Menü
Kasım Küçükalp
Kasım Küçükalp
“Müslümanın dünyayla ilişkisi tedbir ve temkin ilişkisidir. Hiçbir zaman ‘Ben bunun asıl sebebini ve hakikatini biliyorum.’ diyebileceği bir düzlem değildir.
Aralık 22, 2023
Yazarın Tüm Yazıları

“Müslümanın dünyayla ilişkisi tedbir ve temkin ilişkisidir. Hiçbir zaman ‘Ben bunun asıl sebebini ve hakikatini biliyorum.’ diyebileceği bir düzlem değildir.

 

 

Ahmet Mercan: Siyer’in Sayfaları’ndan programına hoş geldiniz. Bugünkü konuğumuz Prof. Dr. Kasım Küçükalp hocamız. Hocamızı Siyer Dergisi’nden de yakından tanıyoruz. Bursa Uludağ Üniversitesi’nde Felsefe Anabilim dalında bulunuyor ve hocamızın Batı düşüncesini inceleme, felsefî serüvenini anlama ve bize aktarma konusunda çok önemli katkıları olduğunu düşünüyorum. Şahsen çok istifade ettiğim, değer verdiğim bir akademisyen olarak, akademisyenin ötesinde bir değere sahip olduğunu ifade etmem lazım. Bugün hocamla önümüzdeki sayının Ayetler ve Afetler konusu üzerinden konuşmaya çalışacağız. Hocam kadim kültürlerde kainatla ilgili değişik yaklaşımlar olmakla birlikte kainatın ne anlattığını, onun mesajını anlama çabası olduğunu görüyoruz ve amaçlı evren tasavvurunun neredeyse bütün kültürleri bir paydada toplar mahiyet içerdiğini görüyoruz. Taa ki günümüzde modern sonrası ve yaşadığımız çağda postmodern dönemde bunun daha değişik fizik ve matematik sınırlarına indirgendiğini ve fayda üzerinden değerlendirildiğini görüyoruz. Bu konuda hem İslâm’ın kurucu bir unsur olması hasebiyle ilk insanın bir peygamber olması vasıtasıyla da belki o kadim kültürün belirleyici vasfının onda olduğunu düşünebilir miyiz? Hem de bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

Prof. Dr. Kasım Küçükalp: Aslında klasikle modern arasındaki en temel fark kendini burada gösteriyor. Kadim dünyaya baktığımız zaman hatta işte en basitinden Yunan mitolojilerine, Homeros’un, Hesiodos’un çalışmalarına falan da baktığımız zaman kozmogoniler var evrenin doğuşunu anlatan kitaplar; ama bunlar teogoniler aynı zamanda, teogoni kitapları da var. Tanrıların doğuşu ve evrenin doğuşu birlikte düşünülüyor ve Tanrı ile âlem arasındaki ilişki çok muhkem bir ilişki. Hatta tercüme faaliyetleri söz konusu olunca mitolojideki tanrılar melekler diye çevrilmiştir, çok ilginçtir. Hatta o yüzden bazı Batı felsefecileri bu tercüme faaliyetleri mitolojideki bu eserleri çarpıttılar falan diyerek ele alırlar; fakat mütercimler şöyle bir kaygıyla düşünüyorlardı. Diyorlar ki; “Bunlar Tanrılar diyorlar; ama bir tane Tanrı vardır. Birkaç tane Tanrı’nın olması söz konusu değil. Bunlar herhalde olsa olsa melekleri Tanrılaştırdılar.” falan diyerek düşünüp doğrusunu aktarma iddiasında oldular. Tabi burada şunu özellikle vurgulamak lazım: Kozmozla ilgili mefkuremiz, kozmoza nasıl baktığımız, evreni ve kainatı nasıl kavradığımız ile kainattaki varoluşumuzun arasındaki, varoluşumuzun statüsünü, kainatla bizim aramızdaki ilişkiyi belirleme birbiriyle paralel şeyler. Nasıl bir evren tasavvuruna sahibiz, kozmozu, evreni, kainatı nasıl anlıyoruz? Tabi burada önemli nokta şurası: Bu evreni Tanrı ile ilişkisi bakımından nasıl anlıyoruz? Çünkü tanrının âlem ile olan münasebeti bizimle olan münasebetini, bizim onunla olan münasebetimizi ve evrene nazar etme biçimimizi belirliyor. Klasik dünyanın ister felsefî, ister dinî ister hani bugün belli ölçüde öğreti düzeyine gelmiş bilgelik gelenekleri falan söz konusu olsun, tamamında tanrının bir şekilde hesaba katıldığı bir âlem anlayışı söz konusu. Evren onsuz düşünülemiyor. Bunu Sokratik metinlerde falan da görebiliyoruz.

Ahmet Mercan: Bu sadece kurucu unsur mu yoksa her an müdahil olabilen…

Prof. Dr. Kasım Küçükalp: Filmin koptuğu yer biraz da belki burası. Allah âlem ile ilişkili olursa ne olur, âlemle ilişkisi sınırlandırılmış olursa ne olur soruları çerçevesinde aslında bizim bu dünyadaki varlık oluşsal statümüz belirleniyor. Eğer tanrı âlemi yaratmış ve sadece kenara çekilmiş, emekliye ayrılmış, deizmin tanrısı diye ifade edebileceğimiz bir statüdeyse bizimle herhangi bir şekilde irtibatı olmayan, peygamberiyle, vahiyle bizi bir şekilde uyarma noktasında bulunmayan, bizim dua edemeyeceğimiz, duamıza isticab etmeyen, mekanik yasalara tabi âlem içerisinde kendi varoluşumuzu kotarmamız gerektiği bir mefkure ortaya çıkıyor.

Burada tabi âlem ile ilişkisiz bir tanrı tasavvurunun tabii sonucu. Aslında filozofik sistemlerin hemen bütününde, özellikle Batı felsefesi geleneğinde Aristoteles’ten bu yana felasife düşüncesinde de bizim İslâm felsefesinde de kısmen benzer bir tespit yapılabilir, yine âlemle ilişkisi belli ölçüde sınırlandırılmış bir tanrı anlayışı söz konusudur. Amaç buluşturucu bir boyutu vardır; ama bizimle yakın münasebet kurma noktasında tamamıyla tenzil edilmiş bir tanrı. Bizim dua edip, duamıza isticab eden, kendisiyle bir şekilde her an kişiyle kalbi arasına girebilecek, şah damarından daha yakın olan bir şekilde kişisel bir ilişki, iletişim kurabileceğimiz bir tanrı anlayışı söz konusu değil. Bunu şunun için söylüyorum: Klasik evren anlayışının kendi içinde de böyle bir çatallanmanın var olduğu söylenebilir. Bu çatallanmayı anlayabilmek için önce klasik doğa anlayışını, evren anlayışını düşünmek gerekiyor. Klasik evren anlayışında madde ile tanrı iki uç noktayı buluşturuyor. Aristotales’in metafiziği bunun tipik örneğidir. Madde karanlık unsurdur, eksikliktir, noksanlıktır, nakıs olan oradadır. Tanrı yetkinliği, mükemmelliği ifade eder. Maddi olanla ilgili hiçbir kusur tanrıya izafe edilemez. Mesela maddi dünyada hareket, değişme, bölünme, parçalanma benzeri şeyler vardır. Bunlar tanrı için eksiklik olduğu için tanrı birdir, değişmez, bölünmez, parçalanmaz, hareket etmez. Maddi âlemde istekler, arzular vardır. Tanrı için bunlar söz konusu değildir. Çünkü irade eden, irade ettiği şey tarafından belirlenmiştir denilir, bir eksiklik olarak görülür. Tanrı bir anlamda bu sistemi kuran zirve noktayı temsil eder. Sadece amaç görevi vardır. Bu amaç da düşünce için bir amaç teşkil eden bir tanrı anlayışıdır.

Ahmet Mercan: Bir de varlık sahasına çıkarma açısından vardan var eden bir tanrı Aristotales’te var.

Prof. Dr. Kasım Küçükalp: Kaçınılmaz olarak işte felsefî düşüncenin muhakeme mantığı şunu söylüyor bize: Yokluk var mıdır yok mudur? Vardır derseniz çelişkiye düşersiniz; çünkü var yüklemi yoka yüklendiği zaman çelişkili önerme çıkar. Yani hem yokluk diyorsunuz hem de var diyorsunuz. Varlık izafe ettiğiniz şeyin yokluk olması mümkün değildir. Yokluk düşünülemez, o halde yoktur. Varlık vardır, yokluk yoktur. Yunanlıların tabiriyle; “Nihil ex nihilo fit.” (Hiçten hiç çıkar.) Felsefî muhakeme mantığı özellikle Batı felsefesinin hâkim düşünme biçimi Aristotales’ten bu yana rasyonel parametreler içerisinde akıl merkezci, logos merkezci bir karakter arzettiği için onlar da varlık vardır, yoktan var olmak anlamsızdır, saçmadır, o yüzden madde vardır, tanrı vardır. İkisi de kadimdir. İkisi de ezelidir. Tabi ki tanrının yaratması da vardan var edici bir yaratma; ama dokunarak şekil vererek bir yaratma değil. Amaç teşkil edici bir yaratma. O yüzden eksik olan yetkin olanı arzuluyor ve kuvveden fiile geçiyor. Madde dediğimiz şey Aristotales’te imkân halindeki varlık. O tanrının cezbediciliği, salt form olan tanrının orada hiçbir eksiklik olmayan yani imkân halinde gerçekleştirilmeyi bekleyen herhangi bir eksikliği olmayan tanrının cezbetmesiyle hareket başlıyor. Bu hareket tanrının cezbetmesi zaman içinde gerçekleşen bir cezbetme olmadığı için tanrı kıdemi kadar madde de kadimse tanrının maddi cezbetme hali de kadimdir. Bu yüzden hareket de kadimdir. Hareket kadimse hareketin sayısı olan zaman da kadimdir. O kadimse mekân da kadimdir. Dolayısıyla burada metafiziksel bir örgütlenme biçimiyle karşı karşıyayız. Bir anlamda Aristotales’in ya da filozofların yaptığı şey oluşu izah etmek. Nasıl oluyor da oluş meydana geliyor? Aristotales oluşun maddenin fon kazanması olduğunu söylüyor. Madde fon kazandıkça bireysel varlıklar meydana geliyor. Burada şu hususun özellikle altını çizmek gerekir: Bu tarz bir muhakeme mantığı içerisinde kalındığı müddetçe tanrı ile âlem ilişkisi ve tanrı ile insan ilişkisi kaçınılmaz olarak sınırlı kalıyor.

 

Ahmet Mercan: Bu yüzden Aydınlanma’da tanrı dünyayı kurdu ve çekildi.

Prof. Dr. Kasım Küçükalp: Aydınlanma veya modern düşünceyi radikalleştirilmiş bir Aristotalescilik olarak okuyabiliriz. Niye Platon demiyorum? Çünkü Platon’da bu düşünceye hiç uymayacak ziyadesiyle mitolojik veya dinî unsurlar var. Platon’un tanrısı Aristotales’in ilk neden, hareketsiz hareket ettirici dediği tanrıyla pek örtüşmüyor. Platon’da bir ruhsallık durumu söz konusu, bir maneviyat diyebileceğimiz bir alan açılıyor; ama bu çok açık bir alan değil, örtük bir şekilde var olan bir şey. Teknikleştirmemek adına oraya girmiyorum; ama şurası bir vakıa: Aristotalescilik de saf bir Aristotalescilik olarak kalamamıştır. Yani Platoncu o dinî unsurlar ve diğer dinler Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’ın da şeyiyle Aristotales’in düşünceleri Platon’la mezcedilerek evren anlayışları teşekkül etmiştir. İşte yeni Platonculuk’taki sudur anlayışı, âlemin tanrıdan sudur etmesi, bu tanrı ile âlemi biraz daha ilişkili hale getiriyor, biraz daha değerleri tanrı ile irtibatlı olarak kurmanın gerekliliği düzleminde biraz daha açımlayıcı, din ile felsefeyi uzlaştıracak bir yaklaşım biçimi sunuyor. Tabi burada da nihayetinde eğer âlem tanrıdan zorunlu olarak onun yetkinliğinden taşarak sadır olmuşsa tıpkı güneşten güneşin ışınlarının taşması gibi, tanrının bizden bir şey istediği, bizi vahiy yoluyla bir şeyle buluşturmak istediği, içinde bulunduğumuz dünyadaki varoluşumuza çekidüzen vermek istediği, bizden bir takım ahlâkî taleplerinin olduğu gibi şeyleri buradan çıkarmak mümkün değil. Ancak hani bir şekilde şu ideal karşımıza çıkıyor: İnsan maddenin eksikliklerinden kurtularak tanrıya yaklaşmalıdır. Bu bize bir arzu politikası sunuyor. Maddeye bizim arzulayan yönümüzle bizi kendine çekiyor. Ama ruhumuz ve aklımız bizi bir anlamda bizi tanrısal olana çeken taraf. O gerilimi güzelce sunup ahlâkî bir varoluşu ruhsal bir varoluşun kemali ile ilişkilendiriyor. Yani mertebeli varlık fikri ortaya çıkıyor. Maddeden varlık kurtarıldıkça daha üst bir bilinç, daha üst bir anlama, daha üst bir değerlendirme yani varlık bakımından da bilgi bakımından da değer bakımından da daha üst bir noktaya çıkma durumu ortaya çıkıyor. Hatta bizim tasavvuftaki fena fikrinin yeni Platoncuların işte irrasyonel aşk, rasyonel aşk ve tinsel aşk şeklinde üç türlü aşk tarifi var. İrrasyonel aşkta insan kendini maddede kaybetmiştir, rasyonel aşkta felsefe ve bilimde kaybetmiştir, tinsel aşkta da tanrıda artık tanrısal olan ruhta kaybetmiştir. Burada bir ruhsal arınma fikri var. Tasavvuftaki temel ideallerin kadim dünyada da var olduğunu gösteren önemli şeylerdendir bunlar. Bunlar birbirinden kopuk değil de birbiriyle ilişkili olarak yorumlayıp okumak gerekiyor. Kadim dünyadaki o dinî unsurlar birdenbire ortaya çıkmış şeyler değil. Nihayetinde İslâm dediğimiz Hz. Âdem ile başlayan dinin bir şekilde ya deforme olmuş ya da onun izlerinin kalıntıları olarak okunabilecek bütün bir dünya tarihsel sürece teşmil edebileceğimiz bir süreci ifade ediyor. Bunun yanında bir de dinin sunduğu, vahyin sunduğu bir düşünce var. Zaten felsefe ile din arasındaki gerilim buralarda ortaya çıkıyor. Gazzâlî; “Bu filozoflar kötüdür” diyerek kalkıp de eleştiri yapmıyor. Bir gerilim hattı var, o gerilim hattında hakikatli bir düşünce pratiği içerisinde olmak adına ortaya konulan iddiaların hakikat değerini tartışmaya açtığı zaman oradaki gerilim daha da berraklaşıyor ve düşünce tarzları arasındaki fark ortaya çıkıyor. Vahyin sunduğu şey ise bize böyle hani ne mitolojik bir kısmen benzerlikler var, sembolik bir anlatım tarzı, tanrının âlemi kaç günde yarattığı, arşa istiva etmesi, Hz. Âdem’i çamurdan yaratması gibi insana aktarırken bu tarz bir alegorik bir dil kullanıyor ister istemez; ama filozofların metafiziksel sistemleri gibi bir sistem sunmuyor. O sisteme karşı dinin öngörmüş olduğu kainat tasavvuru onunla karşılaştığı anda kendini kurmak durumunda kalıyor. Kelâm teşekkül edip bir cevap verecek yani filozof diyor ki:

Tanrı ile âlem arasındaki ilişki böyle bir gereklilik ilişkisi. Dolayısıyla tanrı ancak bizim için düşünsel bir amaç olarak, logosumuzun kavrayıp yetkinleşmesi gereken bir amaç olarak yani bizi maddi olanla sakınımlı bir ilişki kurmak suretiyle kurtarıp logosla uyumlu bir varoluş düzeyine taşıyan bir düşünsel ufuktur. Tanrı düşünülür oran olarak tasavvur edilir. En yetkin şey düşünceyle elde edilen şeydir; fakat dinî düşünce bunun da sınırlı olduğu temel tezi üzerinden kendini sunuyor.

Ahmet Mercan: İslâm’da yoktan var eden kâdir-i mutlak her şeye gücü yeten bir Allah var.

Prof. Dr. Kasım Küçükalp: Kelâm bir anlamda bunu tabi her şeyden önemlisi peygamber, nübüvvet kavramı çerçevesinde peygamberi ve peygamberin bize sunmuş olduğu kitap ve Allah’ı peygamberin tasavvur ettiği gibi tasavvur eden bir evran telakkisi sunmak… Bunun için temel vazgeçilmez şeyler peygamberlik, kitap, vahiy, ahiret fikri, Allah’ın âlemle ilişkisinin fail-i muhtarın kadir-i mutlakın ilişkisi olarak koyutlandığı bir Allah-âlem ilişkisi. Dolayısıyla burada yokluk fikrinin bizim düşünce güzergahımız içerisinde anlamlandırılamıyor oluşu yokluğun yokluğu anlamına değil, bizim onu anlamlandıramadığımız anlamında yorumlanır. Bizim onu tasavvur edemeyişimiz onun tasavvur edilemez oluşu, onun biz tasavvur edemiyorsak o tasavvurumuzun dışındaki şey anlamsızdır şeklinde bir yargıya çıkmaz. Bizim epistemik yani bilgi güçlerimizin sınırlılıkları ortaya konularak bizim onu kendi epistemik imkânlarımızla, bilgi imkânlarımızla kuşatamayacağımızın idrakini fark ettirerek vahye olan ontolojik ihtiyacımızı ortaya çıkarıyor. İnsanın vahye olan ontolojik ihtiyacı bir tercih meselesi değil. Varoluşsal bir ihtiyaç bu. Herhangi bir insanın ihtiyacı bu. Onu hesaba katmaksızın içinde yaşadığımız âlemdeki varlıksal statümüzü temyiz etme şansımız yok. Ne yapmamız gerektiği, güçlerimizi hangi istikamette kullanacağımız, iyiyi kötüden neye göre ayırt edeceğimize dair değerlendirme cetvelimizi kaybediyoruz. Tam da bu bağlamda dinin bize sunduğu kainat anlayışı, âleme müdahale eden, her an yaratan, yoktan var eden, bizi bizden daha iyi bilen, zamandan ve mekândan münezzeh, eşyaya ait parametrelerin mantığına indirgenemeyen, bizim tasavvurlarımızın hiçbirisinin kendisine nüfuz edemediği, hepsine bir anlamda göre düşünüldüğünde radikal bir farkla onları aşan bir imkân olarak, bir varlık ilişkisi olarak kendisini sunan bir tanrı anlayışı ortaya çıkıyor. Burada da tabi işte felsefî düşünce, dinî düşünce arasındaki fark ortaya çıkıyor; ama ikisinde de şu var: Felsefî düşüncede maddi ile ilişkimiz sakınımlı bir ilişki formunda işliyor; ama oraya mahremiyet giremiyor mesela. Felsefî düşünceden mahremiyet diye bir şeyin çıkması mümkün değil. Siz sahip olduğunuz güçleri herhangi bir istikamette kullanabilirsiniz. Yeter ki ölçülü kullanın, akla uygun olsun, taşkınlık yapmayın, madde size galebe çalmasın; ama din girince işin içine helâller, yasaklar, haya, iffet gibi kavramlar devreye girip yeni bir akletme biçimi ortaya çıkıyor.

Ahmet Mercan: Hem sayısız kevnî ayet var, hem de bunun yanında kelâmla vahiyle bildirilen ayetler var. Bunlar insanın belki de kurtuluşa erebilmesi için herbirinden yola çıksa bile bir yol alacağı, o varlığını kendi anlam dünyasını kurabileceği imkana sahip. Burada kainat olaylarını diyelim ki sel, fırtına, deprem bunların da bu ayetler içerisinde bir yeri, anlatımı var. Sanki bu işaret olunan diğer ayetlerin fevkinde farklı şeyler de mi söylüyorlar acaba?

Prof. Dr. Kasım Küçükalp: Şöyle ifade edebiliriz belki: Ben de hani aklım elverdiği ölçüde düşünmeye çalışıyorum. Kevnî ayetlerle vahyin ortaya koyduğu ayet ayrımını iyi anlamak gerekiyor. Bugün bu ayrım biraz kötüye kullanılan bir ayrım olduğu için özellikle altını çizmek istiyorum.

Çünkü Kopernik de Galile de Newton da bu kevnî ayetleri bir çeşit vahiy olarak yorumladılar. Tabiatın dili işte tanrının vahyidir, biz bunu öğrenirsek bitmiştir olay diyecekleri bir düzleme çekmişlerdir ve bugün ne yazık ki ilahiyat camiasında da bu ayrımlar üzerinden bir takım temellendirmeler yapıldığını müşahede ediyorum. Kevnî ayet fikrinin ortaya çıkabilmesi için ayete ihtiyaç var. Bizim dünyanın, eşyanın, ağaçların, rüzgarın, gökyüzünün, her bir varlığın, yaratılmış her bir nesnenin ve canlının ayet olduğu fikrinin ayetle teyit edilmesi gerekiyor. Ancak o zaman ona ayet nazarıyla bakma imkânı ortaya çıkabiliyor. Ayet nazarıyla bakmayana o ayet bir şey ifade etmiyor. O onun için doğal bir olaydır, natural bir olaydır. Doğa yasaları çerçevesinde işleyen, matematiksel fiziğin yasalarına tabi bir işleyiş mantığı vardır, ölçülür, biçilir, öngörülebilir, temellerine inip önlenebilir, üstesinden gelinebilir. Bilgi güçtür, bilgi iktidardır, bilgi egemen olmaktır diyen Bacon’cı nazarla bakarsanız hakim olunup istediğiniz gibi konuşturabilirsiniz. Hatta mesela çok ilginçtir Bacon doğayı, tabiatı eski zamanlarda zindanlarda zorla konuşturulan kadınlara benzetiyor. Güç kullanılarak sırları ifşa edilen bir nesne. Descartes’in öğrencileri hayvanları alıp işkence ediyorlar. Diyorlar ki; “Yahu ne harika makineler? Acı duyduklarını bile zannediyoruz.” Yani varlıkla kurduğumuz ilişki bu kadar tekinsiz bir ilişki olabiliyor. İnsanın insafına terk edilmiş bir ilişki. Hakikati insan insafına terk etmeyen yegane imkân dindir. Dolayısıyla bu anlamıyla vahiy bize eşyanın bizim nazar etmemiz gereken varlığın bir ayet olduğunu telkin ettiği anda kevnî ayet fikri ortaya çıkıyor ve bizim eşyaya o nazarla bakabilmemiz ayet nazarıyla bakabilmemiz vahyin açtığı ve Peygamberin ete kemiğe büründüğü dini ufukta mümkün olabilir. Mesela çoğunlukla benim naçizane kanaatim yanlış anlaşılan şeylerden birisi Hz. İbrahim’in adeta şirkten şirke düşerek Allah’ı bulması. “Bu benim Rabbim” diyor, hayır değilmiş.

Ahmet Mercan: Peki o çocukluk dönemine has bir şey olamaz mı?

Prof. Dr. Kasım Küçükalp: Yok hocam, bir peygamber konuşuyor. Bir peygamber aslında şöyle bir şey: Allah bir peygamberi yoluyla ayetlere nasıl nazar etmemiz gerektiğini bize öğretiyor. Klasik tefsirlerde o ayetler tefsir edilirken; “Bu mu benim Rabbim?” diyor. Mehmet Akif merhum da; “Bu muymuş benim Rabbim?” diyerek ifade ediyor. Hz. İbrahim o çevresinde o gök cisimlerine, aya, güneşe tapan insanlara onların tanrı dedikleri, ilah dedikleri şeyin ilah olmadığını bizzat onları ikna edecek retorik ve bağlam içerisinde anlatıp doğru akledebilmeleri için yani kainata doğru bir nazar edebilmeleri için ancak ve ancak Allah’ı hesaba katmaları gerektiğini hatırlatıyor.

Ahmet Mercan: Orada çok sarsıcı bir şey söylüyor Hz. İbrahim; “Ben kayıp gidenleri sevmem.” Yani dünyada var olan her şeyin neticede battığını göstermek için belki alegorik belki sembolik çok sarsıcı bir anlatım var burada yani.

Prof. Dr. Kasım Küçükalp: Eğer siz o Allah’ı hesaba katan bir peygamberane nazarla meseleyi ele almayıp da mesela nihilistik bir şeyle ele alsanız; “Ne olacak ki, akış işte. Her şey akıp gidiyor. Tanrı diye bir şey yok ki!” diyecek noktaya gelirsiniz. Oradaki vurgu benim naçizane kanaatim burada bize yani bizim bir eşyaya, bir ağaca, bir aya, bir güneşe, tabiat olaylarına ayet nazarıyla bakabilmemiz için onların ayet olduğunun idrakine varabileceğimiz gaybtan gelen haber olmalı. Aksi takdirde biz temyizleri kendi içimizde yapamayayız. Biz çıplak varoluşumuzun içinde vahiyden, peygamberden, dinden müstağni bir varoluş içerisinde “Bu bir ayettir” deme gücüne sahip değiliz. Hatta peygamberler bile nihayetinde; “Sen olmasaydın biz yolumuzu şaşıranlardan olurduk Rabbim” derler.

Peygamberler bile ne kadar yetkin olursa olsun kendi beşeri nefsine onun insafına terk edilmekten Allah’a sığınırlar sürekli. Dolayısıyla o mesele aslında sizin bahsettiğiniz ayetlere ayet nazarıyla bakabilmenin ya da dünyadaki varolan her şeyi ayet nazarıyla algılayabilmenin belli bir varlık oluşsal ufuk içerisinde, belli bir paradigmatik bakış açısı içinde serpilip geliştiğini kavramamız gerekiyor. O yüzden bizim için şaşırtıcı değildir. Yani biz her şeyin Allah’ın her an yaratmasıyla gerçekleştiğine iman ederiz. Bizim akibetimizin belli olduğuna iman ederiz; ama onun içerisinde de bizim imtihan olduğumuza da iman ederiz. Çelişkisizlik beşeri düşüncenin ya da Aristotales mantığının dışladığı bir şeydir. Kabul ettiği ve onun dışında kalanı reddeden bir şeydir. Bize dikotomiler sunuyorlar. Ya özgürsün ya da değilsin. Fakat dinî düşünce bize diyor ki: “Hem özgürüm hem de değilim.” Hem… hem, ne…ne şeklinde o klasik dışlayıcı mantığın dışına çıkan bir düşünce pratiği var. Biz varoluş içerisinde kendimizi iliklerimize kadar özgür hissederiz; ama bütün bu hissedişimizin dahi varoluşun her anının vücuda gelişinin dahi Allah’ın iradesiyle var edildiğini, kadir-i mutlak fail-i muhtar bir Allah’a iman ederek anlarız. Dolayısıyla burada bizim mesela o deprem felaketler söz konusu olunca birileri çıktı kadere vurgu yaparak tedbir düşüncesini yeterince dikkate almadık gibilerinden sözler sarf etti. Ben bunun aşağılık kompleksi olduğu kanaatindeyim. Şöyle bir şey var: Peygamberimizin pratikleri, sünneti, hastalandığı zaman tedavi olması yani dünyayı imar edin, kıyamet koparken bile elinizdeki hurma fidanını dikin diyen bir din var, dünyayla ilişkinizi bir şekilde tedbirden müstağni bir ilişki kılmayan bir din var. Dolayısıyla sanki bu felaketler ve felaketlerin ortaya çıkışı bizim dinî referanslarımızdan kaynaklanan tedbirsizliklerimizin ürünüymüş gibi yorumlayıp yeni ilmihaller mevzuları falan gündeme getirildi. Ben bunun ciddi bir aşağılık kompleksi olduğu kanaatindeyim. Bizim geleneğimizde kadir, takdir tedbiri içerip aşar. Yani siz sağlam bir ev yapmadığınız zaman siz içinde ölmeseniz bile onun içinde bir karınca dahi sizin ihmalinizden dolayı zarar görmüşse o sizden hakkını alacaktır. Öyle keyfi bir ilişki biçimi yok. Biz teorikçe bilgiler gibi, Cebriyye düşüncesindeki gibi rüzgarın önündeki yaprak misali istediğimiz gibi yaşayalım diye bir şey yok. Mükellef bir varlığın tedbir ilişkisi içerisinde tedbirini aşan bir kadere iman içerisinde şekillenen bir varlığı var. Dolayısıyla bizim tedbirle takdir arasındaki ilişkiyi kurma noktasında da çok ciddi bir sıkıntımız var. Modern matematiksel fiziğin, mekanizmin parametrelerinde, modern bilimselciliğin bize sunduğu âleme nazar ediş biçimine yenik düşmüş bir benlik halinin kompleksleri diyebileceğim bir şey var.

Ahmet Mercan: Burada şeye de bir sarsıcı gönderme yok mu hocam determinize? Bu tür olayların determinizmi çürüten bir tarafı da yok mu? Yani varlığın sahibini hatırlatması açısından bu tür afetlerin bir ikaz olabileceği düşünülebilir mi?

Prof. Dr. Kasım Küçükalp: Hocam muhakkak; ama şöyle bir hataya da düşmemek lazım: Bunları da sanki tam tersinden okuyup her birini sanki böyle ayetin ne maksatla tezahür ettiğini bilen bir bilinç içinde kavramış edasıyla konuşmamak gerekiyor. Bu bizim tedbirsizliğimizin ürünü olduğu gibi bu bizim yapıp etmelerimizin ahlâkî zaaflarımızın dünyayla kurduğumuz fenalık ilişkilerinin sonucunda ilahi bir uyarı da olabilir. Bu birbirini dışlamıyor. Tıpkı tedbirle takdir gibi. Takdir nasıl tedbiri içerip aşıyorsa orada da ilahi olan, fiili olan, maddi olan varlık alanındaki her ayeti içerip aşar. Dolayısıyla onun onunla ilişkisini tersinden bir neden-sonuç ilişkisine de kurmamak gerekiyor. “Siz bilmezsiniz Allah bilir” düsturu vardır ya zaten Müslümanın dünyayla ilişkisi tedbir ve temkin ilişkisidir. Hiçbir zaman “Ben bunun asıl sebebini ve hakikatini biliyorum” diyebileceği bir düzlem değil.

Çünkü hakikat Allah’a mahsus. Ancak biz diyoruz ki bu bizim tedbirsizliğimizle ilişkili olabilir, ahlakî zaaflarımızla ilişkili olabilir, birçok sebebi olabilir bunun. Sadece bunu fiziksel sebeplere de indirgeyip açıklamak yeterli değil. İnsan aynı zamanda manevi bir varlık. Allah insanı her an yönetiyor, denetliyor, dualarımıza isticap ediyor. Biz şimdi salt fizikalist bir biçimde, neden sonuç ilişkisi içinde düşünsek dua etmemizin ne anlamı kalır? Hiçbir anlamı kalmaz. Ben annemin, babamın üzerimizdeki dualarının izlerini çok iyi hissediyorum. Bizim ecdadımızın, büyüklerimizin dualarının bu memleketin varlığı, bekası noktasında ne kadar önemli bir fonksiyon icra ettiğini hissedebiliyoruz. Anlatamıyoruz belki; çünkü nedensel bir şey değil. Dua, birçok şeyden çok daha büyük bir imkân olarak düşünülebilir.

Ahmet Mercan: Ayet diyor ki hocam karada ve denizde fesat çıktığında yer verir haberini. Sanki peygamberlik yok artık, kainat olayları insanın kendine dönüşünü mü bir muhasebe yapmasına mı çağrı yapıyor o ayetin ışığında baktığımız zaman?

Prof. Dr. Kasım Küçükalp: Şöyle diyelim: Bizim adeta canlı varlık olarak kainat bizim onunla kurduğumuz tekinsiz ilişkinin, onu sömürme ilişkisine bir cevap veriyor diyebiliriz belli ölçüde; ama başka birçok yorumu da yapılabilir. Şunu şöyle bir noktaya taşımak problemli: Bir müteahhit gidiyor, zemin etüdü yapmadan ya da işte fay hattı, fay kırığının geçtiği bir yerde bina yapıyor. Kuşkusuz bu binayı yapması da, oradan fay hattının geçiyor oluşu da, belli bir zamanda o depremin oluşu da o kaderin bir parçasıdır; ama bunun aynı zamanda fizik düzlemde tezahür eden boyutları var. Dolayısıyla bizim orada ne tam anlamıyla tabir caizse kaderci bakış açısıyla “Sebep tamamıyla budur. İlahi bir uyarıdır” diye okuyacağız ya da tamamıyla fizik nedenselliğe indirgeyerek okumak. İkisini de içeren bir ufuk içinde. Hani diyorlar ya “Ne ayrıdır ne de gayrıdır” ifadesinde olduğu gibi bizim dünyayla ilişkimiz çift kutuplu bir ilişki. Hem dünyanın idrakimize verdiği gerçeklik düzleminde deneyimleyip onunla bir mukabele ilişkisi içerisinde olmak hem de onu içerip aşan melekut âlemiyle, gaybla irtibatlı olarak bu dünyaya değerini, anlamını, amacını gökten yağan yağmur gibi yağdıran ufuk içinde bu dünyayı değerlendirmek şeklinde olmalı diye düşünüyorum.

Ahmet Mercan: Bir felaket anında aslında olayın kendiliğinden oluşuyla birlikte farklı bir imtihan ve imkânları da ortaya çıkıyor denebilir. Sadece muhatap olan değil haberi duyan, yardım eden, destek olan, ders çıkaran bir sürü katmanı var bu işin. Bu katmanları harekete geçirdiğimizde kendiliğinden değil belki dolaylı olarak şöyle şeyler ortaya çıkabiliyor: Toplumdaki siyasi kamplaşmalar, istemediğimiz kutuplaşmalar olurken depremin sanki buna bir itirazı var gibi geliyor. “Daha yumuşak olun, daha birbirinizi dinleyerek destekleyici olun” der gibi kurtarma çalışması yaparken kimlikleri unutuyoruz, oradan gelen sese koşuyoruz, ona el uzatıyoruz ve çıkarıyoruz. Bu insan olmanın değerini de ortaya koyarken sanki orada, o can pazarında kendiliğinden bir diyalog ortamı ortaya çıkıyor.

Prof. Dr. Kasım Küçükalp: Dünyanın derdi, kederi, gamı karşısında bir eşitleme durumu var hepimizi. Belki de şöyle bir şey söyleyebiliriz: Dünya dünyalığını yaparken kimisi dünyanın oyununa geliyor, kimisi gelmiyor. Dünya dünyalığını gerçekleştirirken birileri dünyanın tuzak olarak oyun olarak dünyanın oyununu bozan bir misyonla dünyayla ilişki kuruyorlar. Peygamber dünyaya oyun bozmaya gelmiştir. Kimileri ise bu dünyanın oyununa gelerek kendisini dünyanın içerisinde yitirip giden bir varlığa dönüştürebiliyor, kendi içinde böyle itibari varlık alanları yaratıyor. O itibari varlık alanları içerisinde kendi elit sınıflarını yaratıyor.

Belli bir nazarla insanları dışlayıcı bir bakış içerisinde şey yapıyor; ama çok ilginçtir bugün modern eşitlik kavramlarından falan bahsedilir. Bugün seküler dünyanın ne denli böyle bir eşitliğe tahammül edebildiği ayrı bir tartışmadır. Tahammülsüzlüğünü de gösteren çok somut örnekler de vardır. Gerçekten insanları birbirleriyle ontolojik statüleri itibariyle eşitleyen yegâne imkân da dindir. O dünyayla kurduğumuz ilişki düzleminde biz birçok şeyin faniliğini, geçiciliğini, orada dünyanın ne kadar ömür dediğimiz, yaşam dediğimiz şeyin ne kadar fani olduğunu bazen empati düzeyinde bazen fiili olarak onu deneyimleyerek ona tanıklık etme fırsatı bulabiliyoruz. Bunu bu nazarla okuduğumuz zaman bir ayetin tefsiri olarak yorumlanabilir pekala.

Ahmet Mercan: Sakarya depreminde şahit olmuştum. Televizyonda birisi konuşuyordu. Gözleri dolmuştu adamın. “Neden bu kadar müteessir oldun?” diye sorulduğunda şöyle diyordu: “Dün benim fabrikamda insanlar yemek kuyruğundaydı. Bugün ben yemek kuyruğunda çorba almak için sıradayım.” Bu da yine Hz. İbrahim’in; “Ben kayıp gidenleri sevmem” dediği yere getiriyor bizi.

Prof. Dr. Kasım Küçükalp: Ben İslâm’ın en temel ayırt edici vasfının ve peygamberin temel statüsünün oyun bozmanın ne demek olduğunu göstermesi olduğu kanısındayım. Hani; “Dünya hayatı oyun eğlenceden ibarettir” der ayette. Yunus Emre merhum; “Nazar ettim şu dünyaya kurulmuş tuzağa benzer” der. Bir tuzak olarak, bir oyun olarak dünyayla o oyuna gelmeden kurulacak ilişki biçimini sunan bir imkân olarak ve o oyunu bozan bir imkân olarak da peygamberi ve peygamberin ümmetini görmek mümkün tabi. Bizden şunu istiyor: Bütün itibari varlık maskelerini sökmemizi istiyor. İtibari olana itibar etmemek gerektiğini… Çok önemli bir şey. Bugün statülerimiz, makamlar, para, şan, şöhret, dünyada tezahür eden her şey itibari bir şey.

Ahmet Mercan: O zaman bu tür olaylara felaket demek de çok doğru değil. Çünkü neticesinde bir acı çekiyoruz, bir sorunla yaşıyoruz, yakınlarımızı kaybediyoruz; ama neticede amaç ahireti kazanmaksa bu olumlu da netice verebilir insana.

Prof. Dr. Kasım Küçükalp: Şunu da söyleyelim hocam: İnsanın dünyayla ilişkisi hakikat ilişkisi noktasından bakarsak iyi bir ölümle ölmek için buradayız. Yoksa buraya kazık çakıp beka derdine düşmek için burada değiliz. Temel’in bir lafı var: “Şöyle sağ salim bir ölebilsek.” Bizim de bu dünyada ilelebet kalmak, bu dünyada varlığımızı sürdürmek, bu dünya bizim için bir şekilde gurbette olan bir varlık. Biz hasbelkader kendimizi burada buluyoruz. Burada oluşumuz bir şekilde asıl yurttan kaybettiklerimizi burada bulduklarımızla telafi etme şansımız yok. O yüzden hani buradaki ilişkimiz bizim dünyayla sakınımlı bir ilişki içinde olmak zorunda. O yüzden bir mü’minin ölüm olayı karşısındaki metanetini bir kâfirde göremezsiniz; çünkü ölüm haktır, hakikattir ve bitiş değildir, son değildir mü’min nazarında. Ölüm bir anlamda bir gölgelikten kurtulma, bir rüyadan uyanma imkânıdır aslında. Yanılsamanın bitişidir aynı zamanda. Dolayısıyla bizim mesela o büyük felaketler karşısında alacağımız pozisyonun da böyle daha üst bir perdeden varlık nazarıyla gerçekleşmesi çok büyük değer ifade ediyor.

Ahmet Mercan: Deprem şu şiddette oldu falan diyoruz ya ben buna biraz daha değişik bakıyorum. Şiddete olumlu anlam yükleyerek şöyle demek istiyorum: Rabbu’l-âleminin kudretini biz bütün varlığı tutarken, yer katmanlarını, yedi kat göğü tutarken ve ikisinin arasındakileri ahenkle tutarken biz her şeyi normalmiş, sıradanmış gibi, o varlığın muhteşemliğine, yaratılışın yüceliğine dikkat kesilemiyoruz.

Ne zaman birkaç saniye, 10-15 saniye bir deprem oluyor, biz ona şiddet diyoruz. Aslında onu taşımak daha şiddetli, daha büyük bir şey değil mi, dikkat çekmemiz gereken bir şey değil mi?

Prof. Dr. Kasım Küçükalp: Nietzsche’nin bir sözü var. Diyor ki: “Önce olaylar yaşanır, sonra sebepler uydurulur.” Bakıyorsunuz işte bilim insanları diyor ki: “Burada şu şiddette bir deprem oldu. Bir sonraki depremin muhtemelen 150 yıl sonra olması bekleniyor.” 3-5 saat geçiyor, o şiddette bir deprem daha oluyor. “Ya bunu beklemiyorduk” falan diyorlar. Şimdi olayları yorumlama noktasında gerçekten bilimin de kafası karışıyor. Salt fiziğe indirgenebilecek bir şey değil. Elbette ki fizik imkanlar muvacehesinde düşünülmesi bilim anlamında geliştirilmesi gerekir; ama insan salt bilimsel parametrelere tabi ya da gözlem ufkunda beliren gerçekliğin kendi logosuna uygun yasallık mantığına tabi bir varlık değil. Bakıyorsunuz bizim yadırgamadığımız yani estetik olarak hiç yadırgamadığımız kainattaki her varlık aslında tek başına tam da o şey olmasını gerektiren bütün sebepleri içinde taşıyor. Bu büyük bir mucize değil mi hocam? Ve hiçbir şeyde nâkıslık yok. Her şey tam da o şey olması için gereken yeterli sebeplerle beraber var. İster matematik ister fizik ister manevi anlamıyla düşünelim arzulayan, seven, öfkelenen bir valık oluşumuz, his deyip geçip gidiyoruz; ama elli türlü tezahürü var. Sempatisi var, empatisi var, hırsı var, öfkesi var, arzusu var, tutkusu var, envai şeylere bölünebiliyor; ama bu varlıkta tezahür ediyor ve ben bu varlıkta onun bütün deneyim imkânlarını bilincinde idrak edebiliyorum. Bunun insanı o muammalıktan kurtardığımız bir nokta yok. Tek Boyutlu İnsan diye bir eser var. Tek boyutlu bir varlığa dönüştürdüler insanı.

Ahmet Mercan: Aynen bunun karşılığı olarak bu deprem gibi, sel gibi veya benzer olaylar karşısında hemen seküler anlayışın bilimcilik hastalığı ortaya çıkıyor. İdeolojik bir bilimle imtihana tabi tutuluyoruz. Bütün bunların dine itibar etmemizden kaynaklandığını ortaya koymaya çalışıyorlar. Neticede binayı oluşturan normlar belli. Onlar kullanıldıktan sonra bu bina yıkılmayacak diye de bilimin bir iddiası olabilir mi?

Prof. Dr. Kasım Küçükalp: Bilimle karıştırılan bir şey var: Bilimselcilikle bilim karıştırılıyor. Bilim bize biraz da mütevazı bir form içerisinde görünüş düzleminde, idrakimize verilmiş gerçeklik düzeyinde, fenomenal düzeyde bunu felsefî olarak yani görünüşten ibaret gerçeklik düzleminde olup bitenlerin mantığını sunmaya çalışır. Dolayısıyla her şey o mantığa indirgenebilir değildir. Yani o mantığın el verdiği yerde biz işte belli bir ısı derecesi ölçüp şu bulunduğumuz binayı soğuğa karşı yalıtım malzemeleri ile yalıtarak maksimum düzeyde ısı verimliliği elde edeceğimiz bir ortam ortaya koyabiliriz; ama buradaki her şeyi nihayetinde belirleyen yegane güç olduğu anlamına gelmiyor. Nihayetinde bizim gözlemlediğimiz şeylerde bir kırık vardır fay hattında, orada bir kırılma meydana gelir ve deprem olur; ama bizim göremediğimiz, hiç ummadığımız bir yerde başka bir… Diyorum ya olaylar olduktan sonra sebepleri yazmak kolaydır. Olay oluyor, diyoruz ki “Buradan kırılmış bu.” Elimize sopayı almşız, geliyoruz. Nereden kırılacağını bilmiyoruz. Ama olduktan sonra işte “Burası zayıfmış, buradan kırıldı” demek kolaydır. Buraya indirgeme problemi var bana kalırsa. Bilimcilik doğa dışı ilahi nedenleri hesaba katmaksızın her şeyi doğal nedenler içerisinde ele alan naturalizmin bir hastalığı. Onlar açısından insan da sadece biyofiziksel bir varlık olarak telakki ediliyor. Mesela bu da indirgeyici bir şey.

Bunun dışında İslâm kültür ve medeniyetine baktığımız zaman Allah’ın kudretini, fail-i muhtar oluşunu, âlemle her an ilişki içinde olduğuna imanın âlemle insanın ilişkisi noktasında insanı atalete sevk eden bir ilişkiye sokmadığında gösteren yüzlerce, binlerce örneğimiz var. Onunla sağlıklı bir ilişkinin belki de insanın varlık bütünlüğü açısından sağlıklı bir ilişkinin her şeyi salt maddi olana indirgemeyen bir ilişki olduğunu söylemek bile mümkündür aslında.

Ahmet Mercan: Mülk sûresinin son ayetinde şöyle buyruluyor: “Yeryüzünden su çekilirse size kim geri getirecek bunu?” Yani insan aklının dediğimiz bu bilimsel şartları, sebepleri öğrenmesi; ama bu sebeplerin ötesinde asıl bir varlık sahası var, bir varoluş var ve buradaki hikmeti sezmeye çalışması bir mü’min için özellikle önemli bir çaba olması gerekir.

Prof. Dr. Kasım Küçükalp: Bütün derdimiz bir anlamda buradaki varoluşun anlamı meselesiyse eğer hiçbir zaman biz görünüşten ibaret bir gerçekliği gerçekliğin kendisi olarak görmek gibi bir hataya düşemeyiz. Fenemonoloji bağlamında ifade edecek olursak fenomen tezahür demek, görünüş demek; ama bir de görünüşe gelen var. Tezahüre, görünüşe takılıp kalırsak tezahür edeni göremeyiz. Tezahür etmekte olan var ve her tezahür tezahür edeni gizliyor. Yani ayetteki hakikat ve hakikatsizliğin iç içe oluşu buradan kaynaklanıyor. Her ayet ifşa ettiği kadar gizliyor aslında. Onun için işaret kadar anlamı var. İşte o yüzden ayetlerle yol bulmaktır Müslümanlık. Peygamberine bile Allah hakikati künhüne vakıf olacak şekilde nasip etmedi. “Ya Rabbi! Sen bana eşyanın hakikatini öğret” diye dua ediyordu peygamberler; çünkü hakikat Allah’a mahsus. Biz hakikat ile hakikatli bir ilişki içinde olmanın imkânlarına varlığımızı açabiliyoruz.

Ahmet Mercan: Bu anlamıyla da mü’min hayranlığını hissetmesi lazım doğal bir şekilde kendi yetenekleri ölçüsünde Allah’ın o yaratılışındaki o hayranlık olmaması mümkün değil ve o hayranlıkla Rabbin yüceliğini hissetmesi ve bu anlamıyla secdesine anlam katması lazım.

Prof. Dr. Kasım Küçükalp: Çok ilginçtir Kant bile Yargı Gücünün Eleştirisi’nde diyor ki: “ Tabiata bakıyoruz. Bir bilim yapan aklımız var. Bir ahlak alanında ahlakî yargılarda bulunan aklımız var. Bir de estetik yargılarımız var. Âleme bakıyoruz, sanki bir amaç var. Adını koyamıyoruz. Bir amaç varmış gibi düşünüyoruz. Güzel, yüce duygusu onun ihtişamını hissediyoruz; ama adlandıramıyoruz.” Yani bizim her türlü kavramlaştırmamıza direnen, radikal düzeyde aşan bir imkânla bu sınırlı âlem arasındaki irtibatı birlikte düşünmeksizin salt sınırlı âleminin parametrelerine tabi bir varoluş kaybetmiş demektir. O anlamıyla o sınırlılığın ötesiyle sınır arasındaki ilişkiyi kurmak gerekiyor. Din de zaten tam da bunun için insana bir imkân olarak sunuluyor.

Ahmet Mercan: Zaten kendine yetmek demek biraz hümanizme teslim olmak anlamına geliyor.

Prof. Dr. Kasım Küçükalp: Tabi. Bir anlamda tanrılığa soyunmak, bugün bazıları da kalkıp “Kur’an bana yeter” diyen perspektif içinde onlar da adeta peygamberliğe soyunuyorlar. Vahyi alan aldı. Bir daha vahyi alıyormuş gibi yapma şeyimiz yok. Her ikisinde de temel hata hümanistik bir düşüncenin içine düşmeleri. Hakikati, anlamı, değeri, tanrıyı insan idrakine indirgeyen her türlü yaklaşım hümanisttir.

Ahmet Mercan: Aşkın âlemde ihtiyaç duymamak, kendine hapsolmak… Cahiliyye tabirini de ele alırken aklıma hep Hz. Nuh’un oğlu, babası diyor ki; “Gel gemiye bin.” Oğlu da diyor ki: “Ben dağa tırmanacağım. Dağ beni kurtarır.” Aslında dağ kurtarmaz. Kurtarmadı da. Bu bir anlamıyla cahiliyye ve hümanizmin babası olarak da telakki edilebilir belki.

Prof. Dr. Kasım Küçükalp: Mümkün tabi. Yani bu benlik imkânlarını mutlaklaştırma tavrı aslında biraz da sebepleri, sebeplerin sebebinden kopararak mutlaklaştırıp ayrı varlık muamelesine tabi kılmak onları putlaştırma halinin kendisi bir anlamda. Hümanizmin özünü oluşturur. Yani insanın idrak ettiği gerçekliği kuran parametreleri mutlaklaştırır, onun dışında ya da ötesinde herhangi bir imkânı yadsıyan tavra düçar olması da hümanistik düşünce demek. Yani bu düşünce Allah’ı düşününce kafasındaki tasavvur nesnesine yönelik Tanrı ne olmalıdır sorusu çerçevesinde tanrıya tanrılığını kendisi bahşediyor aslında. İnsanın şerrinden korkan bir tanrı yaratıyorlar. Hiç unutmam bir gün bir din psikolojisi hocası korku objesi tanrıdan sevgi objesi tanrıya geçmemiz lazım dedi konferansı esnasında. Ben de konferansın sonunda hocanın yanına gittim ve şöyle dedim: “Yanılmıyorsam böyle bir ifade kullandınız. Hocam benim tasavvurlarımla korku objesi, benim tasavvurlarımla sevgi objesi olan bir tanrıya niye iman edeyim?” Benim tasavvurlarımı şekillendirmekten aciz olan bir tanrıya, benim tasavvurlarımla yarattığım, nesneleştirdiğim, adeta benim şerrimden korkan, fonksiyonel bir tanrı tasavvur nesnesi bir tanrı… Hümanizmin gücü ve güçsüzlüğü burada kendini gösteriyor. Gücü her şeyi belirleme iddiası, güçsüzlüğü de hiçbir şeyi kendisi gibi idrak edememe durumunda karşımıza çıkıyor. Yani her şey hakkında konuşuyorsunuz; ama konuştuğunuz şey o şey değildir, sizin tasavvur nesnenizdir. O yüzden hümanistik yaklaşım biçimlerinin hepsi düşünce konusu kıldığı varlığı çapıtmakla malüldür.

Ahmet Mercan: Siyasal anlamda liberalizm de hümanizme çok iyi yataklık yapıyor diyebilir miyiz?

Prof. Dr. Kasım Küçükalp: Tabi, bunlar birbirlerini besleyen seküler bir dünyanın siyasal tezahürü liberalizmdir, felsefî düşünsel zemini hümanizmdir. Bunlar birbirinden ayrı şeyler değildir. Çünkü eğer siz aşkınlık fikrini, müteal varlıkla irtibatınızı yitirmişseniz seküler parametrelere tabi insan ferdini, bireyi dikkate alan bir toplum kurmanız gerekecektir. Bunun siyasal formu liberalizmdir, etik formu hazcılık, yararcılık, pragmatizmdir; felsefî düşünsel zemini, ontolojik zemini hümanizmdir. Bunlar birbirini besleyen farklı yaklaşım biçimleri olarak görülebilir.

Ahmet Mercan: Hocam çok teşekkür ediyoruz. Çok güzel bir sohbet oldu. Ayağınıza sağlık. Bursa’dan bizim için buraya kadar geldiniz, çok çok teşekkür ediyoruz. Siyer Dergisi okuyucuları adına da teşekkür ediyorum. Onlar da yazılarınızı dergiden ilgiyle izliyor. Bizi de yalnız bırakmıyorsunuz. İnşallah ileride çok daha bu ümmet sizden istifade edecek diye düşünüyorum hocam.

Prof. Dr. Kasım Küçükalp: İnşallah. Rabbim bütün çalışmaları bereketlendirsin.

0 0 Yorumlar
Puan
Bildir
guest

0 Yorum
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle
DOSYA
Filistin Direnişinde Öncülük ve Önderler...
Hamza Türkmen
Kudüs Davası Bilincimiz ve Aksa Tufanı’nın Değerle...
Maruf Çelik
Aksa Tufanı’nın Geleceği Dönüştürme Etkisi…...
Abdülaziz Tantik
Soykırımın Hesabını Boykotla Sorabiliriz...
Ersin Çelik
Gazze Saldırısı Üzerinden İki Kutuplu Dünyanın Ger...
Recep Songül
RÖPÖRTAJLAR
“Dünyaların değiştiremediği insanlar ancak dünyala...
Muhammed Emin Yıldırım
“Müslümanın dünyayla ilişkisi tedbir ve temkin ili...
Kasım Küçükalp
... her nimetin bir külfeti var. Gülü seven dikeni...
Ali Osman Öncel
“Resûlullah (sas) ile meşgul olmak, Resûlullah’ı (...
Mustafa Fayda
“Peygamberler dünyayı yaşanır hale getirmek için g...
Mustafa Ağırman
SİRET-İ İNSAN
Savaşın Çocukları
Bahriye Kaman
Toplumun Kurucu Hücresi Olan Ailede Örneklik Vasfı...
Bahriye Kaman
Lider, Önder, Rehber!
Bahriye Kaman
Göçebe Ruhu
Bahriye Kaman
Nitelikler ve Roller
Bahriye Kaman
SİNEMA
Bu Film, Böyle Devam Edemez!
Abdülhamit Güler
Göstermenin Mesuliyetinde Sinemanın Örnekliği...
Abdülhamit Güler
Perdedeki Kimin Afeti, Felaketi, Kıyameti!...
Abdülhamit Güler
Türk Sinemasında Neden Hz. Muhammed (sas) Filmi Yo...
Abdülhamit Güler
İnsanın Göç Meselesi: GÖÇ
Abdülhamit Güler
GEZİ-YORUM
Vakur ve Mahzun Bir Efsanedir: Kudüs...
Mikail Çolak
Habib-i Neccâr’ın Gözyaşları
Mikail Çolak
Avrupa’nın Ortasında Var Edilen Güçlü Bir İnanç İk...
Mikail Çolak
İnsan Göç Eyler
Mikail Çolak
Tarihe Tıp Notu: Daruşşifalar
Mikail Çolak
SAHABİ BİYOGRAFİSİ
Afrâ bint Ubeyd Yüzlü Kadınların Zamanından…...
Rumeysa Döğer
Bütün Şehit Annelerine: Sümeyra Bint Ubeyd Teselli...
Rumeysa Döğer
Ensârî Bir Muhacir: Zekvân b. Abdükays...
Miraç Okutan
İki Hicret Sahibi: Ca’fer b. Ebû Tâlib...
Miraç Okutan
Gönüllerinde Şifayı Taşıyanlar...
Rumeysa Döğer
NEBEVİ VARİSLER
Ömer b. Abdülaziz
Kevser Özdağ
AYETLERLE KONUŞAN ADAM
Sümeyye Çiftçi
Yollarına Mısraların Döküldüğü İnsan...
Sümeyye Çiftçi
Adaletin Sembolü Kâdî Şüreyh (ra)...
Necmeddin Beytullah Ünnü
Scroll Up
0
Düşüncelerinizi çok isterim, lütfen yorum yapın.x