin nûrudur…” buyurarak bizlere eşsiz bir temsil sunar. Bizim sınırlı aklımızın, Allah’ın zatını ve mahiyetini tam anlamıyla ihata etmesi mümkün değildir. Bu sebeple Yüce Allah, nûrunu bizlerin anlayabileceği bir misal üzerinden; bir kandil, bir cam ve inci gibi parlayan bir yıldız teşbihiyle anlatır. Bizler bu ulvi hakikati ancak Kur’ân’ın sunduğu bu temsiller ve Peygamber Efendimiz’in (sas) latif benzetmeleri rehberliğinde, kabiliyetimiz ölçüsünde idrak edebiliriz.

İşte o nûrundan bir miktarını Kitâb-ı Münîr olarak Kur’ân ile bize yansıtıyor. Bu nûrun ne kadar etkili olduğunu da kitabın dönüştürdüğü insanlar üzerinde görüyoruz. Hiçbir kitap bu kadar etkilemiyor, hiçbir söz bu kadar etkilemiyor. Niçin? Çünkü ilâhî vahyin böyle bir özelliği var. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm için de aynı şey geçerli. Bugün insanlığın inanılmaz bir şekilde hidayete yönelişi var. Bu bizden mi kaynaklanıyor? Mesela Batı dünyasında her gün onlarca insan İslâm ile buluşuyor. Baktığınızda, kendi çabalarıyla buluştuklarını görüyorsunuz. Onları etkileyen şey ne? Etkileyen şey bu nûr. O nûrla tanıştıklarında, eğer önyargılarından sıyrılmışlarsa ve zihni perdeler kalkmışsa buluşuyorlar. Çünkü fıtratlarında zaten o var. Fıtratla buluşmaları için bir vesile oluyor.

  Son olarak şunu sormak isterim: Gazze’nin tüm dünyayı vicdanî bir uyanışa davet ettiği tarihî bir eşikteyiz. Bugün Gazze’deki direnişin, Kitab-ı Münîr’in rehberliği ve ‘Sirâcen Münîr’ olan Hz. Peygamber’in (sas) ahlâkıyla kuşanmış bir ‘asıl aydınlanmayı’ bizlere sunduğunu görüyoruz.

Sizin de bizzat içerisinde yer aldığınız Sumûd Filosu, sergilediği duruş itibarıyla İslam öncesindeki Hilfü’l-Fudûl (Erdemliler Cemiyeti) hareketinin modern bir tezahürü gibi okunuyor. Yaşadıklarınızdan ve Sumûd’un bugün ifade ettiği anlamdan yola çıkarak; bu kazanımları Nebevî bir aydınlanma penceresinden nasıl okumalıyız? Gazze’nin karanlığın ortasında yaktığı bu ‘parıltı’ bize neyi muştuluyor?

Eyvallah. Şuradan başlayalım. Bu sorunun birçok yönüne temas etmek gerekir. Mesela gemiyle giderken durduğumuz yerler oldu, mola verdiğimiz zamanlar oldu. Çok stresli bir süreçti, hem Tunus süreci hem sonraki aşamalar. 70-80 yaşlarında -tam yaşını bilmiyorum- İskoçyalı bir hanımefendi de bizimleydi. Onun heyecanına bakınca kendi kendime şöyle düşündüm: İsrail gemileri batırmakla tehdit ediyor. Batırsa… Bizim buraya gelmemizi sağlayan bazı imanî değerlerimiz var. Biz ölsek şehâdet gibi bir idealimiz var. Bizi motive eden bir şey bu. Ama bu hanımefendiyi ne motive ediyordu. Ona bir tercüman aracılığıyla sordum. Dedim ki: “Hangi şey sizi buraya getirdi? Ne ile karşılaşacağımız belli değil. Böyle bir riske rağmen nasıl bu yolculuğa dâhil oldunuz?” Cevabı tek kelimeydi: “Gazze!…” Demek ki Gazze aydınlatıyor. İşte aydınlattığının en önemli örneklerinden biri… Şahit olduğumuz bir örnek… Neden? Çünkü Gazze’deki insanlar inandıkları değerlerin bedelini ödüyorlar. Ve bu noktada bir pişmanlıkları yok. Bile bile isteyerek böyle bir tercihte bulundular. İsteseler başka şeyler yapabilirlerdi. Ama iki seneyi aşkın bir süredir orada inançlarının mücadelesini verdiler ve dünyanın en büyük güçlerine -askerî ve teknolojik anlamda- karşı bu mücadeleyi sürdürdüler. Aydınlattılar… Ve şimdi geriye dönüp baktığımızda, verilen o mücadelede belki Gazze yerle bir oldu; enkazlar, yıkılmış şehir… Ama etkilerini konuştuğumuzda nasıl aydınlattığını görüyoruz. Çünkü en başta Gazze bizim inanç değerlerimizi yeniden aydınlattı. “Tevekkül neymiş?”, “Takvâ neymiş?” Hepsini yeniden ele almak zorunda kaldık. Kavramları aydınlattı. “Cihad” kavramına Batı dünyası “cihadist” diye bambaşka anlamlar yüklerken; maskeli, eli silahlı ama adâletle davranan, kimseye zulmetmeyen, kimsenin namusuna, malına el uzatmayan bir model gördüler. Batı’nın uydurduğu örgütler üzerinden oluşturduğu İslâmofobi algısı yerle bir oldu. Cihad kavramı Gazze’deki insanların vesilesiyle yeniden aydınlandı. Bizim yüreklerimiz de aydınlandı. Sahâbenin tarihte kalmadığını; sahâbe gibi yaşanabileceğini; sahâbe gibi fedakârlık yapılabileceğini; sahâbe gibi şehâdete sevdalanılabileceğini bu insanlar üzerinden öğrendik. Akidemiz aydınlandı. Sorumluluklarımız aydınlandı. Gerçekten Gazze bu anlamda aydınlık bir şehir… Ve aydınlatmaya da devam ediyor. İşte Sumûd olayı… Siz işaret ettiniz: Hilfü’l-Fudûl’e benzetmemizin sebebi bu. Batı’yı da aydınlattı. 47-48 ülkeden insan, onca zorluğu göze alarak Gazze’deki ablukayı kırmak için yola çıktı. Bu vicdanların aydınlanmasına işaret değil mi? Vicdanları aydınlık olmasaydı ne işleri vardı orada? Giderlerdi, kendilerine daha rahat bir yolu seçerlerdi. Katılımcılar arasında çok farklı mesleklerden insanlar vardı. Onları oraya getiren şey bir aydınlanmaydı. Aydınlık meselesi… Aydınlanmanın etkisiyle bu yola girdiler. Onun için aydınlatmaya devam edecek. Bugün Gazze, yarın başka bir yer… Müslümanlar inançlarının gereğini yerine getirdiklerinde yaşadıkları toplumu aydınlatırlar. Sadece yaşadıkları toplumu değil, etkileri başka yerlere de sirayet eder. Şu anda biz aydınlatamıyorsak sebebi kendimizin karanlıkta olmasıdır. Çünkü ışığın olduğu yer etrafına ışık saçar. Niye saçmıyoruz? Çünkü biz tam olarak aydınlanmadık. O aydınlığı kendi dünyamızda tesis ettiğimizde, etrafımıza çok daha farklı biçimde o aydınlığın etkilerini sunmuş olacağız.

  Allah razı olsun hocam, çok teşekkür ederiz. Bu aydınlanma dosyamızla ilgili benim sorularım burada bitiyor. Sizin eklemek istediğiniz bir şey varsa onları da almak isteriz.

Bir cümleyle çok önemli bir şeyi hatırlatalım… Bu “Sirâcen Münîr” ifadesi Ahzâb Sûresi 46. âyettedir: Orada Efendimiz’in (sas) beş sıfatı arka arkaya sayılır. 45-46. âyetler: “Yâ eyyühen-nebiyyü innâ erselnâke şahiden ve mübeşşiren ve nezîrâ. Ve dâ‘iyen ilallâhi bi-iznihî ve sirâcen münîrâ. Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı, Allah’ın izniyle O’na davet eden bir davetçi ve aydınlatan bir kandil olarak gönderdik.” Bu beş özellik sadece Efendimiz’de (sas) kalmamalı; bizde de olmalı. Bunun onlarca delili var. Bir delil söyleyelim: Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâm, Muâz b. Cebel’i ve Hz. Ali’yi Yemen’e gönderdiğinde onları çağırır, bazı uyarılarda bulunur, sonra bu âyetleri okur. “Gittiğiniz yerde buna uygun bir tebliğ ve davet çalışması yapın.” der. Siz de şahitsiniz, siz de mübeşşirsiniz, siz de nezirsiniz, siz de davetçisiniz, siz de sirâcen münîrsiniz… Öyleyse şimdi hepimiz kendimize sormalıyız: Ben aydınlatan bir kandil miyim? Yoksa karartan bir nesne miyim? Bir evde aydınlatan bir baba mıyım? Bir iş yerinde aydınlatan bir işveren miyim? İdare ettiğim bir kurumda aydınlatan bir amir miyim? Bir memur muyum, işçi miyim? Camide aydınlatan bir hoca mıyım? Aydınlatan bir cemaat miyim? İnanın, sorgulanması gereken budur. Bunu sorguladığımızda zafiyetlerimizi ve ihmallerimizi tespit ederiz. Aydınlanma adına gayret ederiz. Sirâcen Münîr’e daha çok müracaat ederiz. Yani Peygamberimiz’e (sas) ve ondan bu işin asıllarını öğrenerek hayatımızı aydınlatırız. Allah bizi de bu karanlıklardan kurtarsın ve o aydınlığı tam olarak anlayabilmeyi hepimize nasip eylesin.

  İnşallah. Bu bir yıl boyunca yapılacak etkinliklerden de bahsetmek gerekir hocam. Bir yıl boyunca neler yapacağız?

Siyer Vakfı olarak bazı alanlar tespit ettik. “Sahâbeyle aydınlanalım”, “Âlimlerle aydınlanalım” dedik. Hanımlar için “Tarihin mümtaz anneleriyle aydınlanalım” dedik. Bazı şehirler, bazı mekânlar, bazı isimler belirledik. Bu isimlerin gölgesinde İstanbul’un muhtelif yerlerinde, memleketin farklı şehirlerinde -yakın zamanda Batman ve Siirt’teydik- ve yine devam edeceğiz. Avrupa’nın farklı yerlerinde de mümkün mertebe örneklerle aydınlanmayı anlatmaya çalışacağız. Bazen Siyer ile bazen Kur’ân-ı Kerîm ilae bazen sahâbeyle aydınlanacağız. Ama bu aydınlığı bir alanda bırakmayıp bütün alanlara yayarak bir yıl boyunca çalışmalar yapacağız inşallah.

  Kıymetli vaktinizi bizlere ayırdığınız için size çok teşekkür ederiz, Allah sizden razı olsun. Sorularımıza verdiğiniz samimi cevaplar ve paylaştığınız aydınlatıcı bilgiler bizler için gerçekten çok kıymetliydi. Bu söyleşinin okurlarımız için de istifadeli olmasını temenni ediyor, katkılarınız için dergimiz adına şükranlarımızı sunuyoruz.

Bilmukabele, ben de  teşekkür ederim. Niyet hayır, akıbet hayır… Bu güzel sohbete vesile olduğunuz için Allah sizden de razı olsun. Çalışmalarınızda muvaffakiyetler dilerim. İnşallah okurlarımız için de istifadeli bir hasbihal olmuştur.

 

0 0 Yorumlar
Puan
Bildir
guest

0 Yorum
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle
DOSYA
İki Kıyı Arasında...
Mehmet Kaman
Aydınlık Neslin Yol Haritası
Damla Mıdış
Annelerimizle Aydınlanalım
Hayrunnisa Duran
Cennetin Hasretiyle Yanan Kandiller
Şura Tosun
Umudu Filizlendirmek
Sinan Özyurt
RÖPÖRTAJLAR
Kur’ân’a, sünnete ve nebevî terbiyeye dönüş her dö...
Muhammed es-Sallâbî
Sirâcen Münîr; kendi karanlığını aydınlatarak başk...
Muhammed Emin Yıldırım
“Gönüllere dokunan davet, umudun ete, kemiğe bürün...
Mustafa Karaca
“Hakikat algısının aşınmasıyla çürüyen insan ve ...
Ahmet Mercan
“Reform edilmesi gereken bir şey varsa o da modern...
Recep Şentürk
SİRET-İ İNSAN
Savaşın Çocukları
Bahriye Kaman
Toplumun Kurucu Hücresi Olan Ailede Örneklik Vasfı...
Bahriye Kaman
Lider, Önder, Rehber!
Bahriye Kaman
Göçebe Ruhu
Bahriye Kaman
Nitelikler ve Roller
Bahriye Kaman
SİNEMA
Önce Karartma Sonra Aydınlanma: Sinema Ama Nasıl?...
Abdülhamit Güler
Sinema, İnsanoğlunun En Eski Umut Taşıma Aracıdır...
Abdülhamit Güler
Değişemeyen mi çürür, çürümek mi değişimdir?...
Abdülhamit Güler
Sinema Sanat Olmasaydı, Çoktan Bitmişti......
Abdülhamit Güler
Doğu Türkistan, Filistin ve Diğerleri: Sinemada Ek...
Abdülhamit Güler
GEZİ-YORUM
İslâm Rönesansı'nın Gözbebeği: Özbekistan...
Mikail Çolak
Turks ve Caicos Adaları
Mikail Çolak
Bir Mabedler Şehridir Ankara
Mikail Çolak
Doğunun Tüm Yolları Erzurum'dan Geçer...
Mikail Çolak
Mağrur Bir Tarih Ribatı Gibi Dimdik Ayaktadır Kâşg...
Mikail Çolak
SAHABİ BİYOGRAFİSİ
Dizleri Toprakla Buluşturan Acı: Hamne Bint Cahş...
Rumeysa Döğer
İyiye Talib Olmayı Öğreten Ümmü Büceyd...
Rumeysa Döğer
Dost Saliha Olandır
Rumeysa Döğer
Ya Hanzala Münafık Olmuş Olsaydı?...
Rumeysa Döğer
Leyla “A” dır
Rumeysa Döğer
NEBEVİ VARİSLER
İbn Haldun: Tecrübe ve Hikmet Derinliklerine Yolc...
Selcan Çakar
Abdülfettâh Ebû Gudde (1917–1997): Bir İlim ve Ahl...
Nazlı Çakar
Yahya İbrahim Hasan Sinvar: Filistin Davasının Bir...
Selcan Çakar
Ubey b. Kâ'b: Allah’ın Seçtiği Muallim...
Damla Mıdış
Ümmü Seleme
Hayrunnisa Duran
Scroll Up
0
Düşüncelerinizi çok isterim, lütfen yorum yapın.x