İnsanlık târihi, yalnızca ilerlemelerin, zaferlerin, keşiflerin mecrâsı değil, aynı zamanda çöküşlerin, karanlıkların ve hakîkatten sapmaların da kayıt güzergâhıdır. Medeniyet çizgisinde, zirveyle beraber karanlığın da birlikte anlamlandırılması târihin ibâreler kadar ibret kaynağı olduğunu da gösterir bize. Bu çerçevede târih, yalnızca hâricî olayların akışını değil, insanın hakîkate karşı takındığı tavırların da aynası oluverir. İslâm öncesi Arap toplumunun yaşadığı “Câhiliye” dönemi, bu karanlığın en belirgin örneklerini verirken, târihî dizgede Hz. Peygamber ile aydınlanan Asr-ı Saâdet ise kırılmaların, değişim ve dönüşümün izini sürmek için önemli bir ibret kaynağı sunar.
İnsanlık târihi, yalnızca ilerlemelerin, zaferlerin, keşiflerin mecrâsı değil, aynı zamanda çöküşlerin, karanlıkların ve hakîkatten sapmaların da kayıt güzergâhıdır. Medeniyet çizgisinde, zirveyle beraber karanlığın da birlikte anlamlandırılması târihin ibâreler kadar ibret kaynağı olduğunu da gösterir bize. Bu çerçevede târih, yalnızca hâricî olayların akışını değil, insanın hakîkate karşı takındığı tavırların da aynası oluverir. İslâm öncesi Arap toplumunun yaşadığı “Câhiliye” dönemi, bu karanlığın en belirgin örneklerini verirken, târihî dizgede Hz. Peygamber ile aydınlanan Asr-ı Saâdet ise kırılmaların, değişim ve dönüşümün izini sürmek için önemli bir ibret kaynağı sunar.
Câhiliye, yalnızca bir zaman diliminin, İslâm öncesi Arap Yarımadasındaki kötü tecrübenin adı da değildir. O, insan rûhunun hakîkatten uzaklaştığı, kalbin vicdândan, aklın hikmetten, arzunun irâdeden koptuğu her dönemin müşterek ismidir. Bu sebeple Câhiliye’yi anlamak, târihî meraktan öte insanlığın, hatta tek tek fertlerin hayr ve şer arasındaki mücâdelesini anlamaktır. Zîrâ Kur’ân’ın işâret ettiği câhiliye, “sâdece bilmemek” değildir. “Bildiği hâlde hakîkati reddetmek”, yani bilginin vicdânla, irfânla, adâletle ve hakîkatle bağını koparmaktır. Bu kopuş, ferdî olduğu kadar toplumsaldır, nitekim ferdin kaybolan vicdânı, irâdesi ve idrâki, toplumun yozlaşmış düzeniyle birleştiğinde ortaya büyük çöküş ve zulüm çıkar.
Böyle bir ortamda her türlü karanlığa, zulme, vahşete ve cehle meydan okuyan vahyin gelişi, yalnızca bir inanç değişimini değil, topyekûn bir dirilişi hedefler. İslâm’ın doğuşunu anlamak, sâdece putlardan kurtuluşu okumaktan ibâret değildir. İnsanın kendi özüne dönüşünün, varoluşunu yeniden keşfinin felsefî ve ahlâkî hikâyesini idrâk edebilmek, âdil bir sosyal nizâmın güçlü paydaşı olabilmektir. O yüzden “Câhiliye’den İslâm’a geçiş”i, târihte yaşanmış bitmiş bir kesitten ziyâde, insanlığın ezelî ve ebedî ortak hikâyesi olarak okumak gerekir. Bu öyle bir hikemî hikâyedir ki, burada her dem taptaze adâleti ve hakîkati yeniden bulabilmenin imkânı ve yolları anlatılır.
Câhiliye’nin Mâhiyeti:
Hakîkat ve Adâletten Kopuşun Trajedisi
Câhiliye kelimesini sathî anlamıyla yalnızca “cehâlet” olarak anlamak doğru olsa bile bu, eksiktir. Buradaki cehâlet, bilmezlik, bilgisizlik kadar “yanlış bilmek”, hatta “hakîkatin ve adâletin farkında olup ona sırtını dönmek”tir. Başka bir ifâdeyle câhiliye, bilgiyle hakîkatin, amel ile adâletin arasındaki bağın kopmasıdır. İnsanın aklı işler ama vicdânı susarsa, arzusu ve isteği irâde kudretiyle yoğrulmazsa, gelip geçici ne varsa tüm bunları asıl gâye bellerse, hevâ ve hevesi hayâtına yön veren yegâne lokomotifse orada câhiliye vardır. İnsanın put yaptığı taşta ilâh görmesi ya da kendi eliyle yaptıklarına tapması, birbirine refâkat edecek madde ve mânâ düzeninin yerle yeksân edilmesi ve aslî düzenin madde düzeni olarak algılanması, sâdece bilgisizliğinin neticesi değil, aklın kendi kör hevâ ve hevesine köle olmasındandır.
İslâm öncesi Arap Yarımadasında yaşanan tablo tam da bu noktaları gözler önüne sermektedir. Bu dönemde;
Güçlü, adâletin kaynağı değil, zulmün fâilidir.
Kadın ve köle, her insan gibi şerefin taşıyıcısı değil, bir mal gibi alınıp satılan bir nesne mesâbesindedir.
Zengin, malıyla toplumu îmar ve bayındır eden değil, fakiri ezen bir tefecidir.
Kabîle bağı, insanların birbiriyle tanışıp şeref bulması, farklılıkları zenginlik görmesi vesîlesi değil, güç temerküz edip zayıfları yok etme vâsıtasıdır.
Hakîkatin yerine bâtılın, adâletin yerine zulmün ikâme edilmesi çabaları câhiliyenin mâhiyetine işâret eder. Öylesi bir dönemde insanlık için çözülme, çürüme, yozlaşma ve sapma hâlleri tüm boyutlarıyla tezâhür eder. Bu dönemin karanlığını ve câhiliyenin mâhiyetini anlamak için Hz. Ca‘fer’in Habeş hükümdarı Necâşî Ashame’ye söylediği sözlere kulak verebiliriz:
Ey hükümdar! Biz bilgisizlik, sapıklık ve nizamsızlık içinde yaşıyorduk. Putlara tapıyor, murdar et yiyor, ahlâksızlıklar yapıyor, akrabâlık bağlarını çiğniyor, komşuluk haklarını tanımıyor ve kuvvetlimiz zayıfımızı çiğniyordu. Uzun müddet bu durumda yaşadık. Sonra Allah bize, aramızdan, soyunu, doğruluğunu, eminliğini ve namusluluğunu bildiğimiz bir Peygamber gönderdi. Bu Peygamber bizi, Allah’ı bir bilmeye ve ona ibâdet etmeye, bizim ve babalarımızın ilah yerine taptığımız taşları ve putları bırakmaya çağırdı. Gene bu Peygamber bize doğru söylemeyi, emâneti sâhibine vermeyi, akrabâlık bağlarına saygı göstermeyi, komşuluk haklarını tanımayı, cinâyetten ve kan dökmekten vazgeçmeyi emretti. Gene bu Peygamber bize ahlâksızlıklar yapmamayı, yalancı şâhitlik etmemeyi, öksüzün malını yememeyi ve namuslu kadınlar hakkında kötü söz söylememeyi tavsiye etti. Bundan başka bu Peygamber bize, kendisine başkasını ortak koşmaksızın Allah’a ibâdet etmemizi, namaz kılmamızı, zekât vermemizi ve oruç tutmamızı emir buyurdu1.
İnsan, fıtratında Allah’a yöneliş istidâdını taşır. Bu istidâd yanlış yönlendirilir ve fıtrata uygun tezâhür etmezse oradaki boşluğu putlar doldurur. Put, aslında insanın hevâ ve hevesinin gölgesidir. İnsan, kendi ürettiği taşa ve nesneye tapmakla, kendi nefsine, çıkarına, hevâsına secde eder. İşte bu yüzden Kur’ân, câhiliyeyi “apaçık bir sapıklık” diye nitelendirir (Cuma 62/2). Bu sapma, insanın fıtratından, hakîkatten ve adâletten sapma hâlini seslendirir. Çünkü hakîkat bilinse de reddedilmiş, adâlet güçlünün gücünü daha fazla temerküz edip zayıfı ezdiği zulme dönmüş, tüm bunları vicdân sezse de susturulmuştur.
Sonuçta câhiliye, sâdece bir târihî dönemin adı değil, insanlığın her çağda içine düşebileceği hâlin adıdır. Modern çağda da para putları, ideoloji putları, teknoloji putları var oldukça, güçlü zayıfı ezdikçe, ezilenler hiçbir “güçlü” tarafından insan haysiyeti ve şerefini muhâfaza etmek adına görülmedikçe, insan sâdece kendi hevâ ve hevesini, devletler yalnızca reel-politik adına kendi çıkarlarını gözettikçe, mazluma ve cehâlete karşı körlük, sağırlık ve dilsizlik ziyâdeleştikçe câhiliye farklı dönemlerde ve formlarla varlığını sürdürüyor demektir.
Vahyin Gelişi: İnsanlığa Özünü Hatırlatmak
Câhiliye karanlığının en koyu olduğu bir anda insanlık için yeni bir asır başladı. Hira’da tecellî eden bu çağrı, sâdece o dönemin insanlarına değil, bütün insanlığa seslendi. “Oku!” emri, bir dönemi kapatan ve yepyeni bir dönemi açan anahtar kelimeydi. Bu emir, zâhirde bir okuma eylemini ifâde ediyor gibi görünse de insanlığı, hakîkati idrâke, hayâtı adâletle inşâya ve şerefli bir varoluşa davetti. Kur’ân’ın ilk kelimesiyle başlayan bu süreç, cehâleti sâdece bilgiyle değil, îmanla, amelle, hikmetle ve adâletle aşmanın yolunu açtı.
İlk vahyin “Oku!” çağrısı, aslında câhiliye insanına şu mesajı veriyordu: “Artık gözlerinizi açın, yalnızca gördüğünüzü değil, göremediğiniz sizi kuşatan hakîkati de görün. Hevânızı ve hevesinizi değil, adâleti gözetin. Taşları, putları, kabîle gururunu bir kenara bırakıp kâinatın arkasındaki ilâhî kudreti tanıyın.” Bu, insanın varlıkla kurduğu ilişkinin kökten değişmesi, insanî varoluşun tüm cihetleriyle hakîkat ve adâletle buluşmasıydı. Câhiliye, insanı dar bir çerçeveye hapsetmişti: maddeye, kabileye, çıkar ilişkisine ve putlara… Vahiy ise insanı sınırsız bir ufka dâvet ediyordu, kâinatın bütününe, onun gerçek sâhibine, O’na îmanla varlığın sırlarına ve insanı kendi idrâkine, irâdesine ve vicdânına…
“Oku” emriyle Allah, insanların idrâkini açarak, kâinatın tüm zerresinde hikmeti ve âyeti görebilmelerini; irâdelerini kullanabilme kudretlerinden onları haberdâr ederek, hevâ ve heveslerinin ötesinde sosyal adâleti inşâ edebilmelerini; fıtrî vicdânlarını kuşanmak sûretiyle başkalarının acısını hissedebilmelerini insanlara hatırlattı. Hz. Muhammed (sas), risâletiyle insanlara sâdece tevhîdi değil, aynı zamanda şerefli bir insan ve fâzıl bir toplum olmanın özünü kavrattı. İnsan, kabilesiyle, malıyla, şöhretiyle değil, onu her türlü kölelikten kurtaracak Yaratıcısına kalbiyle, vicdânıyla, sorumluluk şuuruyla yaklaşabilmesinde gerçek varoluşun sırrına vâkıf olabilirdi. Böylece vahyin gelişi, insanın kendini yeniden inşâ etmesinin başlangıcı oldu, ona hakîkatin önündeki engelleri ve putları kırma imkânı sundu. Onu insanlığın olduğu kadar tüm varlığın özü ve cehâletin panzehiri olan tevhîdden haberdâr etti.
Tevhîd: Vahyin Kalbi ve Câhiliyenin Reddi
Tevhîd, İslâm’ın kalbi ve câhiliyeden İslâm’a geçişteki en köklü kırılmadır. “Allah’tan başka ilâh yoktur” cümlesi, bir inanç bildirisi olmakla beraber, insanın varlıkla kurduğu ilişkinin kökten dönüşümü ve yeniden inşâ hamlesidir. Câhiliye insanı, hakîkati kaybetmiş, adâletten sapmış, güçlülerin hevâ ve hevesini rehber edinmiş, kendi ürettiği putlara tapıp acıktığında bu putları yiyen fertler haline gelmişti. Oysa tevhîd, bütün bu sahte kutsalları reddederek insana özünü ve kendisini yaratan, rızıklandıran, terbiye eden Rabb’ini hatırlattı. Bu, tevhîdin ilk cihetidir. Yaratıcının, mutlak kudretin tek olduğunu insana öğretir. Böylece insanı tüm var olanlardan hür ve müstağnî kılar.
Tevhîd, her şeyden önce ontolojik diriliş hamlesidir. İnsanın varlık anlayışını baştan aşağı değiştirmiştir. Câhiliye insanı için âlem, parçalanmış güçlerin arenasıydı. Bu arenanın vitrininde onu köleleştiren kabîlelerin tanrıları, çıkarların putları, servetin ve şöhretin heykelleri bulunmaktaydı. Tevhîd, bütün bu parçalanmışlığı birleştirdi. Kâinatın tek bir yaratıcısı, insanın tek bir Rabb’i, hakîkatin tek bir kaynağı (Allah) olduğunu insana gösterdi. Bu, sâdece inançta değil, varlık idrâkinde ve düşünce biçiminde de bir devrimi seslendirmekteydi. Çünkü insan, varlığı “bir bütün” olarak kavramaya dâvet edildi. Kâinat, zerreden küreye birbiriyle irtibâtlı ve refâkat hâlinde işleyen bir âyetti ve o âyet, tüm nazarları onu yaratan Mutlak Kudret’e dâvet etmekteydi. Bu, yaratılanın birlik ve beraberliğini anlatan tevhîdin ikinci cihetidir.
Tevhîd aynı zamanda epistemolojik bir yenilenmedir. Çünkü hakîkati bilmenin ölçütü, artık ataların köhne gelenekleri değil akıl, vahiy, irâde ve vicdânın birlikteliğini gerekli kıldı. Kur’ân, “Onlar atalarını bir şey anlamayan kimseler olarak bulsalar da mı uyarlar?” (Bakara 2/170) diye sorarak aklı, hakîkati idrâke çağırdı. Bilginin kaynağı hurâfeler, hevâ ve heves değil, ilâhî kelâm, bunun kıstası ise çıkar değil, hakîkat oldu. Tevhîd, insanı istek ve arzularına teslim olmayacağı fıtrî kuvvetinden ve başkalarına duyarlılık cevherinden haberdâr etti; irâdesi ve vicdânı. Dahası tüm bunları hakîkat ve adâlet için bir arada, refâkat üzere kullanabilmesinin kıymetinden bahsetti. Îman, ilim, amel ve varoluşu güçlü bir şahsiyet insâşı için el ele tutuşturdu. Kalbiyle, aklıyla, irâdesiyle, vicdânıyla insanı kendi tevhîdî yapısına kavuşturdu. Bu, îman, ilim, amel ve varoluş birlikteliğini bize sunan tevhîdin üçüncü cihetidir. Bu cihetiyle fert, güçlü ve erdemli bir şahsiyetin inşâsını gerçekleştirme imkânlarına sâhip olur. Nitekim putlar yalnızca taştan ibâret değildir, kalbin de kibir, hırs, şehvet, çıkar gibi putları vardır. Tevhîd, put kırıcı niteliği hâizdir. Tevhîd, kendi bütünlüklü yapısını keşfedebilen insanı sâdece dış putlardan değil, içindeki görünmez putlardan da özgürleştirir.
Toplumsal boyutta ise tevhîd, eşitlik, kardeşlik ve bir arada selâmetle yaşayabilme muştusudur. Hz. Peygamber’in Vedâ Hutbesi’nde söylediği “Arab’ın Acem’e, Acem’in Arab’a üstünlüğü yoktur, üstünlük yalnızca takvâ iledir” cümlesi, insanlık târihinde köklü bir eşitlik ve kardeşlik îlânıdır. Kabîlecilik yıkılmış, îman kardeşliği doğmuştur. Ensâr ile Muhâcir’in kardeş kılınması, Bilâl-i Habeşî’nin kölelikten müezzinlik makâmına yükselmesi, Selmân-ı Fârisî’nin Peygamber ailesinden sayılması, bu yeni toplum modelinin en güçlü sembollerindendir. Toplumun birlik noktası ve pusulası artık soy ya da kabile değil, hakîkat ve adâlettir. İnsanlar kabileye, hevâ ve heveslerine göre değil, hakîkate göre birleşir. Sosyal adâleti temin eden, insanı yaratılış îtibârıyla eşit gören bu nazar, tevhîdin dördüncü cihetidir. Tevhîdin varlığa, insana ve topluma bakan boyutlarını ve cihetlerini artırmak kuşkusuz söz konusu olabilir.
Câhiliyeden İslâm’a:
Ahlâk, İlim ve Hikmetin İnşâsı
Câhiliye toplumu, inanç krizi kadar aynı zamanda ahlâkî, toplumsal ve fikrî bir çöküşün ifâdesiydi. Kadının değersizleştirildiği, kimliksizleştirildiği, kölelerin insandan sayılmadığı, yetimlerin mallarının yağmalandığı, güçlülerin zayıfları ezdiği bu dünyâda insan kendi özünden kopmuş, irâdesini ve vicdânını kaybetmişti. İslâm bu karanlığa, Hz. Peygamber’in şahsında ve örnekliğinde güzel ahlâkı yeniden hatırlatıp inşâ ederek cevap verdi. Onun sünneti tüm çağların câhiliye zehrine şifâ kaynağı oldu.
Hz. Peygamber’in “İlim öğrenmek kadın-erkek her Müslüman’a farzdır.” sözü ilmi, seçkinlerin imtiyâzı olmaktan, tekelleşip araçsallaşmaktan çıkarıp toplumsal bir hak ve mesûliyet hâline getirdi. Onu hem bir ibâdet hem de ibâdetin özünü idrâk etmeye vesîle kıldı. Bir ibâdet olarak temizlik şartı olarak da ahlâkı işâret etti. Bu yüzden kısa sürede ümmî bir toplum, insanlık târihinin en güçlü medeniyetlerinden birinin temellerini attı. Kadınlardan Hz. Âişe ilimde otorite oldu, dün köle olan Bilâl, İslâm’ın sembol isimlerinden biri hâline geldi. Bu, bilginin ve hikmetin dönüştürücü gücünün en somut göstergelerinden birisidir.
Ahlâk ve ilim, toplumu kökten dönüştürdü. Fakat câhiliye sâdece târihte kalmadı. Modern dünyâda yeni putlar ortaya çıktı. Teknoloji, haddi aştığında, “vâsıta değer” özelliğini yitirip “gâye değer” hâline geldikçe insanı kendi îcatlarının kölesi, para ise insan değerinin ölçüsü oldu. Irkçılık ve ideolojik fanatizm, kaba kabîle asabiyetinin yeni yüzleri oldu. Mazlûm ülke insanları beyaz adamın medenîleştirmesi gereken yükü olarak görüldü. Kadının haysiyeti ve insan bedeni, tüketim kültürünün nesnesine indirgenerek reklam ve moda bataklığına gömülmeye çalışıldı. Modern câhiliye, ilerleme maskesi altında çağın barbarlığını yeniden üretti.
İşte bu yüzden İslâm’ın getirdiği ahlâkî, ilmî ve toplumsal dönüşüm, her çağ için taptaze bir modeldir. Çünkü insan, hakîkatten koparsa hangi çağda olursa olsun câhiliyenin karanlığına düşer. Onu yeniden diriltecek olan ise İslâm’ın teklif ettiği tevhîdin, adâletin, hakîkatin, merhametin ve hikmetin bir arada kurduğu inşâdır.
Câhiliyeden İslâm’a geçiş, geçmişte Asr-ı Saâdet sahnesi kadar, her çağın yeniden yaşayabileceği hakîkatin ebedî yankısıdır. İnsan, önce kendi içindeki putları kırmadan dışarıdaki zincirlerden kurtulamaz. Kibrini, hırsını, nefsini, kör(leştirilmiş) hevâ ve hevesini aşmadan hakîkatin hürleştiriciliğine erişemez. Bu ferdî diriliş, toplumsal bir uyanışın ilk adımıdır. Bilâl’in kölelikten özgürlüğün sesi oluşu, Selmân’ın uzak diyârlardan kardeşliğin halkasına katılışı, Hz. Ömer’in zulmetten adâletin timsâli hâline gelişi bu dirilişin unutulmaz sembollerindendir. Ve bu dirilişin meyvesi, hakîkatle yeniden dirilen bir medeniyet olmuştur.
Dün çölün ortasında bir toplumu ayağa kaldıran çağrı, bugün de kalabalık şehirlerin yalnızlığında yankılanmalıdır. Çünkü modern câhiliye, parlak teknolojisi ve yığılmış mâlûmatfüruşluğuna rağmen hikmetsiz ve pusulasız kaldığında karanlıktan kurtulamaz. İnsanlığa selâmet, adâlet ve hakîkatin çağrısını ulaştıramaz. Oysa Kur’ân’ın “Allah insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin velileri ise sahte tanrılardır; onları aydınlıktan çıkarıp karanlıklara sokarlar…” (Bakara, 2/257) hitâbı hâlâ geçerlidir. Diriliş özü tevhîd olan, târihin tozlu sayfalarında kalmış nostaljik ve romantik bir hâtıra değil, insanın kalbinde, aklında, irâdesinde ve vicdânında her an yeniden filizlenebilecek ebedî bir tohumdur.
