Menü
Mücahit Gültekin
Mücahit Gültekin
Ruh Sağlığımızı Kimden Korumalıyız?
Eylül 25, 2023
Yazarın Tüm Yazıları

İngiltere Ulusal Sağlık Kurumunun 2016’da yayınladığı bir belgeye göre İngiltere’de her 10 çocuktan biri anksiyete, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, depresyon gibi tanılanabilir bir ruh sağlığı sorunu yaşıyordu. İngiltere’de pandemiden önce bile ruh sağlığı sorunlarının yarattığı ekonomik ve sosyal maliyet 105 milyar Sterlin olarak tespit edilmişti.[1]  Dünya Sağlık Örgütünün bir yıl sonra yayınladığı bir rapor ise, ruh sağlığı sorunlarının küresel ölçekte arttığını göstermekteydi. Rapora göre dünya genelinde 264 milyon kişi anksiyete bozukluğundan, 322 milyon kişi ise depresyondan muzdaripti. ABD’de yapılan bir çalışma 2005-2017 yılları arasındaki son 12 ayda majör depresyon bildiren gençlerin oranında %52’lik bir artış olduğunu gösteriyordu[2]. Dünya Sağlık Örgütünün bildirdiğine göre 2016 yılında 793 bin kişi intihar sonucu hayatını kaybetmişti. DSÖ’nün Haziran 2021’de yaptığı bir açıklamada ise intiharın 15-19 yaş grubunda önde gelen ölüm nedenleri arasında dördüncü sırada olduğu duyurulmuştu.

Dünya genelinde psikolojik sağlıktaki bozulmanın göstergelerini yansıtan başka veriler de aktarılabilir. Ama nihayetinde sorulacak soru şudur: Nedeni ve çözümü ne?

Her ikisinin de cevabı kolay değil. Ama ilk sorunun cevabı diğerine göre daha önemli. Çünkü “çözümü ne?” sorusunun cevabı problemin dinamiklerinin doğru tespit edilmesine bağlıdır. Teşhis yanlış ya da eksik ise, çözüm adına yapılan müdahale çözüme değil sorunun büyümesine katkı sunabilir.

Psikolojik sağlığın bozulmasında kuşkusuz küçük, orta ve büyük ölçekte pek çok sebep var. Mikro ölçekten bakacak olursak, örneğin, bireyin kendine, başına gelen olaylara ve geleceğe bakış açısı psikolojik sağlığın korunmasında çok önemli. Bilişsel psikolojide buna “bilişsel üçlü” deniyor. Eğer kişinin kendine, başına gelen olaylara ve geleceğe bakış açısı kötümser, umutsuz ve karamsar ise depresyona girmesi kolaylaşıyor. Ancak şiddetin olduğu, geçimsizliğin hüküm sürdüğü, yakın bağların çözüldüğü, sosyal destek kanallarının hasar gördüğü, güvenin sarsıldığı; nepotizmin, pragmatizmin, hedonizmin normlaştığı bir çevreyle kuşatılmışsanız kişinin kendine, olaylara ve geleceğe bakışı kolaylıkla karamsarlaşabilir.

Nitekim önümüzde cevaplanması gereken esaslı bir soru duruyor. Psikiyatrik tanı kitabı DSM’nin (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders: Ruh Sağlığı Bozukluklarının Tanısal ve Sayımsal El Kitabı) ilk yayınlandığı 1952’den bu yana psikiyatrik hastalıklar sürekli artış gösterdi. DSM ilk yayınlandığında sadece 112 hastalık tanımlanmıştı. Bu hastalıkların sayısı 1968’de 163’e, 1980’de 224’e, 1987’de 253’e, 1994’te ise 374’e çıktı. Yapılan bir hesaba göre eğer bu hızda devam ederse 100 yıl sonra psikiyatrik hastalıkların sayısının 3 bin 600’e çıkacağı tahmin edilmektedir. Diğer taraftan insanoğlu 1950’den bu yana insanlık tarihi boyunca üretmediği kadar bilgi üretti. Yapılan tahminlere göre insanoğlu 2 bin yılda toplam 2 eksabayt (2 milyar gigabyte) bilgi üretmiş. Günümüzde bu veri tek bir günde üretiliyor. 2000-2015 arasındaki 15 yılda,  insanlığın başlangıcından bugüne kadar üretilen bilgiden 4 bin kat daha fazla bilgi üretildiği belirtiliyor.

Soru şu: Eğitim düzeyi, bilgi, bilginin dağıtım hızı, bilgiye ulaşım kolaylığı arttıkça sorunlarımızın da azalması gerekmiyor muydu? Eğer psikolojik, sosyal, ekonomik vb. sorunlar azalmıyor bilakis artıyorsa üretilen bu bilgi ne işe yarıyor? Daha doğrusu bu bilgi kimin işine yarıyor? Belki de asıl soru şu: Hangi bilginin üretileceğine, üretilen bilgilerden hangisinin akademik ve entelektüel dolaşıma gireceğine ve dolaşıma giren bilginin hangisinin normatif değer kazanacağına nasıl karar veriliyor?

Girişte ifade ettiğim gibi, ruh sağlığı sorunlarının arttığını çok da zahmet çekmeden tespit etmek mümkün olsa da, bu sorunların dinamiklerini doğru teşhis etmek o kadar kolay değil. Çünkü bu sorunlara kaynaklık eden dinamikler arasındaki ilişki ilk bakışta görülebilecek kadar sade değil; çok katmanlı, kompleks ve dolambaçlı bir ağın içinde kaybolmadan, yorulmadan, teklemeden ve yanılmadan aramanız gerekiyor. Üstelik bu ağın içinde “çözüm yolları” ve “sorunun kaynakları”  köprülerle, damarlarla, kanallarla birbirini besleyecek bir dolaşıklık içinde konumlanmışsa!

Belki şu örnek bu kaotik ağın bir nebze de olsa anlaşılmasına katkı sunabilir:

Dünyanın önde gelen araştırma şirketlerinden GlobalData pandeminin ilk aylarında, 20 Nisan 2020’de, psikiyatrik ilaç satışlarına ilişkin 2025’i öngören bir projeksiyonda bulundu. Şirketin ilaç analisti Magdalene Crabbe şöyle dedi: “Depresyon, anksiyete ve obsesif kompulsif bozukluk gibi psikiyatrik bozukluklara yönelik ilaç satışlarının önceki yıla göre 717 milyon dolarlık bir artışla, 2020’de 27,4 milyar dolara ulaşması bekleniyor. Satışların daha sonra 2025’te 40,9 milyar dolara yükselmesi ve %8.4’lük bir bileşik yıllık büyüme oranında büyümesi bekleniyor.”[3]

Crabbe’nin öngörüsünün doğru çıkacağını varsayarak şu soruya cevap vermeye çalışalım: Bu açıklama iyi haber mi, kötü haber mi?

Soru kapalı uçlu olsa da, cevap o kadar da net değil. “İyi” ve “Kötü” uçları arasına yerleştirebileceğimiz bir dolu cevap var aslında. Örneğin psikiyatrik ilaç üreten bir firma, yeni bir araştırma projesi hazırlığı yapan akademisyen, tıp teknolojisi alanında uzmanlaşmış bir yan sanayi CEO’su, borsa yatırımlarını takip eden bir broker, “tıp fakültesini bitirdikten sonra hangi branşta uzmanlaşsam?” diye düşünen öğrenci, bir ülkenin sağlık politikalarına yön veren karar verici, sınıf öğretmeni, bir özel şirketin muhasebecisi, evlenmeyi düşünen bir erkek, çocuk sahibi olmak isteyen bir anne, bir şarkı sözü yazarı, mahallemizdeki bakkal, dizi senaristi… vesaire. Bunların her biri için bu açıklama acaba hangi anlama geliyor? Bazıları için belki de biri söylemese ömür boyu umurunda olmayacağı kuru bir istatistik sadece; bazıları için kaygı verici olsa da yarın temas edeceği kadar yakın bir tehlike değil. Bazıları için ise heyecan verici bir yatırım haberi; başka birilerine göreyse haber değil müjde adeta!

Kuşkusuz kendisine mikrofon tutulsa “büyümesi beklenen satışlardan” aslan payını kapmaya hazırlanan şirketin CEO’su da “üzgün” olduğunu söyleyecektir. Ama şunu da ekleyecektir büyük ihtimalle: “İnsanların psikolojik refahı bizim için her şeyden önemli. Firmamız üstüne düşen sorumluluğu yerine getirmek için elinden geleni yapacak.”

Diyelim ki, CEO’muz elinden geleni yaptı ve gerçekten de klinik deneylerle etkililiği kanıtlanmış yeni ilaçlar üretti. Doktorlar memnun, hastalar memnun, hasta yakınları memnun… Bununla da yetinilmedi; eğitimciler, halk sağlığı uzmanları, danışmanlar, akademisyenler seferberlik ilan etti. Seminerler, sempozyumlar yapıldı; bilgilendirici afişler hazırlandı, broşürler dağıtıldı; televizyonlarda kamu spotları yayınlandı hatta BM “küresel ruh sağlığını koruma yılı” ilan etti, kampanyalar düzenlendi.

Ancak diyelim ki, GlobalData’nın ilaç analisti 2025’te yeniden bir projeksiyon yapıyor ve 2030’da depresyon ve anksiyete ilaçlarının satışında önceki 5 yıla oranla %10’luk bir büyüme beklendiğini açıklıyor!

Ne? Nasıl yani? Bunca çaba boşuna mıydı? Bu işte bir yanlışlık yok mu?

Yanlışlık var şüphesiz ama nerede? Yanlışlığı nerede aramalıyız? Dijital oyunlar sektöründeki rakamlara bakmalıyız belki de. “Ne alakası var!” diyebilirsiniz. Belki vardır, bir bakalım.

***

Magdalene Crabbe’nin açıklama yapmasından kısa bir süre önce yerli oyun firması Peak Games’ten hem Türkiye’nin hem de dünyanın gündemine giren bir haber geldi; firma dünyanın en büyük oyun şirketlerinden Zynga’ya 1,8 milyar dolara satılmıştı. Üstelik Peak Games henüz 2010’da kurulmuştu. Birkaç yıl içinde böylesine astronomik bir fiyata satılması şaşırtıcı değil miydi? Dijital oyun sektöründe ne olur olup bittiğinden haberdar olanlar için pek de şaşırtıcı değil.

Peak Games’in satıldığı tarihlerde “Dijital Oyunlar Raporu-2019” yayınlandı. Rapor tuhaf rakamlar veriyordu. Bir kaçına göz atalım:

Dijital oyun endüstrisinin büyüklüğü 2018’de 151,9 milyar dolara çıkmış. Halbuki 2012’de 70,6 milyar dolar imiş. 2021’de bu rakamın 180 milyar doları aşacağı bekleniyormuş. Türkiye’de ise yaklaşık “30 milyon” kişi dijital oyunlardan herhangi birini oynuyormuş. Apple Store’a günde “700 oyun” yükleniyormuş. Dahası 2017 yılı itibariyle Türkiye’de 30’un üzerinde, dünyada ise 4 bin 445 şirket dijital oyun üretiyormuş.

Hasılı, dijital oyun sektörünün hızına yetişmek mümkün değil.

Ama daha da önemlisi “dijital oyun” denilse de aslında bu oyunlardan bazılarına çoktan “spor” denilmeye başlandı bile. Artık “e-spor” diye bir kavram var. Kavramla kalsa iyi, Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın bünyesinde 2018’de E-Spor Federasyonu kuruldu. Counter Strike, League of Legends, Dota gibi oyunlar spor kapsamına alındı. E-spor ligi var; ulusal ve uluslararası turnuvaları var. Dijital oyunlar spor olduysa, birinin de çıkıp, Playstation Cafe’leri vakit öldürülen yerler değil “antreman sahaları” olarak tanımlaması çok da garipsenecek bir şey olmaz.

Ruh sağlığı sorunları ve dijital oyunlar arasındaki ilişkiye gelirsek…

Son yıllarda psikoloji literatürüne dijital oyun bağımlılığı kavramı girdi. Bu bağımlılığı ölçmek için DSM’deki patolojik kumar oynamanın ölçütleri kullanılıyor. Buna göre dijital oyun bağımlılığı şöyle tanımlanıyor: “Oyun eyleminin kişinin yaşamında çok önemli bir hale gelmesi ve düşünceleri, duyguları, davranışlarının ona hakim olması; oyundan başka bir şey odaklanamama; okul ve iş hayatında görevlerini yerine getirememe; sosyal etkinlikleri takip etmeme veya tarihlerini kaçırma gibi davranışlarla ortaya çıkan önem atfetme; oyuna ilk başlandığında ortaya çıkan duyguyu sürdürmek için oyun süresinin uzamasıyla tolerans gösterme; bireyin oyun oynamayı kestiği anda kötü duygular beslemesi ve sinirli, endişeli, içine kapanık, depresif bir duygu durumuna girmesiyle yoksunluk yaşaması; bireyin oyun oynama sırasında karşılaştığı problemlerle baş edememesi ve buna bağlı olarak oyun oynama süresinin artmasıyla duygu durumu değişikliği; oyuncuların oyun oynamayı bıraktıktan sonra dayanamayıp tekrar oynamasıyla nüksetme; oyuncunun psikolojik ve fiziki hareketlerindeki değişiklerden dolayı çevresindekilerle yaşadığı çatışma; kişinin en iyi olma ve statü kazanma isteği nedeniyle işini kaybetmesi; eğitim hayatında başarısız olması gibi nedenlerle yaşadığı problemler.”[4]

Dünya Sağlık Örgütü 2018’de oyun oynamaya bağlı gelişen psiko-sosyal problemleri hastalık olarak tanımlamıştır. Şimdi, Mart ayında yayınlanan bir araştırmanın çarpıcı bir sonucunu aktarmak istiyorum. Araştırma 64 ülkeden 2 milyon 123 bin 762 kişiyi kapsayan araştırmaların sistematik incelemesini içeriyor. Bu çalışmada ortaya konulan dijital oyun bağımlılığının tahmini yaygınlığı, daha önce 2009’dan 2019’a kadar yapılan çalışmaları inceleyen başka bir makalenin ortaya koyduğu sonuçlardan daha yüksek çıkmıştır. Araştırmacılar bu farkı açıklarken kendi çalışmalarındaki bulguların oyunla ilgili endüstrinin hızlı geliştiği, dijital oyun kültürünün ve e-sporun hâkim olduğu ülkelerde yapılan çalışmaları daha fazla kapsamasıyla bağlantılı bulunduğunu belirtiyor.[5]

Sanırım bu zaten beklenen bir sonuç olsa gerek. Tabii ki bu sonuçları dijital oyunların tamamına ya da dijital oyun oynayan herkese genellemek yanlış. Ancak bazı dijital oyunların özellikle bağımlılık yapacak şekilde tasarlanmasıyla, bunun da psikolojik sağlık sorunlarıyla ilişkili olduğunu söylemek mümkün. Dijital oyunların bağımlılık yapacak şekilde tasarlanması ile dijital oyun endüstrisinin büyümesi arasında karşılıklı birbirini besleyen bir ilişki var. Bu ilişkinin de psikolojik sağlık sorunlarının artmasıyla; onun da psikiyatrik ilaç şirketlerinin daha fazla kazanmasıyla bir ilişkisi var. Diğer taraftan ise psikolojik sağlık sorunlarını azaltmak için uğraşan karar vericilerin, politika yapıcıların dijital oyunları meşrulaştırıcı, hatta teşvik edici rolü söz konusu.

Şimdi girişte vurguladığım tespite geri dönmek istiyorum: Psikolojik sağlık sorunları ile bu sorunların dinamikleri arasında çok katmanlı, kompleks, kaotik bir ilişki olduğuna işaret etmiştim. Biz burada sadece bir örnek olması açısından bu kompleks ilişkiye “dijital oyunları” dahil ettik. Yoksa faturayı dijital oyunlara kesmek gibi bir niyetimiz yok. Bilakis bu kompleks ilişkiye başka değişkenlerin aracı rolünü de katmak gerekiyor. Örneğin sokakların güvensizleşmesi, köyden kente göç, organ kaçakçılığı vb. gibi çocukların sokakla ilişkisini azaltıp onları ekranlara bağlayan diğer faktörleri de düşündüğümüzde, psikolojik sorunların dinamiklerinin birkaç mikro unsurla açıklanamayacağı görülecektir.

Özetle rakamlar bize bir sorunun arttığını gösterebilir ama sorunun kaynaklarıyla ilgili yeterli bir şey söylemez. Dahası alakasız gibi görünen bir alandan “pozitif” olarak sunulan bir gelişme, diğer bir alanda “negatif” değerlendirilen sonuçları besliyor olabilir. Bu da daha bütüncül, sistemik bir değerlendirmeye, bakış açısına ihtiyacımız olduğunu gösteriyor. Bunun da olabilmesi için “gelişme”, “büyüme”, “çıkar”, “güç” vb. gibi parametrelerin eşlik ettiği kapitalist/materyalist dünya görüşünün dışına çıkmak gerekiyor.

Ne var ki bunun dışına çıkmanın da bir maliyeti var; bazı alışkanlıklarımızdan, çıkarlarımızdan, kalıp yargılarımızdan vazgeçmeyi; işleyen düzenin dışında düşünebilme cesaretini gerektiriyor.

Eğer bir sektör kazanmak için hasta etmeyi göze alıyor, diğer sektör onun ürettiği hastalıktan kazanıyor ve kazananlar arasında varoluşsal denkleme dokunulmuyorsa, ruh sağlığımızı nasıl koruyabiliriz ki?

Dipnotlar


[1] https://www.england.nhs.uk/wp-content/uploads/2016/02/Mental-Health-Taskforce-FYFV-final.pdf

[2] https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/30869927/

[3] https://www.globaldata.com/global-sales-of-psychiatric-drugs-could-reach-more-than-40bn-by-2025-due-to-coronavirus-says-globaldata/

[4] Adviye Uzunoğlu (2021). Dijital Oyun ve Bağımlılık, Yeni Medya Dergisi, Sayı: 11

[5] Meng vd, (2022). Global prevalence of digital addiction in general population: A systematic review and meta-analysis, Clinical Psychology Review, Sayı: 92

0 0 Yorumlar
Puan
Bildir
guest

0 Yorum
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle
DOSYA
İlkeli Yönetim
Ramazan Kayan
Kudüs’te Bir Eşraf Ailesi: el-Hüseynîler...
Sezai Balcı
Gazze: Direniş ve Diriliş Mektebi...
Abdullah Yıldız
Zafer Vadedilen Kur’ân (Tufan) Nesli...
Recep Songül
Filistin Direnişi Bize Ne Anlatıyor?...
Aydın Ünal
RÖPÖRTAJLAR
“Gazze’de yaşananlar, Batı’nın dünya kamuoyundan, ...
Derda Küçükalp
"Filistin davası, Filistinlilerin ya da Arapların ...
Abdurrahman Arslan
“Dünyaların değiştiremediği insanlar ancak dünyala...
Muhammed Emin Yıldırım
“Müslümanın dünyayla ilişkisi tedbir ve temkin ili...
Kasım Küçükalp
... her nimetin bir külfeti var. Gülü seven dikeni...
Ali Osman Öncel
SİRET-İ İNSAN
Savaşın Çocukları
Bahriye Kaman
Toplumun Kurucu Hücresi Olan Ailede Örneklik Vasfı...
Bahriye Kaman
Lider, Önder, Rehber!
Bahriye Kaman
Göçebe Ruhu
Bahriye Kaman
Nitelikler ve Roller
Bahriye Kaman
SİNEMA
Hiçbir Şey Eskisi Gibi Olmayacak. Ama!...
Abdülhamit Güler
Bu Film, Böyle Devam Edemez!
Abdülhamit Güler
Göstermenin Mesuliyetinde Sinemanın Örnekliği...
Abdülhamit Güler
Perdedeki Kimin Afeti, Felaketi, Kıyameti!...
Abdülhamit Güler
Türk Sinemasında Neden Hz. Muhammed (sas) Filmi Yo...
Abdülhamit Güler
GEZİ-YORUM
Prizren’de Osmanlı Evladı Olmak
Mikail Çolak
Vakur ve Mahzun Bir Efsanedir: Kudüs...
Mikail Çolak
Habib-i Neccâr’ın Gözyaşları
Mikail Çolak
Avrupa’nın Ortasında Var Edilen Güçlü Bir İnanç İk...
Mikail Çolak
İnsan Göç Eyler
Mikail Çolak
SAHABİ BİYOGRAFİSİ
F Tipi Dünya
Rumeysa Döğer
Afrâ bint Ubeyd Yüzlü Kadınların Zamanından…...
Rumeysa Döğer
Bütün Şehit Annelerine: Sümeyra Bint Ubeyd Teselli...
Rumeysa Döğer
Ensârî Bir Muhacir: Zekvân b. Abdükays...
Miraç Okutan
İki Hicret Sahibi: Ca’fer b. Ebû Tâlib...
Miraç Okutan
NEBEVİ VARİSLER
Mücâhid b. Cebr
Damla Mıdış
Takvâ Sahiplerinin Öncüsü Hasan Basrî...
Beyza Durna
Ca'fer b. Ebû Talib
Zeynep Simit
Süleyman b. Yesâr
Ruveyda Büyükkendirci
Ömer b. Abdülaziz
Kevser Özdağ
Scroll Up
0
Düşüncelerinizi çok isterim, lütfen yorum yapın.x