Menü
Muhammed Emin Yıldırım
Muhammed Emin Yıldırım
Sönmeyen ve Söndürülemeyen Nûr
Şubat 14, 2026
Yazarın Tüm Yazıları

“Biz seni O’nun izniyle Allah’a çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik.”

[Ahzâb 33/46]

Yeryüzü, binlerce yıldır süregelen bir arayışın yorgunluğunu taşıyordu. Medeniyetlerin görkemi, içindeki manevî boşluğu gizleyemez olmuştu. İnsanlık, bir çöl gecesinde yolunu kaybetmiş, etrafındaki her pırıltıyı bir hidâyet ışığı sanarak defalarca aldanmıştı. Kalpler kibir ve zulüm ile katılaşmış, adâlet sadece güçlünün dudaklarında bir laf olarak kalmıştı.

Bu karanlık tablonun yansıdığı yerlerden biri de Mekke idi. Mekke, o günlerde yalnızca taşlardan örülmüş bir şehir değil; kalplerin de taşlaştığı bir mekândı. Kız çocukları utançla toprağa gömülüyor, kabileler kan dökmenin bitmeyen döngüsünde tükeniyordu. İnsanlar, kendi elleriyle yaptıkları putların önünde eğiliyor, onlardan medet umuyorlardı. Bu, sadece bir inanç buhranı değil; insanlığın bütünüyle karanlığa sürüklendiği bir çağdı.

O günlerde bir sessizlik ve çaresizlik hâkimdi. Çoğu insan bu karanlığa alışmıştı fakat bir avuç yürek, nefeslerinin tükendiği o son noktada hâlâ bir kurtuluş bekliyordu. Kendilerine uzanacak bir elin, karanlıkları delip geçecek bir ışığın hayalini kuruyorlardı. Çünkü o günlerin zemini, karanlığın en derin noktasına varmıştı ve artık biliyorlardı ki kendi çabalarıyla bu karanlığı aşamayacaklardı. Kurtuluş ancak gökten gelecek bir izinle ve bir rahmetle mümkün olacaktı.

İlahî Rahmet

İşte tam o derin nefessizlik anında, vahiy; tüm ağırlığı ve ihtişamıyla yeryüzüne indi. O (sas), sırtındaki nübüvvet yüküyle, tebliğin sarp yollarına ve yokuşlarına revân olmuşken; ona seslenen âyet, konumunu ve vazifesini âleme ilan ediyordu: “Biz seni O’nun izniyle Allah’a çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik.” [Ahzâb 33/46].

Bu ilahî ifade, sadece bir görev tanımı değildi; bir sözleşme, bir misak ve bir büyük hakikatin ikrarı idi. Her kelimesi, karanlığa karşı bir meydan okuma, kaybolmuşluğun endişesine karşı bir şefkat, bir fısıltı, yolunu şaşıranlara ise bir pusula idi.

Âyette geçen iki önemli konum: Davetçi ve Kandil…

Davetçi… O (sas), sadece bir haberci değil; aynı zamanda o yola bizzat çağıran, o yolda nasıl yürüneceğini gösteren bir örnekti. Çağrısı, zorla kabul ettirilen bir emir değil; merhametle uzatılan bir eldi. İnsanları kendine değil, yolun yegâne sahibi olan Allah’ın (cc) ebedî ve sarsılmaz yoluna davet ediyordu. Bu davetin samimiyeti, yüzündeki tebessümden ve her anındaki tevazudan okunuyordu. O (sas), önce kendi kalbinde bu yolu yürümüş, sonra insanlığa öncülük etmişti.

Kandil… Onun (sas) “kandil” oluşu -hem de sönmeyen ve söndürülemeyen bir kandil oluşu- son derece anlamlı bir ifadedir. Hatırlanacağı üzere, kandil bir projektör gibi göz kamaştıran ve rahatsız eden bir ışık değildir. Kandil; aydınlık, yakınlık ve sıcaklık demektir. Ona yönelenlerin yollarını aydınlatır, onlara güven verir ve onları korkutmadan bir anne şefkati sıcaklığında bir arada tutar.

İşte Peygamberimiz’in (sas) yansıttığı böyle bir nûr/ışıktı.
Onun getirdiği ışık, yalnızca doğruyu göstermekle kalmadı; kalpleri ısıttı, ruhlardaki buzulları eritti ve insanın içindeki iyilik cevherini açığa çıkardı. O (sas), sadece bilgiyi getiren değil; o bilgiyi hissedilir kılan, yaşanabilir bir hayatın örneği olan bir nûr idi. Bu kandil, asla sönmeyecek; rüzgârlara boyun eğmeyecek, hiçbir ideoloji ya da dünya görüşü karşısında acziyete düşmeyecekti. Çünkü bu nûr, gücünü doğrudan doğruya vasıtasız, perdesiz ve gölgesiz mutlak aydınlığın kaynağı olan Allah’tan (cc) almaktaydı.

Ne diyordu şair?

“Takdîr-i Hüdâ kuvvet-i bâzû ile dönmez;

  Bir şem’a ki Mevlâ yaka üflemekle sönmez.”

Bir kandili Allah (cc) yakarsa onu, hiçbir güç söndüremez. Tarih boyunca nice fırtınalar esti; inkârlar, zulümler, iftiralar… Ama o kandilin nûru hiç sönmedi çünkü onu yakan beşerî bir el değil, ilahî bir kudretti. Böyle olduğu için de kıyamete kadar o kandil sönmeyecek ve söndürülemeyecekti.

Nasıl Aydınlattı?

Sirâcen-münîr/Aydınlatan kandil olan o aziz Peygamber (sas), ruhların pasını silen, unutulmuş fıtratı hatırlatan, beşere insanlığını yeniden kazandırtan bir nûr idi. Bu kandilin ışığı, nehirler gibi çağlayarak gelmedi; bir şafak sökümü gibi yavaşça, gönüllere ürkütmeden yayıldı.

Bu ışık, öncelikle akıllardaki putları yıktı. İnsanları, atalardan miras kalan kör taklitten kurtarıp, düşünmenin ve sorgulamanın onuruna çağırdı. En büyük aydınlanma, kişinin kendi içine dönüp, kendi cehaletini fark etmesiyle başladı. Onun (sas) tebliğiyle, cahillik artık bir kader değil, aşılması gereken bir engeldi. Böylece yayılan o ışık, ilim ve hikmetle, şüphe ve inkâr bulutlarını dağıttı.

Ama asıl mûcize, bu ışığın kalplerde oluşturduğu o eşsiz etkisi idi. Bir zamanlar kinle dolu olan, kibre yenik düşmüş vicdanlar, onun merhametini gördükçe yumuşadı. Bilâl-i Habeşî’nin zincirlerinin kırılması, Ömer’in kılıcının teslim olması, Hâlid gibi birinin yol bulması, Süheyb’in öfke dolu yüreğinin muhabbet ile sükûnete ermesi… Bunlar sadece tarihî olaylar değil, kandilin kalpleri, merhamet potasında eritip, hikmet tezgâhında işlediği örneklerdi. Onun (sas) yansıttığı nûrun/ışığın altında kimsenin soyu, malı veya gücü, imanının önüne geçemezdi. Herkes, Allah (cc) katında yalnızca takvâsıyla değerliydi. Bu, sadece bir inancın hayatları kaplaması değil, insanın insana bakışını sonsuza dek değiştiren ilahî bir devrimdi.

Ödenen Bedeller

Ancak, ışık ne kadar parlaksa, gölgesi de o kadar derindir. Bu nedenle Peygamberimiz (sas), karanlıkları aydınlatan çağrısının bedelini çok ama çok ağır bir şekilde ödedi. Onun (sas) yürüdüğü yollar asla güllerle döşeli değildi; aksine, dikenler ve taşlarla doluydu. Taif’in taşları, Mekke’nin boykotu, aile büyüklerinin alayları, güç sahiplerinin tehditleri ve soyluların, başkalarının da kabullenmemesi için uyguladığı işkenceler ve şantajları… Ama her ne olursa olsun Peygamberimiz (sas) teslimiyet üzere bu yolu yürümeye devam etti. Sabrı kuşandı, sebatı esas aldı ve hiçbir şeye takılmadan “yolun rehberi” olma sorumluluğunu yerine getirdi.

Ortaya koyduğu o sabır, onu (sas) sadece bir lider değil, en yakın dost hâline getirdi. O (sas), yolun en önünde yürüyen ama asla arkasındakileri unutan biri değildi. Yolda yorgun düşenlere omuz verdi, korkanlara sığınak oldu. Onun (sas) sesi sadece bir vaaz değil, bir teselliydi. Onun (sas) yolunda yürüyenler, sadece bir dine değil, güven ve sevgi dolu bir cemaate de dâhil oluyorlardı. Kandilin aydınlattığı yol zorluydu ama yalnızlık barındırmıyordu. Onun (sas) adımlarını takip edenler kendi ruhunun derinliklerinde huzuru da buluyorlardı.

Kandilin Mirası ve Çoğalan Işık

O kutlu yolculuk sona erdiğinde ve o en güzel davetçi (sas) Rabb’ine yürüdüğünde, insanlık derin bir hüzünle sarsıldı. Peki, aydınlatıcı kandil söndü mü? Hayır. Kandil’in ışığı yalnızca bir bedene ait değildi; o, ilahî bir mesajın ve örnek bir hayatın özetiydi.

Peygamberimiz (sas) ayrılırken, ardında sadece bir topluluk değil, ışığı taşıma sorumluluğunu devralan bir miras bıraktı. O kandil, şimdi Kur’ân-ı Kerîm’in sarsılmaz âyetlerinde ve Sünnet-i Seniyye’nin yaşanmışlık dolu örneklerinde varlığını sürdürmektedir. Âyetteki o eşsiz ifade, “Biz, seni… gönderdik.” güvencesi, misyonun asla yarım kalmayacağının teminatıydı.

Artık her mümin, o davetçi kimliğinden bir pay taşıyordu. Kandilin alevinden bir kıvılcım alıp, kendi evini, ailesini, sokağını, ticaretini, siyasetini ve çağını aydınlatma sorumluluğunu yerine getirmelidir. Bu vazife sadece sahâbeye ve âlimlere değil; mümin olduğunu iddia eden her omuza, her yüreğe yüklenmişti. Işık tek bir kaynaktan çıkmıştı ama yayılarak, çoğalarak, binlerce feneri tutuşturmalıydı. Çünkü bu miras sadece bilgi aktarımı değil; merhameti, adâleti ve ahlâkı nesillerden nesillere aktarma görevini içeriyordu.

Çağlar Ötesi Çağrı ve Teslimiyet

Asırlar, yüzyıllar geçti. Medeniyetler yükseldi ve çöktü. İnsan, teknolojiyle göklere ulaştı ama ruhundaki boşluğu dolduramadı. İşte tam bu modern karmaşanın/câhiliyenin ve ruhsal çölleşmenin ortasında, o âyetin sesi yeniden yankılandı: “Biz seni O’nun izniyle Allah’a çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik.” [Ahzâb 33/46].

Bu âyet, günümüz insanına sorulan zamanları aşan bir sorudur: Sen, bu çağın karanlıklarına karşı kendi içindeki o Kandil’i ne kadar parlatıyorsun? Hangi yola çağırıyorsun?

Davetçinin misyonu tamamlanmıştır ancak onun (sas) çağırdığı “Yol”, her zaman açıktır ve o yol, “gecesi gündüz kadar aydınlık olan” bir yoldur. Bu kandilin ışığı, bizi korkularımızdan, hırslarımızdan ve yorgunluklarımızdan arındırmak için hâlâ yanmaktadır. Son elçinin vefatı bir vedâ değil, sonsuz bir başlangıçtır. Onun (sas) rehberliğine teslim olmak, sadece bir inanç eylemi değil, aynı zamanda insanın kendi özüne, kendi fıtratına dönme eylemidir.

Şu hakikat her daim hatırda tutulmalıdır: Hiçbir siyasî, ideolojik, tarihî veya kültürel etki Peygamber’in (sas) getirdiği nûru söndüremez. Onun mesajları, kıyamete kadar insanlığa rehber olacak; evrenselliğini ve güncelliğini her çağda koruyacaktır. Bu nûr, zamanın değişkenliklerine, toplumların farklılıklarına ve tarihsel çalkantılara rağmen, her daim yol gösterici ve aydınlatıcı olma özelliğini koruyacaktır.

İlahî ve Nebevî Dua

Sözlerimizi biri ilahî, biri nebevî olmak üzere iki dua ile nihayete erdirelim:

“Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah’a dönün. Umulur ki Rabb’iniz sizin kötülüklerinizi örter. Peygamber’i ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah; sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Onların önlerinden ve sağlarından (amellerinin) nûrları aydınlatıp gider de ‘Ey Rabb’imiz! Nûrumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla çünkü Sen her şeye kadîrsin!’ derler.” [Tahrîm 66/8].

“Ey Rabb’im! Benim kalbime nûr, dilime nûr, kulağıma nûr, gözüme nûr, üstüme nûr, altıma nûr, sağıma nûr, soluma nûr, önüme nûr, arkama nûr, nefsime nûr ver! Allah’ım! Bana büyük bir nûr ihsan eyle!” [Müslim, “Müsâfirin”, 26; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/270].

0 0 Yorumlar
Puan
Bildir
guest

0 Yorum
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle
DOSYA
İki Kıyı Arasında...
Mehmet Kaman
Aydınlık Neslin Yol Haritası
Damla Mıdış
Annelerimizle Aydınlanalım
Hayrunnisa Duran
Cennetin Hasretiyle Yanan Kandiller
Şura Tosun
Umudu Filizlendirmek
Sinan Özyurt
RÖPÖRTAJLAR
Kur’ân’a, sünnete ve nebevî terbiyeye dönüş her dö...
Muhammed es-Sallâbî
Sirâcen Münîr; kendi karanlığını aydınlatarak başk...
Muhammed Emin Yıldırım
“Gönüllere dokunan davet, umudun ete, kemiğe bürün...
Mustafa Karaca
“Hakikat algısının aşınmasıyla çürüyen insan ve ...
Ahmet Mercan
“Reform edilmesi gereken bir şey varsa o da modern...
Recep Şentürk
SİRET-İ İNSAN
Savaşın Çocukları
Bahriye Kaman
Toplumun Kurucu Hücresi Olan Ailede Örneklik Vasfı...
Bahriye Kaman
Lider, Önder, Rehber!
Bahriye Kaman
Göçebe Ruhu
Bahriye Kaman
Nitelikler ve Roller
Bahriye Kaman
SİNEMA
Önce Karartma Sonra Aydınlanma: Sinema Ama Nasıl?...
Abdülhamit Güler
Sinema, İnsanoğlunun En Eski Umut Taşıma Aracıdır...
Abdülhamit Güler
Değişemeyen mi çürür, çürümek mi değişimdir?...
Abdülhamit Güler
Sinema Sanat Olmasaydı, Çoktan Bitmişti......
Abdülhamit Güler
Doğu Türkistan, Filistin ve Diğerleri: Sinemada Ek...
Abdülhamit Güler
GEZİ-YORUM
İslâm Rönesansı'nın Gözbebeği: Özbekistan...
Mikail Çolak
Turks ve Caicos Adaları
Mikail Çolak
Bir Mabedler Şehridir Ankara
Mikail Çolak
Doğunun Tüm Yolları Erzurum'dan Geçer...
Mikail Çolak
Mağrur Bir Tarih Ribatı Gibi Dimdik Ayaktadır Kâşg...
Mikail Çolak
SAHABİ BİYOGRAFİSİ
Dizleri Toprakla Buluşturan Acı: Hamne Bint Cahş...
Rumeysa Döğer
İyiye Talib Olmayı Öğreten Ümmü Büceyd...
Rumeysa Döğer
Dost Saliha Olandır
Rumeysa Döğer
Ya Hanzala Münafık Olmuş Olsaydı?...
Rumeysa Döğer
Leyla “A” dır
Rumeysa Döğer
NEBEVİ VARİSLER
İbn Haldun: Tecrübe ve Hikmet Derinliklerine Yolc...
Selcan Çakar
Abdülfettâh Ebû Gudde (1917–1997): Bir İlim ve Ahl...
Nazlı Çakar
Yahya İbrahim Hasan Sinvar: Filistin Davasının Bir...
Selcan Çakar
Ubey b. Kâ'b: Allah’ın Seçtiği Muallim...
Damla Mıdış
Ümmü Seleme
Hayrunnisa Duran
Scroll Up
0
Düşüncelerinizi çok isterim, lütfen yorum yapın.x